Normal olmayan bir şeyler vardı halinde. Onu ilk gördüğüm an anlamıştım. Ama tarihi bir olayın ilk şahitleri olacağımız aklımın ucundan dahi geçmemişti. Olacak iş değildi başımıza gelen. Hele onun içine düştüğü bu esrarlı, sıra dışı, fantastik denilecek türden hadiseyi açıklamaya kelimeler yetersizdi.
İşte ben şimdi sözcüklerin yettiği kadarıyla size bu olayı anlatmaya çalışacağım. Ama tüm bu bizi girdap gibi içine çeken olaylar, onun sanki başka âlemlerden bakan o tekinsiz gözleri olmadan sizi nasıl derinliklerine sürükler emin değilim. Peki, bana inanacak mısınız? Bir başkası bana anlatsa, şayet gözlerimle tanık olmasaydım tüm bu duyduklarıma inanır mıydım, bilemiyorum?
Akıl sır erdirilemez denilen cinsten, inanılır gibi değil başımıza gelenler. Görmeseydim, onunla aynı yerde soluk alıp vermeseydim, hiçbir Allah’ın kulu beni ikna edemezdi.
Adını söylemek isterdim şu an size. Bunu şimdi söylediğim an olacaklara karşı daha hazırlıklı olabilirdiniz. Ne tür bir beklenti içine girmeniz gerektiği konusunda rehber olurdu bu bilgi size. Ama biz hiç sormamıştık ona adını. Meğer en başta sormalıymışız. Hayatımız bu denli karmaşıklaşmaz, bizi şaşkınlıklar içinde darmadağın etmezdi.
Nereden bilebilirdik ki? Kimin aklına gelirdi ki?
Her şey pandemi sonrası, artık yüz yüze buluşmaya karar verdiğimiz o gün başladı. Sosyal sorumluluk ve yardımlaşma grubu olarak, tüm salgın boyunca, faaliyetlerimizi online olarak yürütmemizin ardından artık bir araya gelip tanışmak ve birbirimizi daha yakından tanımaya karar vermiştik. Grubun oluşumuna öncülük eden Emre, bu olayda da ilk adımı atmış ve nazik bir teklifle bu ilk buluşmayı evinde yapmak istediğini söyleyerek hepimizi davet etmişti. Hâlâ pandemi konusunda tedirgin olanlarımız için davetin evinin bahçesinde olacağının da bilgisini vererek tüm evhamları savuşturmuş, geriye sadece o gün gerçekleşecek güzel buluşmanın heyecanı kalmıştı.
Baharı kelime anlamından da öte, insanın teninde yumuşak bir esintinin okşamalarıyla hissettiği Nisan ayının üçüncü haftasında Emre’nin evinde buluştuk. O mahpus günlerde, yüce bir amaçla birbirine kenetlenip, bir anlamda yalnızlığa karşı da tek yürek olan biz otuz altılar, sadece birer isimden ibaret olan varlıklarımızı tanışıklığın samimiyetine teslim etmiş, şimdi kısa göz temaslarının elemesiyle ruhdaşlarımızı bulma arayışına girişmiştik. Yabancılaşmanın izolasyonundan çarçabuk çıkanlar, kendi aralarında küçük gruplara ayrılıp, atomun etrafındaki elektronlar gibi oluşturdukları bu yeni bağı dostluk adıyla kutsamaya başlamışlardı bile. Tokalaşmaların ardından, bu deneme yanılma yöntemiyle gerçekleşen seçimler öyle seri bir hal aldı ki, insanların ortaya saçılmış renkli demir bilyeler gibi, görülmez bir mıknatısın gücüyle oluşan sihirli bir manyetik alanda hareket edişlerinden başım dönmeye başlamıştı.
İşte, onu da tam bu anda, herkesin telaşla bir gruba dahil olma gayreti esnasında gördüm. O hararetli insan temas sirkülasyonlarının yarattığı kaotik ortamda, sırtını bahçe duvarına yaslamış, bir Buda heykelciği kadar sakin, hatta umarsızdı. Sanki hiçbirimiz bir davet üzerine buluşmamışız da, sinema ya da tiyatroda, gösterinin başlayacağı saati bekleyen seyirci kalabalığı misali rastgele bir araya gelmişiz gibi, etrafa alıcı gözlerle bakmaktan uzak, gözlerini sadece anlık dikkatini çekenler üzerinde gezdirerek her şeyi süzüyordu. İşte, bakmak ve görmek arasında o hep tartışılan farkı onun gözlerinde gördüm. Bu genç kadın baktığı hiçbir yüzü görmüyordu. Yeni dostluklar kurmanın ötesinde taşıdıkları maksatlarıyla davete gelenlerin çapkın bakış yağmurlarıyla sırılsıklam olduğunun farkında bile değildi. Öylece bir köşede, yeni dünyaya gelenleri karşılayan yerliler kadar hayret dolu bakışlarla etrafı seyrediyordu.
İşte, o dakika yanına gidip tanışmak için can attığım tek kişinin o olduğunu fark ettim. Tüm o uzun online görüşmelerle geçen aylar boyunca, varlığını sezdirmemiş olduğunun nedenleri kadar, bu yabani hallerinin gerekçelerini de öğrenmek zorundaydım.
Yanına gidip, karabasan gibi üstüne çökme hissi yaratmamaya özen göstererek, “Merhaba,” dedim. Hayatımızın her ânında yer alan, tanışmanın kestirme ve en rahat yolu olan bu kelimeyi kullanırken, anlamı üzerine nedense hiç düşünmediğimizi fark edip, duraksadım. Kimine göre kökeni Arapça kimine göre Farsça olan bu kelimenin her iki dilde de anlamı çok güzeldi. Arapça, sefa geldiniz manasına gelen merhabanın şu an içinde olduğumuz duruma en uygun olan kullanımının Farsça olduğunu düşündüm: “Benden sana zarar gelmez.”
Evet, Farsça bu anlama geliyordu merhaba. Nedense zarar görmekten korkabileceğini düşünüp, herkesten uzak bir köşede, sinmiş bir halde oturuyor oluşunu korunma kalkanı olarak yorumladım. Benim görüş açımdan görünen manzara buydu. İhtiyacı olan şeyin güven olduğunu sanmak.
Merhaba denilince genelde ne olur biliriz. Bu gök gürültüsünün arkasından yağmur yağacağından emin olmak kadar olağandır. Karşı taraf selamınızı alır ve toplumsallık gereğince de o da aynı şekilde karşılık verir. Sonrası kurulması istenilen bağın içeriği doğrultusunda, o gök gürültüsünden sonra yağan yağmurun miktarı ile doğru orantılıdır. Arzu baskın duyguysa sel olur, kapılır giderseniz coşkun sulara. Ahmakıslatana tutulmuşsanız, belirsizliklerin dümende olduğu bir teknede, kısa süreli olduğunu sezdiğiniz bir gezintide gönül eylerseniz. Ama mutlaka Hansel ve Gretel masalında, Hansel’in cebine doldurduğu çakıl taşları sayesinde yolu bulabilmesi gibi, size nasıl bir yol izlemeniz gerektiğini gösteren işaretler olur. Bu izleri içine doğdunuz kültür çok önceden belirlemiştir. Siz sadece takip ederseniz. Belirsizlik. İşte insanın en büyük kâbusu budur. Bilmemek de çözüme dairdir. Bir sorun ortaya konur ve bunun çözülmesi gerektiği öne sürülür. O artık çözülmesi gereken bir soru olarak insanın elindedir. Ama belirsizlik başlı başına bir sorundur ve o çözüm talep etmez. Onu korkunç hale getiren de talep etmeyişinin yarattığı boğuntudur. Sonsuz bir boşluk!
İşte sonrasının nasıl gelişeceğinden adım kadar emin olduğum merhabamın beklenmedik şekilde karşılıksız bırakılması adeta beni o boşluğun içine ışık hızıyla fırlattı. O an ne yapmam gerektiği konusundaki acizliğim, ne kadar ezber bir yaşam sürdüğümüzün en has kanıtı oldu. Hep iki olasılıklı hayat içinde yaşamaya programlanmıştık. Hayırlı ve evetli gerçeklere inanıyorduk. Bir sorunun iki cevabı olabilirdi? Öyle miydi? Bugün başıma gelen bu olay, üçüncü bir seçeneğin daha varlığını onaylıyor nitelikteydi. Belirsizliğin sonsuz döngüsü. Evet ve hayırların bileşkesi. Bu da bir cevaptı. Ne evet ne hayırın da bir cevap olabileceğini deneyimliyor olmak benim için bu belirsizliğin varlığının kanıtıydı. Çünkü bir cevap aldığımı biliyor ve içten içe muammalar sarmalında bunun ne anlama geldiğini seziyordum. Muazzam olduğu kadar, bundan sonra artık hiçbir şeyin bana alışkın olduğum şekliyle gözükmeyecek oluşunun farkındalığıyla da gam doluydu.
Ama yine de hiçbir şey olmamış gibi, duymamış olabileceği ihtimalini düşünmüşüm de nezaketle yineliyormuşum edasıyla ona tekrar merhaba dedim. Bu ikinci atakta, başında bostan korkuluğu gibi dikili kalmamın da yadsınamaz etkisiyle, ağzından cümleler, kesik suların ardından açılan musluktan gelen sesler gibi, tıslayarak çıktı:
– Sevdiğimi tanırım ben; karıştırmam hiç kimseyle; şapkasından, değneğinden; ayağındaki sandalından bir de.
İşte, bunlardı sözleri. Ve bunu bir ezgi eşliğinde, kendi kendine mırıldanarak söyledi. Bir şarkıyla selamladı beni. Deli miydi, yoksa dalga mı geçiyordu? Bir büyük belirsizliğin daha kucağına düşmüşken, gömüldüğüm bataklıktan çıkabilmek için çırpınmaya başladım.
– İyi misiniz?
– İyiyim eksik olmayın! Fırıncının kızı baykuş olmuş diyorlar. Allah korusun! İnsan ne olduğunu bilir, ama ne olacağını bilmez.
Yok, hayır. Normal değil bu kadın. Bakışları, içinde debelendiğim belirsizlikten bile daha boş. Konuştuğu ben değilim.
Oturduğu sandalyeden kraliyet ihtişamına yakışır bir asaletle doğrulup otuz beş kişinin arasına karışıp şarkısına devam etti.
– Ama o öldü, gitti; dayanamadı artık sonunda; başucunda yeşil ot bitti; tek bir taş var ayakucunda.
Sorduğumuz hiçbir soruya mantıklı cevaplar alamayıp, üstelik hiçbir şey olmamış gibi şarkısına devam edince alelacele hastaneye götürdük. Doktor yanımıza gelip: “Aranızda Ophelia’nın akrabası var mı?” diye sordu. Ophelia; adı buymuş. Soranlara böyle cevap veriyormuş. Ophelia ya, Ophelia!
Hepimiz bu olayı, ortak yolculuğumuzun bir üyesine karşı duyduğumuz sorumluluktan çok, karşı koyulmaz bir merakın pençesine düşmüş oluşumuzdan ötürü sebatla takip ettik. Genç kadının adı Özlem’di. Ve karakter transformasyonu tanısıyla tıp literatürüne geçti. Sendromuna bu adı vermişler. Onun o gün söylediği tüm sözlere harfi harfine Shakespeare’nin Hamlet’inde rastladığımda distopik bir masalın parçası olmaktan dolayı içim cız etti. Bu sendroma yakalanma sebeplerini öğrenmemiz mümkün olmadı. Ama Shakespeare’nin bir karakterine kaçarak hangi gerçekten saklanmak istediği sorusu hâlâ aklımı kurcalıyor.
Belki de akıl edemeyeceğimiz bir şeydi. Ophelia; “Olmak ya da olmamak; işte bütün mesele bu!” diyen Hamlet’e üçüncü bir seçenek daha olabileceğinin yolunu göstermek istemiş ve Özlem’e kaçarak hayata tutunmuştu.
Neden olmasın?






