Ölüm, her insanın kendisine iade edilmesinden kaçınamayacağı ezeli bir yitiğidir. İnsanlar ve dünyamızdaki tüm canlılar, hayata bağlılık ve varlıklarını koruyabilme içgüdüsüyle yaratılmış olsalar da bu genel kuralın istisnası intihardır.
Başka bir yönüyle de bunalım ve çaresizlikleri aşamama acizliğinden öte, bireylerin davranış ve düşünsel anlam katmanlarını irdeletmeyi gerekli kılan bazı olguları bünyesinde barındıran toplumsal bir sorundur. Bir insanı kendini öldürmeye yönelten aslî neden, hayata meydan okumanın bir cesaret göstergesi midir yoksa tükenmişliğe teslim oluşun kaçınılmaz en keskin dönemeci mi? Ya da onur zedelenişinin prestijle yer değişmesini sağlamak gibi acı bir aldanışın temize çıkarılma çabası mıdır amaç? Nedir, hayatla ölüm arasındaki bu hassas bakışıklık?
İntihar kavramı üzerine yaptığı sosyolojik çalışma ve derinlikli düşüncelerinden en çok etkilenilen isim Emile Durkheim'dır desek yanlış olmaz. Toplum ve birey arasındaki ilişki ve etkileşimleri olabildiğince geniş bir bakış açısından irdeleyerek bu konuyu mümkün olduğunca bilinmezlerin puslu alanından çıkarmaya çalışmıştır. Kişilerin psikolojik duyarlılığı ölçütünde olduğu kadar, maruz kaldıkları toplumsal faktörlerin de göz ardı edilmemesi fikri, ilk bakışta öne çıkan önemli bir ayrıntıyı dikkatlere sunar.
Durkheim, toplumu iki ana unsur üzerinden incelemeye tabi tutar.
1-) Dinsel inançların egemenliğine dayalı ve mekanik dayanışma temelinde vücut bulan homojen ve ilkel toplum tipi: Organik dayanışma özelliklerini taşıyan bir toplumun bireyleri arasında gelişmiş bir iş bölümü ve bu durumun doğal sonucu olarak da kişilerin birbirlerine olan bağımlılıklarının arttığı görülmektedir. Durkheim’in Bencil (egoistic) İntihar olarak adlandırdığı grupta toplumsal bağların zayıflaması ve kişilerin kendilerini yalnız hissetme duygusu, sonu ölüme gidecek bir bunalımın en önemli nedenini oluştururlar.
2-) Organik dayanışma temelinde oluşmuş karmaşık ve iş bölümünün üst seviyelerde gözlendiği daha gelişmiş toplum tipi: Anomik (anomic) İntihar diye adlandırılan bu ikinci bölümün ana yapısı, toplum düzeninde yaşanılan önemli değişikliklerden dolayı bireylerin hayat tarzı ve ilkesel değerlerinin bozulmasıyla ortaya çıkan ruhsal tepkilerin açımlanması olarak gerçeklik kazanır.
Buraya kadar genel bir değinmede bulunduğumuz intihar meselesi üzerine ele alacağımız Duşan Kovaçevic’in tiyatro eseri, bu bağlamda farklı bir yaklaşımın kitabı olarak okunabilir. Çünkü oyunun ana yapısını oluşturan oyuncuların psikolojik arka planı ve olayların cereyan ediş ayrıntılarında bu piyes değerlendirildiğinde, sonuçlandırılması beklenen ölümcül bir kararlılığın zaman zaman iyimserliğe kapı aralayan gelişmelerle duraksadığı görülür.
“İNTİHAR EDEN ADAM: Ben de sabaha kadar bekleyeceğim, öyle mi? Özür dilerim, siz deli misiniz? Beyefendi, siz deli misiniz?
BALIKÇI: Köprünün kenarında duran sizsiniz, size intihar etmemek için yalvaran benim… Siz ise bana, deli miyim diye soruyorsunuz. İkimizden hangimiz deliyiz acaba? (syf:27)”
Bu diyalogun karakterize ettiği ana temanın böyle bir çelişkiler işlenişiyle örülmesi, eserin ilk dikkat çeken özelliklerinden. Okundukça, meselenin bu noktada da kalmayıp metnin işleyişi beraberinde daha da çeşitlenen psikolojik açılımlarla devam ettiği görülüyor. Olaylar bağlamında, ilgili kişilerdeki şahsî düşünce ve kaygıların öncelikle çıkar olgusu üzerinden ön plana çıkışı, yazarın ironik aktarım ustalığıyla belleklerde iz bırakan kalıcı bir etkiye dönüşüyor. İntihar gibi travmatik bir hayat gerçeğinin başka etkileşimlerle o ağır havasından nasıl kurtulduğunu, gülümseten bir olaylar akışıyla yaşananların ne denli inandırıcı olabileceğini bu eserde rahatlıkla görmek mümkün. Çünkü yazar tarafından gerek tiplemeler ve gerekse de oyundaki karakterler arası sosyal ilişkiler birbirlerini yadırgatmayacak bir ustalıkla kaleme alınmıştır. Bu duruma ilave olarak eser, mantıki ve ayrıksı düşünce yapılarının karşı karşıya gelişlerinde okura âdeta haklı tarafı tutabilmenin sorumluluğunu da yüklemektedir.
Oyun, değişik karakterleri temsil eden sekiz oyuncudan oluşmaktadır. Bu karakterlerin hepsi de kendi kişisel isimleriyle değil, meslekî ya da beşerî sıfatlarıyla rolleri paylaşmışlardır. Karakter canlandırmalarındaysa ilginç olan şu notlar da paylaşılmaya değer niteliktedirler. “Oyunda rol alan dört oyuncudan ikisi birçok karakteri bir arada oynamaktadır. İntihar Eden Adam (Mimar) aynı zamanda onun Erkek Kardeşini oynarken, bir diğer oyuncu ise dört erkek kardeşi (Kaptan, İşadamı, Psikiyatr ve Avukat’ı) canlandırmaktadır. Üçüncü oyuncu Balıkçı rolündedir. Dördüncü oyuncu ise oyunun tek Kadın karakteridir (syf:6).”
Birbirlerini zincirleme izleyecek olan olaylar silsilesinin açılışı köprü üzerindeki bir sahneyle başlamaktadır. Adamın burada olmasının nedeni ekonomiktir ama bulunduğu mekân ile geçmişte yaptığı iş arasında oluşturulan doğrudan bağlantı, yazarın başarılı bir bağdaştırmasıyla unutulmazlık kazanmaktadır. “Savaşta yıkılmış köprülerin, binaların ve heykellerin mimarıdır o.” Ama intihar etmek amacıyla Tuna köprüsüne gelmiş olan kişi de odur aynı zamanda.
Köprüde bulunup da oradaki intihar girişiminin ister istemez tanığı olan kişilerin olaya katılım safhaları kara mizah tarzı bir işlenişle ifadeye kavuşturulmuştur. Bu sahneden hareketle köprüde bulunan ilgili karakterlerden, Balıkçı, Kaptan ve Kadın profilleri üzerinde bir değerlendirme yaptığımızda, hiçbirinin kötü niyetli sayılamayacak, hatta olayın seyrini olumluya çevirmek gayretindeki insanlar olduğu görülecektir. Ama buradaki örtük amaçların, intihar şeklinde gerçekleşecek bir ölüme karar vermiş olan birincil karakterin kaybedecek olduğu hayatı hakkında duyulan endişeler değil de kendi kişisel menfaatlerini korumak üzerine olduğu, yazarın bize ilk sürprizidir. Böylece, bu mesele karşısında erdemden uzak çıkarcı düşüncenin, bu insanları davranışlar itibariyle ideal olanın tam tersi sonuçlara götürdüğü gözlemlenebilmektedir. Örneğin, intihara yeltenen adamı bu kararından vazgeçirmeye çalışan Balıkçı, bu gayreti köprü altına gerdiği ağlarının atladığı zaman adamın zarar görmemesi amacıyla göstermektedir. Sonradan olaya müdahil olan Kaptan ise köprü altında demirlediği gemisinde dinlenmekte olan iki yüz Norveçli turist yolcunun selameti açısından, bu intiharın gerçekleştirilme yöntemine karşı çıkmaktadır. Kadın adlı karakterin hassasiyeti ise bu intihar sonrası düşeceği yalnızlık ve zorluk dolu bir geleceği yaşama korkusu üzerinedir.
Kitabın ikinci bölümünde Tuna nehrine atlamaktan vazgeçirilen İntihar Eden Adam’ı, umut dolu bir başlangıca yönlendiren Kovaçeviç, psikolojik göndermelerinden burada da vazgeçmemiştir. Bu bakımdan asıl çarpıcı gelişmeler, oyuna Psikiyatr’ın dahil oluşuyla yaşanmaya başlar. Kitabın ilk bölümünde edinilmiş izlenimlerin şaşırtıcı dönüşümleri, okura büyük bir sürpriz yaşatacak denli çarpıcıdır. Kadın ve Balıkçı’nın itirafları ışığında ilk başlarda büyük bir içtenlikle inanılan kişi arka planlarının, tam tersi bir gerçeklikle açıklığa kavuştuğu görülür. İntihar girişimine yönelik ilgili karakterlerce alınan tavırların bu kez çıkar odaklı olmadığı, sadece hayat kurtarma amaçlı olduğu iddiası ortaya çıkmıştır. Ama diğer taraftan karşılıklı suçlamalardan da anlaşılacağı üzere kişilerdeki iyi ve kötü hasletler, okur algısında tekrar yer değiştirir.
İntiharın Genel Proavası, Duşan Kovaçevic, Çeviren: Bilge Emin






