Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

19 Nisan 2021

Öykü

Hayatımın Kadını

Özcan Yetim

Paylaş

0

4


O yaz yaşımın çok ötesinde tecrübe ettiğim mutlu, hüzünlü, tutkulu duygular ömrüme kazınacaktı. Hayatımın en güzel anlarının sadece onlardan ibaret olduğunu bilseydim şu an yaşadığım pişmanlıklar belki de hafiflerdi. O taze kumul kokan anılar, yerini ağıt bir hüzne, siyah bir yakarışa bırakmıştı. Ne güzel günlermiş oysaki… Bütün bir mutluğu hiçbir zaman bulamamıştım ondan sonra. Hayatımın her anı, keyifsizlik ablukasıydı. Ruhuma bir rüzgâr esmez, bir ışık parçası inmez, bir su damlacığı değmez olmuştu. Mutlu olmayacaksam eğer bu dünyada neden vardım?

Lise üçüncü sınıfın yaz tatiliydi. Dünya dört buçuk milyar yaşında bense daha on yedisindeydim, ancak o yaştan sonra çektiğim kahır, dünya ile aynı yaştaydı. Biraz para biriktirmek, okula harçlığı çıkarmak, biraz da hayatı öğrenmek için işbaşı yapmıştım. Bana verilen görev ilk defa lokantada işe başlamış bir işçiye verilen, öğrenmesi basit fakat çalışması çok zor bir işti: Bulaşıkçıydım. Yorucu bir iş olduğunu, daha ilk günün sonunda, ayakta duracak halimin kalmayışından anlayıvermiştim.

Bulaşıkhane, müşterilerden uzakta, penceresiz, güneş görmeyen, ışık almaz, havasız, bok gibi kokan daracık bir yerdi. Arada bir hava almak için dışarı atardım kendimi, insan olduğumu o zaman hatırlardım. Bazen birilerine kötülük ettiğimi, Tanrı’nın da beni bu köhne yerle cezalandırmış olabileceğini düşünürdüm. Burada geçirdiğim bir gün bir asırdır bana. Okula daha çok vardı, dayanılmaz haldeyim. Yorgunluk, uykusuzluk ve üstümün sürekli ağır et kokmasından, yıpranmış ellerimden gelen soğan çürüğü kokusundan artık tiksiniyordum. Buradan kurtulabilmek için ilk günden şafak saymaya başlamıştım.

Yaz tatilim bu iğrenç yerde heba olurken arkadaşlarımla top oynamayı çok özlemiştim, sadece top oynamayı değil, her şeyi hatta: müzik dinlemeyi, doya doya uyumayı, sohbet etmeyi, film izlemeyi, ailemle sabah kahvaltılarını ve güzel kızlara şiirler yazmayı da…

Yorgunluk üzerime bir bulut gibi çökmüştü. Patron daha çok çalışmamı beklerken içimden ona olur olmaz küfürler sayıyordum. Bu kahrolası işe motive etmenin bir yolunu bulmuştum kendimi, zihnim sürekli oyunlar oynuyordu: Çalışıp para kazanıyorsun, ailene bir nebze de olsa katkı sağlıyorsun, okul harçlığını çıkarıyorsun gibi teselli cümleleriydi. Yoksa o cehennem gibi sıcak ve çöplük gibi kokan bulaşıkhanede çalışabilmek ne mümkün.

Saatler hep ağır aksak ilerlerdi, geçmek bilmezdi bir türlü. Durur öylece saate bakardım, eve gitmeme ne kadar kaldığını hesaplardım. Sanki dünya, uzay ve zaman burada ortak bir karar alıp durmuşlardı. Sevmediğim bir yer ve zamanın geçmeyişi kederimi artırmaktan başka bir işe yaramıyordu. Her şey alabildiğine kötüydü. Alın teriyle çalışmanın abartılmış bir eylem olduğunu düşünüyordum. Bedenim, ruhum her saniye gücünü yitiriyordu.

Yaz sıcağının kavuruculuğunda yaşamımın en kıymetli ânının burada, başka biri tarafından bana bahşedileceğini hiç ummazdım.

O gün, daha öncekilerden farklı ve heyecan verici bir olay başıma gelmişti. Üzerinden yıllar geçse bile hâlâ dün gibi yakındı: İlk defa göz göze gelişimizi, ilk bakışmamızı… İlklerin verdiği heyecanı bir daha bulamayınca, o günlerde kalmayı ve her gün o anları tekrar tekrar yaşamak isterdim.

Ustam depoya koş domates getir, deyince gidip bir kasa domatesle geri dönmüştüm. O sırada içeride bir kadın müşteriyle göz göze gelmiştik ve bana çok sıcak gülümsemişti. Kadın, otuz beşli yaşlarında baştan sona siyah giyinmişti ve onu tanımıyordum. Yanlış mı anladım acaba, deyip tekrar yanından geçmiştim ve yine bana gülümsemişti. Hiç tanımadığım bu kadının bana gülümsemesi kendimi ona karşı borçlu hissettirmişti. O kokuşmuş yerde ilk defa güzel bir şey yaşıyordum. Bana değer verdiğini, onun için kıymetli olduğumu hissettirmişti. Daha gördüğüm ilk andan itibaren kanım ısınmıştı. Hayatıma giren bu gülümseme sayesinde her şeyi bir anda tersine çevirmiştim. O kadını tekrar görme isteği uyanmıştı içimde, hayat ne güzeldi. Kadın masal kahramanı gibi: Gözleri çekik, kar tanesi gibi yüzü beyazdı. Bir insanın bir insana karşılıksız, gülüşünü hediye edişine alışkın değildim.

O günden sonra adını bilmediğim o kadın, düzenli olarak uğrar olmuştu. Onu gördükçe içim içime sığmıyordu. Bulaşıkhane bile artık güzeldi gözlerime ve zaman hızlı akmayı başarmıştı.

Kadın her gelişinde yanında farklı farklı erkekler görüyordum: genci, yaşlısı, zayıfı, şişmanı erkekler… Önce yemek yer, ardından onu da alıp çıkarlardı. İlk başlarda anlamamıştım, sonra ustam izah etmişti argo diliyle… Halsizlik üzerime çöküvermişti, tüm isteğim yok olmuştu birden. Tek isteğim oturup sadece düşünmekti. Ayaklarıma bir ateş sıcaklığı boşalmıştı. Yalnız kalıp duyduklarımı sindirip alışmam gerekiyordu. Kavrayamıyordum, baş döndürücü güzelliğiyle bu kadını. Kendimi yakın hissetmeme neden olan şey neydi? Boş kuruntudan mı ibaretti? Yoksa potansiyel bir müşteri miydim?

Öğlen sıcağıydı, elimde boşlarla en arka masadan naif bir sesBirlikte yemek yiyelim mi, eşlik eder misin bana? : (İsmimin bir insanın sesine bu kadar yakıştığını daha önce hiç duymamıştım.) Bu arada adını arkadaşlarından duydum da öyle hitap ettim. Ses tonundaki müzikal ahenk, yüzü, gülümsemesi… Her şey çok fazlaydı bana. Tabii, dedim ve masasına oturdum. Tahminlerim doğru çıkmıştı, yoksa davet etmezdi. İsmimle bile hitap ettiğine göre... Ustam ise uzaktan kıskanç bakışlarla neler olduğunu anlamaya çalışıp masamızı süzüyordu. Bense kendimi onun yanında güvende hissediyordum. Bütün sıcaklığıyla beni sarmıştı, onunla aynı masada oturup sohbet etmek bir mucizenin başlangıcıydı.

Sorular sormaya başladı. Daha on yedi yaşında bir çocuk olunca, pek konuşacak konu bulamıyor insan. Okulumu, ailemi, ileride ne olmak istediğim gibi şeyler... Cevap verdim, sabırla dinledi. Konuşurken sözümü hiç kesmemişti. Dinlerken bile o kadar güzel bakardı ki sadece onu izlemek isterdim. Adını sorabilmiştim sonunda: Gül, dedi gülümseyerek, gerçek adıydı bu, takma adı değildi. Bir kere daha beni sevdiğini, bana güvendiğini anlamıştım. Ondan hep yeni şeyler öğreniyordum. Bir kadınla nasıl oturulmasını, konuşmayı, inceliği, fedakârlığı, samimiyeti, adabı… Kimseden daha önce görmediğim ama öğrenince doğru olduğuna kesinlik getirdiğim davranışlardı. O benim için büyük bir şanstı.

Cesaretle bir soru daha sordum: Neden, dedim? Gözlerine bir damla düştü ve, boş ver, dedi. Rahatsız mı oldun benden? Hayır, senin için rahatsızım? Ama keşke dedim. Güldü sonra, yemeği yedik ve müsaade istedim. Saçımı okşayıp, haydi git, dedi. Şefkatli elleriyle sevindirmişti beni. Onu uzaktan izlerken çok üzülüyordum. Uzaklara bakıp derin düşüncelere dalıyordu, ona baktığımı fark edince ufak bir çekidüzen verip hemen normale dönüyordu. Keşke onu zararlı, kötü insanlardan koruyabilseydim.

 

 

Mutfağa girince içeriden kahkaha sesleri yükselmişti. İşi gücü bırakmış manitayla dalgana bakıyorsun. Bulaşıkları da bari o yıkasın. Gül’ün alaya alınmasına tahammülüm yoktu. Her bir sözüne küfürle başlayan ustamın ahlak kavramından bahsetmesi de… İnsan içinde iyilik varsa eğer başka şeylerin varlığını tartışmaya gerek bile yoktu ya. Namuslu olmanın iyi bir insan olmaya yetmeyeceğini öğrenmiştim. İyilerin her yerde olabileceğini belirli kalıplara sığdırılmayacağını öğrenmiştim. Ve iyilerin en güzel yanı ise bütün değer yargılarından sıyrılmış olmalarıydı. Yorumsuz bir hayat ve bekçilik yapan kimse yoktu…

Gül’e belli etmemeye çalışıyordum fakat anlamıştı zaten. Benimle uğraşmalarına içerlenmişti, gözlerinde acınası bir bakış vardı.

Duyma onları lütfen. İşine gücüne bak yalnızca. Tamam, dedim. İki çay aldım. Oturduk, çaylarımızı yudumladık ve ikimizde sustuk, uzun uzun bakıştık. Gözlerimiz konuştu sadece. Kalkarken saçlarından öptüm, derin bir nefes verdim. Gül’e çok bağlandığımı, onsuz nefes bile alamayacağımı anlamıştım.

Ertesi sabah servis için soğan soyarken parmağımı çok derinden kesmiştim. Kan oluk gibi akınca telaşa kapılmıştım. Bir sağa bir sola yara bandı ararken Gül yetişivermişti imdadıma. Önce güzelce yarayı temizleyip ardından bezle tampon yapıp kanı durdurmuş, sonra pansumanla sarmıştı. Onun ellerinde bebek gibiydim. Her bir şeyimle tek tek ilgilenmişti. Bir bardak su getirip elleriyle içirdi, elleriyle alnımda biriken teri sildi. Parmağım derinden kesilince o gün tabakları yıkayacak gücüm kalmamıştı, Gül tüm gün yardım etmişti. Kesilen parmağıma şimdi bakınca bile zedelenen dokularımda Gül’ ün hatırası, parmak izleri vardı. Diğer işçiler geçmiş olsun bile demezken Gül yaramda, yanımda, yüreğimdeydi.

Talihsiz fakat bizi yakınlaştıran kazanın akşamında paydos edince Gül biraz oturalım demişti ve birlikte çıkmıştık. İlk defa bir kadınla baş başa yürüdüğümü, ilk defa bu duyguları yaşadığımı fark etmiştim. Gözlerim çevredeki erkeklerdeydi, Gül’ e gözaltından bakmalarına sinir olmuştum.

Çam ağaçlarıyla dolu bir parkta oturduk, etraf zifiri karanlıktı ve herkes çekilmişti. Başka yerlere bakarken Gül’ün gözlerinin üzerimde olduğunu biliyordum. Parmağımı tutup dokundu, yarın pansumanı değiştirelim dedi. Sonra başını omzuma yasladı. Kalp atışlarım hızlanmıştı, nefes alış verişim gök gürültüsü gibi deriden çıkıyordu. Mutluluğum, parmağımın acısını dindirmişti. Elimi omzuna atıp sarıldığımda ikimizde güzeldik. Ellerini tuttum: narin, bakımlı, zarif, kadın ellerini. Göz göze geldik ilk hamleyi o yaptı: Önce yanağımdan sonra dudağımdan öptü. Filmlerde izlediğim sahnelerin şimdi başrolündeydim. Öpüşmeye başladık, dudaklarım daha önce tatmadığı duyguları Gül’ün dudaklarında tadıyordu: Sarı papatya kokan ağzı beni kırlara, çiçek tarlalarına sürüklüyordu. Sıcak alev alev, yosun kokan boynunu öptüm, kokladım. Göğüslerini avuçlayıp başımı yasladım, öptüm. Gökyüzündeki bütün yıldızların göründüğü o gece Gül benim olmuştu. Yıldızlar şahit olurken bize Gül’ ün teninde erkekliğimi tatmıştım. Serin bir rüzgâr esmeye başlamıştı, titriyorduk ona sarılıp sırtını öpmüştüm. Yaşadığım tüm güzellikleri ona borçluydum. Ben yalnızken özgür olduğumu sanırdım ama Gül’ ün yanında da kendim olmuştum.

Ertesi gün Gül ile karşılaşınca ikimizin yüzünde mahcup bir utangaçlık hâkimdi. Gece ortadan kalkmış, gündüz ışığı yüzümüzü aydınlatıyordu. Gül’ün duygularına, gülüşüne, beni ısıtan tenine âşık olmuştum. Geçmişi veya işi umurumda bile değildi, birlikte yeni bir yaşama başlayabileceğimize inanıyordum.

Fakat sonraki günlerde Gül’de biraz durgunluk, biraz acayiplik vardı, bir şeylerin yolunda gitmediği çok belliydi. Gözlerini benden kaçırmaya başlamıştı. Eskisi gibi konuşmuyorduk, kısa cevaplar verip konuyu kapatıyordu.

Sonra uğramaz oldu Gül. Bir gün, iki gün, derken günlerce ne bir ses ne bir veda ne bir telefon ne bir adres… Gül’ü tanıdığımı sanan ben ise ona ulaşamayınca fena içerlenmiştim. Memleketine mi dönmüştü yoksa? Vedalaşmadan, böyle tek kelime etmeden, aklımda binlerce soruyla bırakıp gidemezdi; bu kötülüğü bana yapmazdı asla. Başına bir iş gelmesinden endişeleniyordum.

Hayatımda hiç yakınımı kaybetmemiştim, bilmem ki bunu. Ölümden de betermiş ve bana kısmetmiş. Tadım tuzum eskisinden de bataktı. Dertleşmek istiyordum ama gülerlerdi. Ellerime durmadan bakındım hala onun izleri saklıydı. Dokunuşlarını parmaklarım hala algılıyordu. Manyetik alanım sarılıydı onunla. Elbiseme onun kokusu sinmişti tüh keşke yıkamasaydım. Oturduğu sandalye, kullandığı küllük orada mışıl mışıl bir uykudaydı. Bir sigara yakmak istedim ama Gül izin vermezdi asla. Ellerimi bağladım ve bekledim, uykular da olmasa tımarhaneliktim..

Öğlen servisi bitmiş, kirli tabaklar yığılmıştı. İsteksiz, bitkin halimle yıkıyordum bulaşıkları. Bulaşıkhane yine karanlıktı, havasızlıktan sırılsıklam terlemiştim. Bütün vücudum terden eriyip gidecek gibiydi. Sürekli bir gürültü kopuyordu etraftan, bense gözlerim baygın ve yorgundum.

Birden ustam, seninki, dedi, başımı hemen çevirip baktım o: Gül. Koşup gittim hemen. Sarıldık birbirimize, bedenim büyülenmişti, o bana iyi gelendi. Tenine dokunmak, kokusunu içime çekmek beynimin sinir uçlarını sigara dumanıyla uyuşturmak gibiydi. Özgürdüm işte yargılama yoktu onun yanında.

Gül?

Gitmek zorundayım.

Nasıl?

Seni son kez görmek için geldim.

Boğazımda bir tortu katran… Onsuz ne yaparım, nasıl yaşarım bundan sonra? Sudan çıkmış balığa dönerdim. Sen yokken yaşadığım o korkunç anlara geri dönemem. Sen, bana en büyük mutluluğu verensin. Bana karşı her zaman çok iyiydin ve şefkatliydin Gül.

Elleriyle yüzüme dokundu gözlerimdeki yaşı sildi. Hep böyle kal, kalbine kötülük girmesine izin verme. Biliyorum ikimiz içinde zor olacak ama bunu yapmak zorundayım. Gençliğinin baharında, yolun başındasın. Önünde kocaman, mutlu bir hayat var ve bu fırsatları değerlendirmelisin.

Böyle konuşma lütfen. Beni bir defa bıraktın bir daha dayanmam zor benim alışamam. Hem ne yaparım sonra? Yalnızlığı da yoldaşlığı da bana sen öğrettin. Şimdi yalnızlığımla bir başıma bırakma.

Hayır, Sen okuyacaksın. Belki yine bir gün karşılaşırız. Çok güzel yerlere geleceksin ve ben senin o günlerini görmek istiyorum. Öptü, sarıldık sımsıkı. Çantasından bir paket çıkardı bu hediye senin dedi. O an hiçbir kelimenin onu durduramayacağını anlamıştım. Kararını vermişti, kararlı sesiyle.

Bekle dedim ve patrona koştum haftalığımı alıverdim. Al, dedim, uzun yolda lazım olur. Olmaz, dedi. Çantasına bıraktım zorla da olsa.

Son kezdi ona sarıldığımda. Keşke daha çok, uzun uzun sarılmış olsaydım. Keşke saçlarını uzun uzun koklayıp, doya doya öpseydim, keşke gülüşünden tutup gitmesine izin vermeseydim. Keşke… Bütün bunlar bir hakikat mi, yoksa bir hayal miydi? Hakikat kadar acı, hayal kadar güzeldi. Beni bütün bu acılardan kurtaracak tek insan olan sen şimdi hayallimde yaşattığım kadarsın.

Arnavut kaldırımlı caddeden, üstünde simsiyah bir elbise ile arkasına bakıp, son kez bana gülümseyerek gitmişti. Ardından bıraktığı hediyeyi ellerim titreyerek, soğuk terler dökerek açmıştım. Gökyüzündeki bütün yıldızların göründüğü o gece, parkta sevişirken boynundaki siyah fuları bırakmıştı bana. Şimdi yıllar sonra yine aynı bankta otururken ve elimde fularla, Gül’ ü düşünüyordum o olmasa bile hep yanımdaydı...

Ne zaman sıcaktan terlesem, ne zaman serin esse bir rüzgâr, ne zaman kanayan bir yara görsem, ne zaman bir bankta otursam, ne zaman yıldızlı bir gecede gökyüzüne baksam Gül düşerdi benim üstüme.

YORUMLAR

Deniz Köker

"Dünya dört buçuk milyar yaşında bense daha on yedisindeydim" Elinize sağlık...

20 Nisan 2021

Toygar Ata

"O yaz yaşımın çok ötesinde tecrübe ettiğim mutlu, hüzünlü, tutkulu duygular ömrüme kazınacaktı. " Daha ilk cümlede anlatım bozukluğu var. İlerleyen paragraflarda da mevcut böyle cümleler. Tek tek hepsini yazmak istemedim. Hiç mi kontrolden geçmeden yayınlanıyor acaba bu öyküler?

21 Nisan 2021

Hatice Büyükbayram

Toygar ata yazar her şeyi bilen bir insandır üstüne tanımaz kimseyi yanlış kişiye çatmışsınız o kadar namuslu bir adamdır ki asla karısını aldatmayan şerefiyle onuruyla yaşayan bir insandır

9 Eylül 2024

Hatice Büyükbayram

Toygar ata yazar her şeyi bilen bir insandır üstüne tanımaz kimseyi yanlış kişiye çatmışsınız o kadar namuslu bir adamdır ki asla karısını aldatmayan şerefiyle onuruyla yaşayan bir insandır

9 Eylül 2024

Öne Çıkanlar

Oscar 2022: En Çok Dalda Aday Gösteril..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Çetin Devran

10 Mart 2025

Gerçeklerden Kaçarken Kendimize Söyled..

Eğer hayatınızdaki bazı kalıpları kırmak, geçmişte yaptığınız hatalardan ders almak ve gerçekten daha bilinçli bir şekilde yaşamak istiyorsanız, bu kitap size çok şey katacak.Bazı kitaplar vardır, okuduğunuzda sizi rahatsız eder. Çünkü size, aslın..

Devamı..

Kısa Kısa Roma İmparatorluğu

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024