Işıl Bayraktar • Kumdan Kuleler
23 Mart 2017 Öykü

Işıl Bayraktar • Kumdan Kuleler


Twitter'da Paylaş
0

Öbür çocuklara hiç benzemiyordu. Hep huysuzdu. Onlarla anlaşamazdı. Aslında kimseyle anlaşamazdı. Annesi öpmesini isterse kulağını ısırır, sonra koltukta taklalar atardı. Doktora götürmeye karar vermişlerdi. Ama hiçbir doktor onda ne olduğunu çözemedi. Kimse kabul etmek istemiyordu, maalesef normal bir çocukları yoktu. Yoktu işte, olmamıştı. Annesi babasına bunu söylerken duymuştu bir gün ve şöyle demişti kendi kendine: Normal değilmişim, o halde her istediğimi yapabilirim ben, zaten konmuş benim adım: normal olmayan.” Kumla oynamaya sahil kenarına götürdü babası. Toprağa dokunursa, doğaya karışırsa iyi gelir demişti doktorlar. Yolda sürekli ağladı.  Sahile varınca önündeki kum yığınına, suyun oluşturduğu çamur birikintisine, bir de babasının uzattığı kepçe ve küreğe baktı. Öbür çocuklar kumlara saldırmış, neşeyle koşuyorlardı etrafında. Onlara baktıkça daha çok ağlamaya başladı.  İnler gibi, acır gibi, koşar gibi, yanar gibi ağlıyordu. Etrafındakiler bugüne kadar hiçbir çocuğun böyle ağlamadığına yemin edebilirdi. Bir çocuktan bu kadar gürültülü bir bağırma sesi gelmemişti bugüne kadar kulaklarına. Üstelik bu kadar insan neşe içinde etrafta uçuşurken, bir çocuk niçin böyle ağlardı, kimsenin bir fikri yoktu. Ortada elle tutulur, gözle görülür, dokunulduğunda anlaşılabilir herhangi bir neden yoktu. Onun gözyaşlarını dindirmek için herkes deli divane olmuş, isteyebileceği her şeyi önüne getirmeye başlamıştı. Üç beş kepçe ve kürek daha, sevdiği birkaç yiyecek, en sevdiği şapka önüne konmuştu. Hatta oynamayı sevdiği komşu kızının bile kapısını çalmış, gelip gelemeyeceğini sormuştu babası. Ailesi izin vermişti. Kız da seviyordu onu. Belki yine oynamaya başlarlardı, bazen yaptıkları gibi. Ama bu kez o da işe yaramadı. Komşu kızını görünce de susmadı o. Tersine sanki etrafındaki herkesin kendisini susturma çabasına isyan eder gibi, daha da çok ağlamaya başladı. Kafası karışan saçları örgülü kız çocuğu kendisinin bir şey yaptığını düşündü, küserek arkasını döndü ve hemen arka taraftaki evlerine koştu ağlayarak. Bu kez ağlayan çocuk sayısı ikiye yükselmişti ama kızın sesi eve girdiği andan itibaren duyulmaz oldu. Çocuk orada, kumsalda ağlamaya devam ediyordu. Kepçe ve kürekleriyle kumu şekillendirmeye çalışan çocuklar da korkmuş, annelerinin babalarının yanına dönmüş, eve gitmek istediklerini söylemişlerdi. Bu çok gürültülü tuhaf çocuğun yanında oyun oynamak asla zevkli değildi. Üstelik sadece ağlamıyor, onların yapmaya çalıştıkları kumdan kulelerinin üstüne basıyor, yıkıyor, parçalıyordu kuleleri. Herkes gitti. Geriye cayır cayır ağlayan bir çocuk ve yarı öfkeli, yarı endişeli bir baba kaldı. Oğlunun karşısına geçti ve yüzünü yüzüne dayadı. “Niçin,” diye sordu, “niçin ağlıyorsun?” Cevap vermedi çocuk. Ama hıçkırıkları bu soruyla kesik kesik bir hal almaya başladı. Sanki ilk defa biri onu anlamaya çalışıyordu. "Söyle bana oğlum, niçin ağlıyorsun,” diye yineledi sorusunu baba. Bu kez susmaya başladı çocuk. Sesli sesli içini çekti. Ama bir şey söylemedi. Babası konuşmayacağını düşündü. Kuma dokunmaya başladı. Yavaş yavaş kumu suyla ıslatıyor ve avuçlarının arasında şekillendiriyordu. Sonra o kısmı zemine yapıştırıyor, zeminden aldığı kumlarla eklemeler yapıyordu. Babası kumdan kuleler yapmaya çalışıyordu. Belki o da katılır diye ummaktan bile vazgeçmişti. Söyleyecek söz bulamıyor, bu yaşta çocuğun bu ısrarlı tavrına anlam veremiyor, neden bulamıyordu. Amaçsızca kumlara dokunurken oğlunun yapılmış kumdan kuleleri niçin yıkmaya yeltendiğini düşünürken buldu kendini. Aynı anda elinin üstünde onun elini hissetti. Oğlu hıçkırmayı kesmiş, yerden kum alıyor, sonra onları suyla karıştırıp elinde yoğuruyordu. Kum gördüğü ellerini bu kadar çok seveceğini hiç düşünmemişti baba. Oğlunun kumlu ellerine sarıldı. Ama sevinci çok sürmedi. Oğlunun koyduğu kumlar çamura dönüşüyor, çamurun yoğunluğu kulenin yükselmesine engel oluyordu ve babanın o âna kadar inşa ettiği tüm kumlar birer birer devriliyordu. Yıkılıyordu hepsi. Baba ısrarla ekledi, oğlu koymaya devam etsin istedi. Oğlu devam etti. Ama hayır, asla o kumlar yükselmiyor, asla uzun hem de gerçekten uzun ve büyük bir kule inşa edemiyorlardı birlikte. Üstelik oğlunun elleri ve tırnakları sertleşmiş, sanki kumları parçalamaktan haz alan ellere dönüşmüştü. O hiçbir şey yokmuş gibi inşa edemediği kulelerine bakıyor, sonra büyük bir darbe almış gibi çöken kulenin üstüne bir avuç kum tanesi daha atıyordu. Kum ellerini acıtıyor gibiydi. Baba, sessiz sessiz ağlamaya başladı. Sonra bu ağlama gürültülü bir ağlamaya dönüştü. Uzaklardan onları seyreden yaşlı adamı farketmemişti. Omuzuna dokunan ele baktı. “Üzülmene gerek yok,” dedi yanlarına gelen yaşlı adam. “Acı kulesi inşa ediyor senin oğlun.” “Kumdan kalelerle kandırılan o çocuklardan olmayacak. Yıktığı kuleler, yıkılmaz kalelere hiç dönüşmeyecek. Gereksiz gülmeyecek, doğum günlerinde mutlu olmayacak, ona rengârenk doğum günü kıyafetlerinden almanı hiç istemeyecek. Canı acıyor oğlum senin çocuğunun, ağlama sakın. Özel bir çocuk o, acı kulesine sahip çık ve ona sakın bu acının gereksiz olduğunu söyleme, mutluluk oyunlarıyla kandırma, çünkü o çoktan görüyor, her şeyi görüyor,” dedi. Çocuk ağlamayı kesmiş, yaşlı adamı dinliyordu. Ayağa kalktı sonra ve yarı aşağıda yarı yukarda eğri büğrü kum yığınına bir tekme attı. Yine ağlamaya başladı. Baba soru dolu gözleriyle yaşlı adama baktı önce. Sonra, orada yaşlı adamın sesinde ne varsa aldı, kabul etti, anladı. Gözleri havada buluştu. Yaşlı adam başıyla onayladı. Baba bacaklarını kaldırdı ve sert bir darbe de o vurdu yarı aşağıda yarı yukarda eğri büğrü kum yığınına. Şimdi kumdan kuleler tarih olmuştu. Topraktan yükselen acı kulesinin halesini oğlunun yüzünde gördü. Koşarak babasının yanına geldi çocuk. Elini tuttu. Yaşlı adam arkalarından baktı. Gülümsedi. Gitti.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR