Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

17 Ağustos 2022

Edebiyat

Hayyam Rubaileri Üzerine

Nihat Kopuz

Paylaş

0

0


Toplumsal baskı yüzünden aşkını söyleyemeyen nice sıradan insan ölüp gitmiştir dünyadan. Ya da Sokrates’in başına gelenin benzerini yaşamamak için nice bilgin sessiz kalmıştır. Hayyam, renk renk düşüncelerin saklı kalmasından yakınıyor ve bunu bilgisizlerin sersemliğine bağlıyor.

Sabahattin Eyüboğlu'nun, Tercüme dergisinde Hayyam çevirileri çıkınca bir öğretmen arkadaşı, ona şu sözleri söylemiş:

"Batılı bir edebiyat anlayışına yöneldiğimiz ve sizin de yazılarınız ve çevirilerinizle bu anlayışı desteklediğiniz bu yıllarda Ömer Hayyam gibi özü ve biçimiyle Doğulu olan ve dünya gerçeklerinden çok şaraba ve sevgiliye dönük bir şairi öne sürmeniz, sevdirmeye çalışmanız yersiz değil mi?"

Kafası muhtevadan ötesini göremeyen bir öğretmenden başka ne ki bu sözleri söyleyen!

Oysa Hayyam'ı hakkıyla keşfeden Batılılar olmuştu, Hayyam karşısında şaşkına dönmüşler, hem muhteva hem de Hayyam'ın oluşturduğu form karşısında hayrete düşmüşlerdi.

Hayyam'a ait bir dörtlük:

"Ay yırttı gecenin kara giysilerini;

Kalk, tam zamanıdır, doldur şarap kâsesini.

Keyfine bak, çünkü bu ay, sonsuz yıllarca,

Mezarda upuzun yatar görecek seni."

Ne kadar muazzam değil mi? Dahası, o büyük Batı şiirinin karşısına çıkabilecek bir dörtlük bu. Onlarla boy ölçüşebilir, kanımca. Vergilius'u, Ovidius'u, Seneca'yı, Dante'yi, Milton'u veya Shakespeare'i yarışa davet edebilecek güçtedir Hayyam! Bizim öğretmen de tutmuş, niye çeviriyorsun diyor. Ah Ah..

Aşağıda, Ömer Hayyam’ın bende derin tesirler uyandıran bazı dörtlüklerini özellikle muhtevaları yönünden çözümlemeye çalışacağım. Çeviriler Eyüboğlu’na aittir.

 

“Şu dünyada üç beş günlük ömrün var

Nedir bu dükkânlar, bu konaklar

Ev mi dayanır, bu sel yatağına?

Bu rüzgârlı yerde mum mu yanar?”

 

İnsan binlerce yıldır, belki psikolojik bir etkiyle belki de hastalığı gereği, ona yetenden fazlasını yığma, önüne her gelene sahip olma telaşındadır. Hayyam, oysa bu tutumun ne denli yersiz, ne denli değersiz, hatta bir ölçüde en büyük enayilik olduğunu anlatmaya çalışıyor. Yaşadığımız dünyanın gelip geçiciliğini vurgulamak için onu, bir sel yatağına benzeterek tekinsiz bir yere dönüştürmeye çalışıyor. Rüzgârlı yerde mum mu yanar sorusuyla hiçbir uğraşının kalıcı mahiyette olamayacağını anlatıyor.

 

“Ne bilginler geldi, neler buldular!

Mumlar gibi dünyaya ışık saldılar.

Hangisi yarıp geçti bu karanlığı?

Birer masal söyleyip uyuyakaldılar.”

 

Dünyada tarih boyunca bilgin insanlar yaşamıştır ve bu bilginler dünyanın sırrı, anlamı üzerine yüzlerce şey söylemiş bu sözleri ile de faydalı olmuşlardır. Ama onlar bile karanlığı ışığa taşıyamamıştır, en sonunda -ecel gelince- söyledikleri bir masala dönüşmüştür.

 

“Cennette huriler varmış, kara gözlü;

İçkinin de oradaymış en güzeli.

Desene biz çoktan cennetlik olmuşuz:

Bak, bir yanda şarap, bir yanda sevgili.”

 

Tarih boyunca pek çok İslam alimi cenneti tasvir yoluna gitmiştir. Bu tasvirlerde yeşilliklere, bal veya süt akan nehirlere, huri kızlarına ve içkiye yer verilmiştir. Hayyam, cennet için anlatılanlara dünyada sahip olmanın mümkün olduğunu, hal böyle olunca da cennetin anlamsızlaştığını anlatıyor.

 

“Duman değil mi dünya mutfağında payın?

Öyleyse ha olmuşun, ha olmamışın.

Senin zorunsa sermayeden yememek:

Bekle, bekle de başkası yesin yarın.”

 

Hayyam’ın bu dörtlüğü akılsız cimri eleştirisidir. Sonunda insanın varacağı yer buhar olmaktır. Sermayeden yemeye çekinen cimri arkasında yemediğini bırakacaktır. Oysa dünyadaki bütün nesneler elden ele ve zaman içinde devir daim halindedir. Senin harcamadığın şey başkalarının harcayacak olduğu şeye dönüşmek zorundadır.

 

“Orucumu yiyorsam ramazanda.

Mübarek aydan habersizim sanma:

Çileden gece oluyor da gündüzüm

Sahura kalkıyorum gün ortasında.”

 

Burada yazar evrenin ve varlığın sebebini, görünürde iş yapmaya çalışanlardan daha fazla düşündüğünü, işin felsefesine inip özün çilesini çektiğini ve böylece şeklen iş yapandan daha derin bir kederler çektiğini anlatmak istiyor. Sen oruç tutuyorsun, karnın aç geziyorsun ve bunu bir marifet sanıyorsun, oysa ben aklımın içinde sürekli bir soruyu kurcalıyorum ve bu halimle her gün, gün ortasında sahur ediyorum, demek istiyor.

 

“İki batman şarap, bir buğday ekmeği;

Bir koyun budu, bir de ay yüzlü sevgili;

Daha ne istenir bilmem şu dünyada:

Padişah daha iyisini bulabilir mi?”

 

Hayyam’ın burada ifade ettikleri kanaatkâr olmayı öğütler gibi gözükse de kanımca bu doğru bir çıkarım olmaz. İnsanın hem eylemleri hem de yiyecekleri sınırlıdır. Mesela orta gelire sahip bir insan, özellikle de günümüzde, madden pek çok şeye ulaşır. Ortaya koyun buduyla dolu bir tepsi koysak onun kıyından hem sıradan bir vatandaşın hem de bir padişahın eşit ölçüde yiyebilmesi kadar olası ne olabilir? İnsan iyi yemekler, iyi içkiler, iyi bir sevgili bulabildikten sonra bir padişahtan aşağı kalır nesi var, demek istiyor Hayyam. Gerçekten de öyle, servet dediğimiz şeyin fazlası çoğunlukla kenarda bekleyen bir şeydir.  

 

“Ne yazık, pişmiş ekmek çiğlerin elinde;

Ne yazık, çeşmeler cimrilerin elinde.

O canım Türk güzeli kömür gözleriyle,

Çaylakların, uğruların, eğrilerin elinde.”

 

Burada ekmeği, çeşmeyi veya Türk güzelini istiare olarak almalıyız. Yani güç ve değerli olan ne varsa iyi olmayı hak etmeyenlerin elinde demek istiyor Hayyam. Tarih boyunca pek çok bilgin bundan yakınmıştır. Kendi değerlerinin bir türlü görülmeyip gücün kötünün elinde olması bilginleri yaralamıştır.

 

“Yerleri yapmış, gökleri kurmuşsun ama,

Sensin bunca gönülleri yakıp yıkan da.

Ne kızıl dudakları, ne altın saçları

Atmışsın süprüntüler gibi kara toprağa.”

 

Canlı varlıklar öldüklerinde bütün görkemlerini kaybederler. Çirkinle güzel olan arasında hiçbir fark kalmaz. Güzel yanaklar, gözler çürür, sonunda hem çirkin hem de güzel olandan geriye bir torba kemik kalır. Bunu hazırlayan şey ölümdür. Hayyam burada tabiatın yaradılışını, mükemmelliğini övüyor önce. Bunu kızıl dudak ve altın saç ifadelerinden rahatça anlıyoruz. Anlamsız ve acımasız bulduğu ise bütün bu görkemin yok olma üzerine tasarlanmış olması. Hayyam’ın derin bir felsefeyi işlediği muazzam güçlü bir dörtlüğü.

 

“Öldük, dünyayı şaşkın bırakıp gittik;

Yüzlerce incimiz vardı delinmedik.

Sersemliği yüzünden bilgisizlerin

Renk renk düşünceler kaldı söylenmedik.”

 

İnsan, tarih boyunca, gerek krallıklarda ve monarşide gerekse demokrasilerde düşüncesini söyleme dönüştürmede ve isteğini eyleme dönüştürmede tamamen özgür olamamıştır. Sürekli bir baskı hissetmiş ve çeşitli engellerle karşılaşmıştır. Bu baskı ve engeller siyasi olabileceği gibi toplumsal da olmuştur. Toplumsal baskı yüzünden aşkını söyleyemeyen nice sıradan insan ölüp gitmiştir dünyadan. Ya da Sokrates’in başına gelenin benzerini yaşamamak için nice bilgin sessiz kalmıştır. Hayyam, renk renk düşüncelerin saklı kalmasından yakınıyor ve bunu bilgisizlerin sersemliğine bağlıyor.

 

“Bedeninde et, kemik, sinir kaldıkça,

Dünyadaki yerini bil, kendinden şaşma.

Düşman Zaloğlu Rüstem olsa ger göğsünü,

Dostun Karun olsa iyilik altında kalma.”

 

Şair burada onurlu bir yaşamdan taviz vermemek gerektiğini vurguluyor. Rüstem tarihte zalimliğiyle tanınır, Karun ise zenginliğiyle. Rüstem’den korkmamak, Karun’a da dilenmemek gerek diyor Hayyam. Ancak bu yolla insana dönüşebiliriz.

 

"Ay yırttı gecenin kara giysilerini;

Kalk, tam zamanıdır, doldur şarap kâsesini.

Keyfine bak, çünkü bu ay, sonsuz yıllarca,

Mezarda upuzun yatar görecek seni."

 

Giriş kısmında da bahsini ettiğim bu dörtlüğü ayrıca çözümlemek istedim. Çünkü okuduğum yüzlerce Hayyam rubaisi arasında hayal dünyama en çok seslenen, beni adeta Hayyam üzerine yazmaya teşvik eden bu dörtlük oldu. Bu muazzam dörtlüğün çevirisi için Sabahattin Eyüboğlu’nu da ayrıca tebrik etmek gerekir.

Aslında, ilk başta bakıldığında Hayyam’ın düşünce dünyasını yansıtan tipik bir dörtlük gibi duruyor. Ama bu dörtlüğü diğerlerinden benim için ayıran şey şairin hayal dünyasının inanılmaz genişliği, berraklığı ve pürüzsüzlüğü.

Günü gelince ölüp gidiyoruz. Herkesin kaçınılmaz olarak yaşayacağı bir şey bu. Herkesin bildiği de bir şey. Öldüğümüzde bazen bir tepe başına, bazen bir dere, yol veya orman kenarına gömülüyoruz. Aradan önce günler, sonra haftalar ve aylar, sonra yıllar, daha sonraysa onlarca ve yüzlerce, binlerce yıl geçiyor. Orada toprağın altında önce çürüyor, sonra bir kemik yığınına dönüyoruz. Kendimizi yalnız sansak da, kubbede bir ay doğuyor gecenin kara giysisini yırtarak ve bu ay sonsuza dek üzerimizden geçiyor, bizi izliyor, belki de arada göz kırpıyor, kim bilir!

Çözümlemelerime burada ara veriyorum, ama nokta koymadan! Biliyorum ki sizin de noktanız yok, çünkü edebiyat böyle bir şey.

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Edebiyat İle Mimarlığı Bambaşka Biçimd..Oggito
Öne Çıkanlar

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Mehmet Dinç

20 Şubat 2026

Şehir, Cinayet ve Sır

Romanın alt katmanlarında ekoeleştirinin yanı sıra kadın şiddetine karşı duyarlılık da okunur.Demet Özdemir’in Epsilon yayınları etiketiyle okurla buluşan Sözün Sırrı adlı romanı bir cinayet vakası etrafında örülen çok katmanlı yapıya sahip. Eser, bireysel varoluş sancılarını to..

Devamı..

Arjantin'in Kavurucu Güneşi Altında Ge..

Eser Kuru

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024