J.D. Salinger hakkında az bilgiye sahibiz. Sadece yazarlığının başlangıcında kabul ettiği röportajlarda kendini açığa vurduğu kadarıyla tanıyoruz onu. Kendini deşifre etmeyi sevmeyen Salinger münzevi yaşadı, bir dönem yazılarıyla ön plana çıkmayı amaçladı. Ancak zamanla adının bile anılmasından rahatsız olan yazar yavaş iyice kabuğuna çekildi. Hayatı boyunca gazetelerden, dergilerden, röportajlardan, magazinden ve insanlardan kaçtı. Bu kaçışı zamanla okurlarından uzaklaşmasına hatta yazdıklarını yayımlamamasına neden oldu.
Bu kaçışını zamanla bir seçime dönüştüren Salinger, gizli kapaklı dünyasını benimsemiş, zamanla dünyayla ilişkisini kesmişti. II. Dünya Savaşı'na gönüllü asker olarak katılan Salinger'ın eserlerinde savaşın yıkımlarını hissedebiliyoruz. Eserlerinde askere gitmeden önce ve askere gittikten sonraki değişim hemen göze çarpıyor. Normandiya Çıkartması'ndan sonra Almanya'ya yaptığı yolculukta başından geçenleri kaldırması zor olmuş. Arkadaşlarının anlattığına göre, burnundan yanık insan kokusu hiç gitmemiş. İkinci Dünya Savaşı'nın ağır koşulları ve yıkımı Salinger'ın akıl sağlığına zarar verdi, bir süre hastanede yattı. Dünyada büyük yankı uyandıran antikahramanı Holden Caulfield'ın hikâyesini anlattığı
Çavdar Tarlasında Çocuklar romanı, savaşın ağır yüklerinin etkisiyle yazılmıştır.
Sevmediği dünyada yapmak istediği tek işi şöyle tanımlar Holden Caulfield: "Ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. Çılgın bir şey bu, biliyorum, ama ben yalnızca böyle biri olmak isterdim. Biliyorum bu çılgın bir şey."
Son sayfasında kendini durduramadığını, ancak okurlarına bunu yapmaları gerektiğini bir cümleyle fısıldar: "Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra."
Kült romanından sonra yayımladığı öykülerinin toplamını içeren Dokuz Öykü, anlatım teknikleri ve konusuyla Salinger'ın özgünlüğünü yansıtır.
Dokuz Öykü'den tadımlık bölümler:
Muz Balığı İçin Mükemmel Bir Gün
Sybil suskundu.
Sonra birden, "Ben mum yiyorum," dedi.
"Kim yemez ki?" dedi genç adam, ayağını suya sokarken. "Amman! Çok soğuk," dedi. Yatağı suya bıraktı. "Yo, bir saniye bekle Sybil. Biraz gidelim, ondan sonra."
Suda ilerlediler; su Sybil'in beline gelene dek. Genç adam küçük kızı kaldırdı ve yüzükoyun deniz yatağına yatırdı.
"Başlığın filan yok muydu senin?" diye sordu.
"Bırakma! diye emretti Sybil. "Tutsana beni."
"Bayan Carpenter. Lütfen. İşimi öğretmeyin bana" dedi genç adam. "Gözünüzü dört açın ve muz balıklarına bakın. Muz balığı için mükemmel bir gün bugün."
"Hiç görmüyorum," dedi Sybil.
"Anlaşılıyor. Çok değişik huyları vardır." Yatağı itmeyi sürdürdü. Su daha göğsüne bile gelmemişti. "Çok acıklı bir yaşamları vardır," dedi. “N'aparlar, biliyor musun, Sybil?"
Sybil başını salladı, "hayır" anlamında.
“Muz dolu bir delikten içeri girerler. Deliğe dalmadan önce basbayağı balıktırlar. Ama delikten içeri bir girdiler mi, domuza dönerler. Neden mi? Öyle muz balıkları bilirim ki, delikten içeri girdikten sonra yetmiş sekiz muz yediler, ondan." Yatağı ve üstündekini bir adım daha ilerletti. "Tabii, bu kadar muzla öyle şişko olurlar ki, delikten çıkamazlar. Kapıdan geçemezler."
"Çok açılmayalım," dedi Sybil. "N'oluyor onlara?"
"Kimlere n'oluyor"
"Muz balıklarına."
"Yani o kadar muz yiyip delikten çıkamayınca mı?"
"Evet," dedi Sybil.
"Off, Sybil. Hiç istemiyorum söylemeyi. Ölürler. Yaa!"
Esme İçin - Sevgi ve Sefaletle
Dünyanın her yanında pek çok askerin evinden uzakta olduğunu ve hayatın sunduğu güzelliklerin pek azından yaralanabildiğini anlattım. Ve çoğu insanını bunu anlayacağını umduğumu da söyledim.
"Belki de," dedi konuğum, pek inanmadan. Elini yine ıslak başına götürdü, sarı saçlarından dağılmış bir iki tutam yakalayıp açıkta kalan kulaklarını gizlemeye çalıştı. "Saçım ıslanmış," dedi. "Ne acayibimdir, kim bilir?" Beni şöyle bir süzdü. "Saçım kuruyken oldukça dalgalıdır."

"Evet, öyle görünüyor. Öyle olduğu belli."
"Pek kıvırcık değil yani, ama oldukça dalgalı," dedi. "Evli misiniz?"
Evli olduğumu söyledim.
Başını salladı. "Karınıza çok mu âşıksınız?" Yoksa çok mu özel konulara giriyorum?"
Girerse ona haber vereceğimi söyledim.
Kollarını iyice uzattı masanın üstüne. Hatırlıyorum da, o hantal kol saati için bir şeyler yapmak –örneğin, kolundan çıkarıp beline takmasını söylemek– geçti içimden.
"Genellikle insanlar sürüsüne katılmaktan pek hoşlanmam, " dedi. Bir yandan da ne demek istediğini anladım mı diye beni süzüyordu. Olumlu ya da olumsuz hiçbir ipucu vermedim ona. "Aşırı yalnız görünüyordunuz, onun için geldim yanınıza. Aşırı duyarlı bir yüzünüz var."
Yanılmadığımı, kendimi çok yalnız hissettiğimi, gelişine çok sevindiğimi söyledim.