Kadın Tekrar Ölü
8 Mart 2019 Öykü

Kadın Tekrar Ölü


Twitter'da Paylaş
1

Kenan gerçekten bir ressam mı, yoksa bir ressam taklidi mi yapıyor bilmiyorum. Buna henüz karar veremedim. Hem, karar vermek çok zor. Tökezleyen herkese rezil damgası vurmak bana ayıp geliyor. Kenan’ı ele alalım. Çizdiği şeyler güzel görünüyor. Yani elbette gerçek işi bu değil. O, gündüzleri motosikletle evlere su taşıyor. Resme iltica etmesi bambaşka bir şey. Kirli diye nitelediği ne varsa onları anlatıyor resimlerinde. Kirli derken ne kastettiğini henüz bilmiyorum. Bunun üzerinde düşünüyorum. Düşüncelerim her defasında yarım kalıyor. Ya bir sigara içiyorum, ya da dünyanın başka yerlerinden gelen ve benim duvarlarıma sinen ağlamaları duyuyorum. Dediğim gibi hep yarım kalıyor.

Uyanalı çok olmadı ama yine aklımda hep Kenan’ın çizdiği resimler var. Onları zihnimde döndürüp duruyorum. Bazı sesler var. Sesler hep var ama hiçbiri bu resimler hakkında bir şey söylemiyor. Pencereden görünen yeryüzü, adilik ve riyakârlıkla kaplanmış gibi görünüyor gözüme. Yanlış anlaşılmış hayatların, diğer hayatların üzerinde tepinmesini seyrederken midem bulanıyor. Bu yüzden Kenan’la ilgileniyor olabilirim. O bir sucuda çalışıyor ve boş vakitlerinde resim yapıyor. Hâlâ onun bir ressam mı olduğuna karar veremedim. Gözlerim acıyor. Kenan, bir mobilyacının deposunda kalıyor. Toz içinde ve eskimiş koltukların, sehpaların, minderlerin tüm sesi yuttuğu sonsuz bir sessizlikte resimler yapıyor. Bunun için ona ressam diyebilir miyim? Bunu kimseye açıklayamam. Canım yatağı düzeltmek istemiyor. Mutfak hiç çekici değil. Çaresizim. Masanın başına oturmak iyi olabilir. Resimlere biraz daha bakarım belki, aklıma bir şeyler gelir. Kenan’ı biraz daha yaşatmak icap ediyor. Aynı kelimelerle, aynı ışıkla ve aynı mürekkeple de olsa, bunu yapmalıyım. Böyle yaşayabiliyorum.

Bu resmi çizerken ne düşünmüş olabilir? Bunca mavi rengi ne diye tuvalin her yerine saçmış anlamıyorum. Bir de küçük, bulanık ve zar zor seçilebilen bir çamur göleti var. Belirsiz çizgilerin arasında keskin ve yuvarlak hatlarla çizilen siyahî çocuklar, o çamur göletinin etrafında sivri dişleriyle gülümsüyorlar. Bilemiyorum, aklıma iyi şeyler gelmiyor. Bir de o resmin sol üst köşesinde çok uzaklarda olduğu anlaşılan ahşap bir ev var. Boşlukta duruyor. O ev başına yıkılsın Kenan! Sen şimdi beşinci kata su çıkarıyorsun. Omuzlarında iki tane on dokuz kiloluk damacana. Umarım memnusundur. Elbette memnunsun. Sen asla şikâyet etmezsin. Her gün, o günün gecesinde yapacaklarını düşünüp mutlu oluyorsun, bunları biliyoruz.

Bir biçimde kendimi yalnız hissetmiyorum. Şu anda kıkırdıyor bile olabilirim. Bunlardan bahsetmek istememiştim. Özür dilerim. Bu masanın başında çıldıracak gibi olduğum zamanlar var. Allah aşkına Kenan bu dünyaya baktığında ne görüyor? Başka bir resmine bakıyorum: Kocaman bir köyü kuş bakışı çizmiş. Tüm insanlar görünüyor. Hepsinin ne yaptığı belli. Bruegel’e benziyor ama değil. Kenan hayatında Bruegel’in bir tablosunu bile görmemiştir. İyi ama ben gördüm. Bunu da kimseye açıklayamam. Kenan’ın resminde vakit gece olduğundan renkler gri, siyah ve lacivert ağırlıklı kullanılmış. Bir dakika, ben burada neyi ispat etmeye çalışıyorum? İşin özüne varan yollara barikat kuruyorum. Gece vakti ve herkes dışarıda kendi işinin peşinde. Çocuklar ellerinde taşlarla bir tepeye doğru koşturuyorlar, kocaman adamlar ellerinde çapalarla, kazmalarla ovaya, tarlalarına koşuyorlar. Kadınların gözleri müthiş hüzünlü ve evet, resimdeki tüm kadınların elleri kan çeşmesi olarak çizilmiş. Ah Kenan! Bu resimde ben, bir tek kadınları anlayabiliyorum. O çocuklar o tepede ne görüyorlar ben onu bilmek istiyorum. Seni şu masaya yatırsam, sonra kesip biçsem, incelesem yine de bilemeyeceğim. Şimdi sen, etrafa baktığında, kuşlar sana nasıl jestler yapıyordur kim bilir? O gök, tüm hastalıklarını senden gizliyordur, yerin altındaki belirsiz müjdeleri sen görüyorsundur. Ben seni ikna ile yola getiremeyeceğim. Başına bir iş gelecek senin. Bir kadın başını senin iri ve nasırlı omzuna koyacak. Temiz tutmaya çalıştığın elbiselerin, kaldırımlarda yuvarlanırken mahvolacak, yırtılacak. Kasvetinin bir bedeli olacak elbet.

Öğlen olunca artık Kenan’ı düşünmek istemiyorum. Güneş tepeye geldiğinde, içime bir korku düşüveriyor. Kenan kan ter içinde halbuki biliyorum fakat ben o sırada onunla ilgilenemeyecek kadar korkak oluyorum.  Etrafıma baktığımda gördüğüm tek şey geçicilik. Tüm eşyanın alnına vurulmuş o mühür beni bunaltıyor. Başka şeyler yapmam gerekiyor. Başka şeyler yapıyorum. Kenan da öğlen oldu mu yemek yemez, önünden geçtiği bir camiinin sebilinden su içip sırtını duvara yaslar ve sırtını yasladığında da güvende olduğunu hisseder. Her ne kadar öğlenleri Kenan hakkında düşünmesem de bunları biliyorum. Mutfaktan sesler geliyor yine. Sesler hep var. Anlamlı şeyler söylemeleri gerek. Evin içinde volta atmaya başlıyorum. Birdenbire, “Hayır!” diye bağırıyorum. Benim anlamlı şeyler duymam gerek. Kenan, resim çalıştığı mobilya deposunda, o sonsuz sessizlikte, duyabileceği en anlamlı şeyleri duyuyor. Bu resimleri o yüzden yapıyor. Kendine bir yol inşa ediyor. Benim mürekkebimle, benim kâğıtlarımla, benim kuytumda bunu yapabiliyor. Onu hiç anlamıyorum. Bana kızgın olabilir mi? Şimdi sırtını yasladığı duvarı bir daha ve bir daha düşünüyor, sırf başka bir şey hayal etmemek, başka bir şey düşünmemek için. Durmadan terliyorum. Biraz uzaklaşsam olmaz mı? Aklımda bu soruyu Kenan’a sormuş olduğuma dair lanetli bir düşünce geziniyor.

Bu şehrin kaldırımları bile kalabalık. Yoldan geçen her motosikletli kuryeye gözüm takılıyor. Kendime takip edecek birini arıyorum. Düzgün kelimeler kullanarak takip edebileceğim birini. Böyle birinin elbette uzun, kahverengi bir paltosu, siyah, yuvarlak bir şapkası ve alaylı bir tebessümü olması gerekiyor. Onu bulursam, gösterişsiz bir mekânda, uzun uzun Kenan’dan bahsedip onun için bir ressamdır denilip denilemeyeceğini soracağım. Bunu yapmak zorundayım. Başka çarem kalmadığını hissediyorum. Bu sonbahar havasında, sırtımdan boşanan teri, çenemin kasılmasını ve ayaklarımın titremesini başka türlü dindirmem mümkün değil. Ah Kenan!

Kimseyi bulamıyorum. Kelimeler bambaşka bir şeyin yoğunlaşması için harcanıp gidiyor. Hiçbir özelliği olmayan beton şehrin üzerinde uzun uzun yürüdükten sonra, akşamüstü eve geliyorum. Mutfaktan sesler geliyor ama ilgilenmiyorum. Masanın başına oturup başka bir resmi elime alıyorum. Siyah fon üzerine bembeyaz, neredeyse kusursuz şekilde yuvarlak bir tabak çizmiş. Eğer Kenan, koşan bir atın, salınan yelesini, kasılmış etlerini ve bacak hareketlerini çizemiyorsa, böyle basit bir resim çizmeye hakkı da yok. Kepazelikten başka bir şey değil. Birazdan yevmiyesini alıp işten çıkacak ve kaldığı depoya gidecek. Sonra da koşan bir atın salınan yelesini, kasılan etlerini ve bacak hareketlerini çizmeye çalışacak.

Tabii öyle kolay değil. Artık akşam olduğuna göre, kalemi elime alabilirim ve alıyorum. Kaldığı deponun girişinin tam önündeki kaldırımda bir kadın onu bekliyor. Aslında kadın, bilinçsizce ve düşkün bekliyor. Siyah, kısa saçları ıslak, dizlerini çenesine kadar çekmiş ve başını dizlerine yaslamış öylece oturuyor. Kenan deponun kapısına doğru giderken yürüyüşünü yavaşlatıyor, kıza şöyle bakıyor ve hatta bir süre olduğu yerde bile duruyor. Yanına gidip gitmemek konusunda kararsız. Bir süre öylece bekledikten sonra vazgeçip deponun kepenklerini kaldırıyor. Metalik gürültüyle beraber kadın başını kaldırıp bakıyor, ayağa kalkıyor, deponun kapısına doğru yürüyor ve o sırada kapının kilidini çeviren Kenan kapıyı açar açmaz kadın teşekkür edip içeri dalıyor. Kenan’ın omuzlarındaki ağrı artıyor, dizleri titrer gibi oluyor ve kadının peşinden içer giriyor.

Kenan, bedel ödemek zorunda. Kadın içeride üstü örtülü bir koltuğun üzerine kendini bırakıp gözlerini Kenan’a dikiyor. Kenan, kıyafetleri kirli mi diye kontrol ediyor ve kirli. Utanıyor ama yapacak bir şey yok. Kadın, bir kısmı duvara asılmış bir kısmı yere dizilmiş resimleri görünce yüzünde tiksintiyle karışık bir şaşkınlık ifadesi beliriyor. Kenan, resimlerine bakıp teker teker hepsinden nefret ediyor, kendini kınıyor ve ne kadar kötü resim yaptığını düşünüyor. Kenan bedel ödemek zorunda. Kadın, “Sen ressam mısın?” diye soruyor. Ben oturduğum yerde kadını alkışlıyorum fakat bu cevabı verecek kişi Kenan değil. Kenan hâlâ resimlerine bakıp öfkeleniyor. “Bu resimler, biraz tuhaf.” Kadın yerinden kalkıp yerdeki resimlerden birini eline alıyor. Kocaman bir çiftliğin içinde otlayan hayvanlar, aşırı aydınlık bir gökyüzü ve hayvanların biraz uzağında, tahta çitlerin arkasında elinde kocaman bir mızrakla atının üstünde, neredeyse o aydınlığı göçertecek siyahlıkta bir şövalye bekliyor. Kadın mırıldanıyor, hımlıyor ve başka sesler eşliğinde Kenan’ın ruhunu parçalıyor. Ben nefes nefese kalmış, olan şeyleri seyrediyorum artık.

Kadın resmi yavaşça yere bırakıyor ve Kenan’ın yüzündeki gerilen damarlara bakıyor. Sonra abuk sabuk bir iştahla Kenan’a sokuluyor, boynuna sarılıyor ve başını onun göğsüne yaslıyor. Kenan ne yapacağını bilemediğinden öylece hareketsiz duruyor. Terliyor, terliyor terliyor. Gerçekten komik. Oturduğum yerde sarsılarak gülüyorum. İşte böyle, diyorum kendi kendime. Kenan bir ressam mı diye sormayacağım artık. Bunun bir önemi kalmadı. Onun kendine ettiği, kendine yeter. Benim kendime ettiğim, kendime yeter.

O neşeyle yatıp uyuyorum. Müthiş bir uyku. Zihnimde dönüp duran resimler yok. Bu iyi. Rahat bir nefes alıyorum. Aylardır böyle uyumuyordum. Sabah olduğunda, yaşadığım geçici neşenin tortusu ve tokatları nefesimi daralttı. Böyle şeylere alışığım ama bu farklı. Bunu beklemiyordum. Yüzümü yıkamaya banyoya girdiğimde aynada yamuk bir gülümseme ve çarpılmış bir yüz görüyorum. Sonra korku. İçimde sahtekârca gezinen “ne yapacağım şimdi?” korkusu. Hışımla banyodan çıkıp masaya dönüyorum. Masanın üstünde ne varsa üst üste toplayıp ateşe veriyorum. Yüzüm aydınlanıyor. Rahatlıyorum, nefesim düzeliyor. Perdeler tutuşuyor. Her şey çok güzel yanıyor. İçimdeki mutluluğu anlatmam mümkün değil. İnsan ruhunu genişleten, rahatlatan o hissiyatı zevkle yaşıyorum. Evi öylece bırakıp çıkıyorum.

Kalabalığa aldırmıyorum. Ara sokaklardan birine dalıyorum. Kendime soru sormadan ve uzun uzadıya, manasız bir gevezeliğe girişmeden yürüyorum. Böyle yapmaya mecburum. Aklımda hiç soru kalmamış gibi yapıyorum. Bir şeylerden uzaklaşıyorum. Buna istersem kaçmak, istersem göç diyebilirim ve diyorum. Canım hangisini isterse onu söylüyorum. Kenan’ı öyle öfkeli bıraktığım için asla üzgün değilim. Göğsündeki ağrılardan haberim vardı. Aklını kemiren şüphelerin hepsini ona ben verdim. O kadını o istedi, ben değil. Bir bedel ödemeye razı oluşu en net haliyle gözümün önünde. Kenan bir ressam değil. Onun resimleri, ucuz taklitlerin gölgeleriydi yalnızca. Kadın, hepsini biliyordu. Klee, Bruegel, Ge ve diğerlerini. Kenan bunu kaldıramayacaktı. Açık söylemek gerekirse, buradan sonrası beni ilgilendirmiyor. Bir yerlerden siren sesleri geliyor. Hafif irkiliyorum ama evden epey uzaktayım. Benimle ilgili değil. Sirenler giderek yaklaşıyor. Tam önümden o iri yarı itfaiye aracı geçip biraz ileride duruyor. Telaşla iniyorlar, koşturmaca, bağırış, çağırış... Benim için önemli değil veya öyle inanmaya çalışıyorum. İnanmak zor. Bunun için çabalamam gerekiyor. O hengâmeye doğru yürüyorum. Eski bir apartmanın altında, camları örtülü bir kullanılmayan izbe bir yer. Açık kapısından dışarı dumanlar çıkıyor. Dumanların üzerine bir bulamaç gibi sıvanmış renkleri seçebiliyorum. Camın bir tanesi patlıyor. Kolumla yüzümü kapatıyorum. Her yere cam kırıkları saçılıyor. Dumanlar dağılınca içeride yanan koltuk takımlarını, sehpaları, duvarda siyaha kesmiş tuvalleri görebiliyorum. Başım dönüyor. Hem öyle dönüyor ki gökyüzünü ayağımın altında görüyorum. Bekliyorum. Geçmesini bekliyorum. Her şey geçer. Neden bilmem, şaşkınlığımı biraz atlattıktan sonra etrafı kolaçan edip bizi seyreden biri var mı diye bakıyorum. “Biri,” diyorum çünkü Kenan diyemem. Buna inanmam olanaksız. Bu, halledilemez bir mesele. Öyle olsa bile bunu reddedeceğim. Sokağın başında hareketsiz bekleyen adamı görüyorum. İşte orada. İfadesiz bir yüzle buraya bakıyor. Sonra yavaş adımlarla başka bir sokağa girip kayboluyor. Peşinden gidemem. Gidip ne yapabilirim ki? Tuzağa mı düştüm? Evet, tuzağa düştüm. Oyuna getirildim. Ah Kenan! İtfaiye memurları, kapıdan sandalyeye bağlanmış bir kadın çıkarıyorlar, vücudu yanık içinde. Ölü. Memurun biri uzaklaşmam için beni uyarıyor. Kadın tekrar ölü. Sesler artık bir şeyler söylüyorlar.

İkinci bir sıçrama hayal ederken yakalıyorum kendimi. Kadını yere yatırıp başında soluklanan memurlara bakıp gülümsediğimi hayal ediyorum. Hayalimde, üzerimde kahverengi bir palto, siyah yuvarlak bir şapka ve alaylı bir tebessümüm var. Yine hayalimde, o sokaktan geçip gidiyorum ve geçerken kendi kendime, “Yaşamın her şeye hakkı vardır,” diye tekrar ediyorum.


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Tuğrul Yeni
Ne diyon olum sen ya ne anlatıyon
9:49 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR