Köprüde defterimi karıştırıyordum.
O sıra Faruk, çürümeye başlamış karideslerden birini çıkardı poşetten. Amma kokuyordu. Böyle olmasa balıkçı iki liradan verir miydi kilosunu? Ustalıkla soydu kabuğunu. İçindeki eti köprünün parmaklıklarının üzerine yatırıp keskin bıçağıyla üç parçaya ayırdı. Sırtını nemli soğuk rüzgâra siper etmiş. Misinanın savrulmasını engellemeye çalışıyor, parçaları oltaya takarken zorlanıyor. Sonra makarayı boşalttı denize.
Bekledik.
Rüzgâr, düdüklü kara dumanı üstümüze savurdu. Haliç’e çubuk çubuk inen misinalar, vapurun pervanelerinden çıkan akıntıyla köprünün altına sürüklendi. Ben vapuru izlerken Faruk suskunluktan sıkılmış olacak, “Nerede bizimki,” diye sordu. Sağa sola bakındık. Gözlerini denizden ayırmadan oradan oraya koşturup oynuyordu. Görmeyeli kulakları uzamış, patileri kocaman olmuştu.
Misinanın boşluğunu almak için makarayı sarmaya başladı Faruk. İki saattir tek bir balık bile tutamamıştık. Etraftakilerin söylediğine göre, yunus dadanmıştı Haliç’e, önüne katıp götürmüştü istavritleri.
Toparlanıp gitmeyi düşünürken kamış titredi. Bizimki köprünün öbür ucundan koşup geldi yanımıza, ayaklarımızın dibine oturup köprüden aşağıya doğru bir defa havladı. Faruk’un eli ayağı dolaştı. Çevirme koluna öyle bir abandı ki misinayı makaraya kıstırdı. Çözmeye çalışırken kamıştaki titreme aniden kesildi.
“Tüh be!” dedi. “Kesin izmaritti.”
“Nereden biliyorsun?”
“İzmarit geldi mi bir kere, istavrit geldi mi iki kere havlar bu.”
“Amma da attın be!”
“Sen inanma.”
Balığın yerini bulup da hızlı hızlı kurşunu, fırdöndüyü bağlayanlar, çaparinin düğümlerini çözenler, ganimetin kaynağını belli etmemek için tuttukları balıkları tek tek çantalarına tıkıştıranlar, sonra Sarayburnu’nda toplanıp dağılan o sığırcık sürüsü, bir de istavritleri kandırmak için çapariyi yukarı aşağı oynatırken güneşin suda yanıp sönen ışıklarını izlemek…
Keyifli işti doğrusu.
Köprüden geçen tramvayın sesiyle sarsıldım.
Havai fişekler gibi patlayıp yayılan sığırcıklar yok oldu. Hayallerimin üzerine sarhoşluk verici bir sis çöktü. Kimse yoktu yanımda. Ne Faruk ne bizimki. Zaten hiç var olmamışlardı. Zamanın tozuyla örtünerek korunmuş kelimelerden ibarettiler. Bir kazıbilimci gibi defterimden çekip çıkarmıştım onları. Ben olmadan anlamsız bir hayatları vardı. Bugüne kavuşmayı bekliyorlardı. Defterimi kapayıp uzaklara baktım. Güneş yavaş yavaş sönen bir gece lambası gibi ufukta kızarıyor, İstanbul kendini geceye hazırlıyordu.