Ceviz ağacına yaslanarak nefes nefese arkasına baktı Osman. Çatılar, yaprakların arasında belli belirsiz parlıyordu. Kalbi durmaksızın atıyor, ayağının altındaki dal parçası, o hareket ettikçe yaralı bir hayvan gibi inliyordu. Tedirgindi, saçlarındaki damlaları, göz kapağına ilişen tuzu koluyla sildi, karanlıkta önünü tam seçemiyordu, gökyüzüne baktı. Yıldızlar, böcek sesleriyle yanıp sönerken tüfek patladı! Bu patlayış, etrafı dağlarla çevrili çukur arazide bütün heybetiyle gümbürdedi, ses dağlara çarparak iki defa daha çınladı kulaklarında. Yere kapaklandı, ani hareketlerle vücuduna dokundu, “Vurulmuş olsam canım yanardı!” diye geveledi, büyükbabasının ışıksız evine döndü, eli, cebine gitti. Kâğıt, ilaç, bozuk para dolu astarı tutup bıraktı. Etrafı izliyor, geldiği yerlere bakarak nerede olduğunu anlamaya çalışıyordu. Nefesini kontrol etti, mezarlığın yanındaki mavi poşeti sabah bahçeye giderken görmüştü. Ceviz ağacının damarlı, gri yüzeyine dayadı kulağını, dinledi, ağaç da onunla birlikte nefes alıp veriyordu. Yapraklara düşen saçmalar kesilince, çimene uzandı. Kafasını öne eğip çenesini, dirseklerini otlara değdirerek bir kez daha baktı karanlığa. Belirlediği yöne doğru hızlıca süründü, dikenliğin arkasında durdu, dizleri yırtılmış, dirsekleri kan içinde kalmıştı, karanlığı taradı, zihni makine gibi işliyordu. “Neden geldim bu lanet yere!” dedi, “ne güzel hayatım vardı İstanbul'da! Sen o kadar gez toz, hayatını yaşa, sonra gel burada el âlemin piçiyle uğraş!” canı yanıyordu, sigara paketine uzandı. “Eğer yakarsan, görünürsün salak herif!” diye mırıldandı, ayağındaki çamurları temizlerken tüfeğin nereden ateşlendiğini düşünüyordu. Bağırış, çağırış, haykırışlar arasında alevler gördü uzakta, söndürmek istediklerinin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Alevler, buzlu camın ardındaymış gibi solgun dalgalanıyordu. Sesler yavaş yavaş azaldı, biraz dinlenip ırmağa süründü, bayıra vardı, işi kolaylaşmıştı, kendini bıraktı, saniyeler sonra ırmağa düştü, ayakkabıları, ceketi çamur içinde kalmıştı, bir fiske vurup bıraktı, yukarı kalkıp etrafı dinledi. Uzakta, derinlerde bir tüfek sesi daha duyuldu, ses yankılanarak azaldı. Çalılıkların arasında, kulaklarını dikmiş bir tavşan ona bakıyordu, hışırtıyla gözden kayboldu. Kara ormanda çakallar uludu. “Lansa'da yağmur başladı.” dedi, etrafı meşe kokusu sardı. Akıp giden ırmağın sesini dinledi, İstanbul'u düşündü, iddaa kuponlarında batırdığı maaşları, borç aldığı beş para etmez adamları, derenin kenarında rakı içerken tuttuğu kocaman balıkları, kalecilik hayaliyle yanıp tutuştuğu günleri, alkol aldığı için evlenemediği pembe yanaklı kızı, berber dükkânını, kardeşlerini, “Herkes çekip gitti, ben kaldım!” dedi. Elini suya daldırıp ensesine, yüzüne sürdü, sigara yaktı. Köz, avucunda düşünüyordu, kiraz ağacının yanından evin arkasına ulaştı. Herkes ayaktaydı, bir duman aldı sigaradan, tuvaleti geçip ahırın önündeki kemreli yolda usulca yürüdü, büyükbabasının evinin altında, kuytuya sinip beklemeye başladı. Babası, küfürler savuruyordu. “Ulan Osman! Neredesin Osman! Hayırsız Osman! Bunu yapanı bulacağım elbet! Kim ulan benim arabamı yakan piç! Çıksın karşıma!” diyerek avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Osman, sindiği yerde durdu, sigarayı usulca söndürdü, babasının jandarmaya haber vermeyeceğini iyi biliyordu, herkes çekilince merdivenlere yürüdü, ölen amcasının evinin önünde bir bidon vardı, yaklaştı, mazot kokusu genzini yakıyordu, mısır koçanlarının arasında elinde tüfekle beliren Vedat'a bakıp, “Ne yapmaya çalışıyorsun sen!” dedi fısıltıyla. Vedat'ın yüzü, gözü, elleri, dumandan kapkara olmuştu, nefes nefeseydi...
Kahverengi demirkapı gıcırtıyla aralandı, “Oğlum!” dedi yengesi, elini avucuna vura vura, kafasını sola yatırarak konuşuyordu.”Oğlum! Osman! Sen uyma buna, bu ne yaptığını bilmiyor, kaç kere söyledim! Ne karısını dinliyor, ne beni! Allah'ın, peygamberin varsa uyma, söyle vazgeçsin bu işlerden, baban çıktı kapılara, rezil olduk köye! Arabadan ne istiyor!” Sokak lambası, acılı yüzünün yarısını aydınlatıyordu.”Sen içeri geç, karışma! Kocan bitti şimdi sen mi başladın!”diye bağırdı Vedat, çeşmenin önüne çömeldi. Kapı, yavaş yavaş, gıcırtıyla kapandı, ışıkta kelebekler uçuştu. Osman, karanlığı yara yara gelip lambanın altında durdu. Vedat'ın kolunu tuttu, “Enişte!” dedi, “ne yapmaya çalışıyorsun sen ya!” alın çizgileri derinleşmiş, sesi hayret eder gibi çıkmıştı. Usulca omzundan çekip aldı tüfeği, namlu hâlâ sıcaktı, kazma, kürek, çapa yığılı köşeye bıraktı. Vedat, çenesinden akan suları silip yıldızlara baktı, sigara istedi. Osman, elini cebine atıp çıkardı, yaktı, bir duman aldı, gözünde, derin, acılı bir hüzün vardı. Ellerini kıç ceplerine silerek sigarayı dudağına götürdü Vedat. “O senetler sahte değil! Amcanın gerçek borcu, hani konuşacaktın babanla, yavşak!” dedi ilk dumanı çekerek. Osman, koluna girdi, yavaş yavaş yürümeye başladılar. Evin önündeki şimayı geçip arı kovanlarının yanından sağa saparak, patikaya girdiler...
”Gel,” dedi Osman, “gel enişte, kuralım soframızı, içelim, güzelleşelim, sen niye taktın kafana bu işleri! Gel! Ben ikna ederim babamı, sen darlanma!” koyağa indiler. Osman, devrilmiş kütüğü çevirdi, gece, yanıp yanıp sönüyordu. Ilık bir yel geçti omuzlarından, ikisinin de saçları havalandı. Burası bazı akşamlar demlendiği kuytusuydu Osman'ın. Fındık ocağının dibine uzandı, ufak rakı, iki bardak, bir de küçük mum çıkarıp koydu kütüğün üstüne. Vedat, uzun uzun bakıp, dudaklarını büktü, “Vay! Vay! Vay!” dedi, “Osman'ıma bak sen! Tam teçhizat! Ulan kansız, burada her akşam içeceğine bana olan borcunu versene, yavşak! Bak, eğer babanı ikna etmezsen! Eğer o paraları alamazsam! Anam avradım olsun her şeyi beraber yaptığımızı söylerim babana!” Osman, kapağa uzandı, güzel, ılık bir haziran akşamıydı. Irmak, uykulu, mışıl mışıl akıyordu. Bir köpek havladı uzaklarda. Ağaçların yaprakları savruldu, paketten sigara alıp kibriti çaktı Osman, önce mumu, sonra sigarayı yaktı. Alev, koyu, ifadesiz yüzünü aydınlatıyordu, dumanı içine çekip sakalını kaşıdı, paçasındaki çamurlara vurdu, bardağı doldurup içti.
”E! Bana dökmedin çaşıt!” dedi Vedat. ”Baaak! Dikkaat! Ne dedim sana? Çaşıt! Ne demek çaşıt biliyor musun? Dün akşam mum ışığında, takvim yapraklarını karıştırırken gördüm! Peki sor bakalım neden mum ışığında oturdum Osman? Sorsana kancık! Soramazsın değil mi? Soramazsın çünkü sende o göt yok! Neden mum ışığı? Çünkü bize reva gördüğünüz yerde ışık yok! Şimdi söyle bakalım Osman Efendi! Neymiş Çaşıt?”
Konuşurken ağzı burnu yamuluyor, yanağındaki yaralar kıpırdıyordu. “Ya! İşte öyle kalırsın! Oku ulan, oku, oku da öğren! Casus demek! Casus! Yani sen! Yani; amcasını, ailesini, kendisini satan bir piç kurusu demek!”
Sesi, fındık dallarında yankılanıyordu, Osman sustu, eli, beline gitti, yıldızların altında, sigaranın kırmızılığında parladı silah. Alev alçalıp yükseliyordu, Osman'ın yüzü kararıp açıldı, kalan rakıyı da doldurup içti, namluyu çevirip bardağın altından baktı Vedat'a...
Bir daha asla duyamayacağı sesler geldi o an kulağına, derelerin uğultusunu, babasının hayırsız Osman deyişini, bir salyangozun büyükbabasının mezarının üstünden geçerek yuvasına gidişini, amcasını, bahçede dönüp duran mavi poşetin sesini duydu...Uzakta bir fener parladı, şerit halinde yere düşen ışık hüzmeleri yavaş yavaş onlara yaklaşıyordu. Osman'ın alnından, ensesinden terler akıyordu, “Kalbim az sonra huzurla dolacak, cesedinin yanında alkol almaya devam edeceğim!” dedi, rüzgâr, fındık dallarını eğip büktü, önce otların kapattığı patika aydınlandı, sonra oldukları yer ışığa kesti, hışırdayan yaprakların arasında, rüzgârda dağılan sesiyle, “Yapma!” diye bağırdı babası, ses çukurda azalarak iki defa daha yankılandı...






