Şehir yaşamından biraz uzaklaşmak için bir bağ almak istiyordum. Onun için güzel bir yerde bağ bakıyordum. Alıcı gözle çevreye bakıp yürüyordum. Yoldan geçen yolcuların yemesi için üzerine üzüm dolu sepetlerin bırakıldığı, yol kenarındaki yıkık duvarı gördüğümde nedense duygulandım. Yıkılmış duvarla birlikte bir geleneğin, bir kültürün de yıkıldığı, bir geçmişin silinmekle yüz yüze kaldığı hissine kapıldım. Eğildim, sahibinden ayrı düşmüş yerdeki sopayı aldım. Durduğum yerden Mardin görünüyordu. Binaların başladığı yerde doğanın güzelliği son buluyordu. Bu dağlık yerde çok dolaştığım için yorulmuştum. Bir çeşmeye vardığımda çömeldim, elimdeki sopayı yere bıraktım, yüzüme biraz su serptim ve dinlenmek için oturdum. Bulunduğum yükseklikten doğayı tekrar seyre koyuldum. Çeşmenin yanında dallarını göğe açan kocaman ağaç rüzgârın esmesiyle sallandı, varlığıyla rüzgâra ses verdi. Baharla canlanan badem ağaçları çiçekleriyle doğayı süslemişti. Biraz ileride geçmişin yasını tutmaktan yaşamayı unutmuş yaşlı bir mülteci gibi kurumaya yüz tutmuş, türünü kestiremediğim bir ağaç gördüm. Daha önce burada yaşamış insanların yaşamını düşündüm. Birden, anlaşılmaz derecede uyku bastırdı. Hisarburnu çeşmesinin başında, bu ağaçlık ıssız yerde gözlerimi açık tutmakta zorlanıyordum. Bir yıldır uykusuz kalmıştım sanki. Uyumaya niyetlendim ben de. “Uyku ile ölüm birdir,” demişler, uyurken başıma bir iş gelmesin diye kalkıp çevreye göz gezdirdim. Çeşmenin üst kısmında kocaman bir kaya vardı. Kayanın altında mağara ağzına benzer bir boşluk görünüyordu. Evet, uyumak için onun altı güvenliydi. O kocaman kayaya doğru yürüdüm. Kayanın yanına vardım, altındaki boşluğa göz gezdirdim. Biraz kestirip uykumu alayım diye de altına girip uzandım.
Ağlayan bir adamın sesiyle uykumdan uyandım. Acayip bir ağlayışı vardı. Kulak kesildim. Adam birden ses çıkarıyor sonra inler gibi ağlıyordu. Ne kadar uyumuştum, bilmiyordum. Geceydi artık. Sessizce, sürünerek öne doğru kaydım. Aşağıda ne olup bitiyor öğrenmek istedim. Çeşmenin başında iki kişinin varlığı çarptı gözüme. Biri ağlıyordu, öteki onu sakinleştirmeye çalışıyor, “Hayırdır, ne oldu?” diyordu.
Biraz sonra ağlayan kişi ağlamayı kesti ve ağlama sebebini anlatmaya başladı:
– Biliyor musun? Bir süredir köyün birinde çobanlık yapıyordum. O köyde bir kız vardı. Birbirimizi beğeniyorduk. Onunla kaçmak için anlaştık. Bu sabah el ele verip köyden kaçıp geldik. Yakalanmaktan kurtulduğumuzu anlayınca sevinçten poşumu başımdan sıyırdım, halay başı mendili gibi elimde sallayıp deli gibi halaya durdum. Kız birden çığlık atıp ağlamaya başladı. Dövünüp ağlıyordu.
Bu arada tekrar derin inlemeye benzeyen bir ağlamaya tutuldu. Hıçkırıktan dolayı konuşamıyordu. Biraz soluklanınca konuşmasını yeniden sürdürdü:
– Kızın çığlık çığlığa kaldığını ve dövündüğünü gördüğümde ne yapacağımı şaşırdım. Önce onu bir şey soktu sandım. Çevresine bakındım. Yerde bir şey görünmüyordu. Neler oluyor anlamaya çalıştım. Niye öyle çılgınca hareket ettiğini sordum. Bana, “Yer gök bir araya gelse bile sana varmam artık. Bu dakikadan sonra seninle bir adım dahi atmam. Saçın yok senin, kelsin! Hemen köye geri dönmem lazım,” dedi. Sevincim kursağımda kalmıştı. Yaşadığım o şaşkınlıkla, “Kız gel etme, eyleme, ne yapacaksın saçı? Birbirimizi beğenmiş, birlikte kaçmışız. Geri dönmen senin için iyi olmaz. Dönmemelisin. Adın kirlenir, gel bu delilikten vazgeç,” dedim. O güne kadar başımı açık görmemişti, saçımın olmadığını, kel olduğumu bilmiyordu. Ona yaklaştığımı görünce çığlık atıp geri gitti. Yaklaşmama izin vermiyordu. Ne yapacağımı şaşırmıştım. O şaşkınlığımla öylece kalakaldım. Kız dönüp köyüne gitti. Gidişini yerimde donmuşçasına seyrettim. Feleğin işine bak ilk kez birini beğeniyordum o da beni yarı yolda bırakıp gidiyordu. Günahına girdim biliyorum. Kim bilir benim eşekliğim yüzünden şimdi ne eziyetler görüyor.
– Bunca zaman bunun için mi ağlıyordun?
– Tabii ya insan daha ne için ağlar ki?
– Kes konuşmayı budala! Sana kız mı yok? O olmazsa bir başkası olur?
– Beni anlamıyorsun. Derdim sadece evlilik değil. Kim bilir benim yüzümden neler gelmiş başına. Günahına girdim kızın. Allahım sen affet beni.
– Ahmak herif kes ağlamayı! Ağlaya ağlaya bir hal oldun. Ayan beyan ortada. Allah da biliyor ki senin bir suçun yok. Allah seni affeder korkma.
Ağlayan kişi biraz sessiz kaldı. Sonra arkadaşına dönüp konuşmaya devam etti:
– Ah ah! Gel de bana sor, içim nasıl yanıyor bilemezsin. Şu an neler çektiğimi bilemezsin.
– Ne saçmalıyorsun ahmak herif, seni yolda bırakan kendisi. Ağlayacaksan kendine ağla.
– Bilemezsin şimdi başına neler getirmişlerdir. Onun için nasıl üzülmem?
– Yeter, zırlamayı bırak ahmak. Ne diye çıktın yoluma sen? Bu gece içimi kararttın. Daha kaç kez söyleyeceğim sana, Allah da biliyor ki sen onu kandırıp yolda bırakmamışsın. Birbirinizi beğenip kaçmışsınız sonra kendisi pişman olmuş, seni yarı yolda bırakıp dönmüş. Onun başına bir şey gelirse bu senin yüzünden sayılmaz. Anla artık.
– Ne fayda, ne fayda? Allah biliyor bilmesine de sen gel de bana anlat. Ben nasıl unuturum?
– Bak, bu konuda bir kelime daha konuşursan vururum seni. Yeter, sus artık akılsız eşek! Kaç kişiyi öldürdüğümü biliyorsun! Kendine acıyıp üzüleceğine, ağladığın şeye bak.
Ağlayan adamın sesi kesilmişti. Ben de diğer adamın tüfeğinin ucunu görmüştüm. Yukarıdan onları gözetliyordum. Birden kahkahalarla güldü tüfeğin sahibi. Sonra da arkadaşına, “Allah aşkına halaya nasıl durmuştun? Hele kalk bir daha oyna, ben de göreyim,” dedi.
Ağlayan adam derin bir kuyuya bırakılan taşa döndü o an. Tüfeğin sahibi arkadaşından ses çıkmadığını görünce yerini düzeltip uyumak için olduğu yere uzandı.
Yerimden çıkmak için ağlayan kişinin de uyumasını bekledim. Ben de sırtüstü uzanıp beklemeye koyuldum.
Suyun şırıltısı duyuldu gecede. Yeniden yüzükoyun dönüp aşağıya baktım. Aşağıdakilerden biri soyunmuş çeşmenin suyu ile tas tas su dökünüyordu. Tüfeğin sahibinin öfkeli sesi duyuldu:
– Niye rahat vermiyorsun? Bu ne hal şimdi?
– Yıkanıyorum. Kırk tas su ile yıkanıp arınıyorum. Murat almamış gençlerin umudunu kırmak büyük günahtır. Bu olanlara ben sebep oldum. Çarpılmamak için sabaha kadar ellerimi açıp Allah’a dua edeceğim.
– Bak, ayağa kaldırma beni. Eğer kalkarsam, gözlerin sabahın aydınlığını bir daha göremeyecek! Son ikazım bu, ona göre davran artık.
Tüfek sahibi olduğu yere tekrar uzandı. Az sonra yerinden doğrulup oturdu. Uykusu kaçmıştı anlaşılan. Birden Hisarburnu’nda bir kaval sesi yankılandı. Önce bir inleme gibi sonra önüne her şeyi katan bir rüzgâr gibi esti. Kavaldan çıkan ezgiler usulca doğayı selamlıyordu şimdi. Şu dakika su dökünen kel adama, tüfeğin sahibini uyandırdığı için minnettardım. Kavalın sesiyle kederlenmiştim. Anılarım depreşmişti. Eskiden kalma yaralarım sızlamıştı.
Hisarburnu’ndan Mardin görünüyordu. Şehirde yanan ışıklar gökteki yıldızlar gibi parlıyordu. Tam o sırada bir ömür peşimi bırakmayan o cümle ile rüyamdan uyandım:
– Hadi kalk, işe geç kaldın!






