İlk tükürükte her şey normal gözüküyordu. İkinci ve üçüncü seferde, kanı yakalayıp durduğun o anda, aynada seni kutlayan zaferin gülümsüyordu. Ağzın artık köpük içinde bir kan yığınıydı.
Durdun. Bugünlük bu kadar yeterdi. Biraz da yatakta debelenmeliydin. Hayatı tartan terazilerle kendine huzursuz bacak sendromu yaşatıp gelecekteki anlarının fragmanını izlemeliydin. Rüyanda Reyhan’ı gördün. Evinizin üzerine konmuş bir kuştu silueti. Telaşlı telaşlı bir şeyler anlatıyordu. Dilini anlamadığını çözemezdi, acelesi vardı. Etrafındaki her şey korkup kaçmıştı. Kelebekler de kondukları dalı terk ettiler. Geriye kalanlar, derenin başında Reyhan’ı izleyen el alem kuşlarıydı. Hepsinin ağzında tek bir cümle vardı. (cık-cik-cuk) Telaşlı bir şekilde uyandığın yatağından koşarak uzaklaştın. Derinden söküp atmak istediğin bir kabuktu anıların ve artık yeşil bir küf yığını gibi tüm vücudunu sarmıştı. Kahvaltıda sütün üzerinde yüzen yulaf parçalarıyla o korkunç günde “ne yapabilirdim” düşüncesinden ibarettin. Üzerine geçirdiğin sarı tişörtünle dişçinin yolunu tuttun. Tükürün lütfen, cümlesiyle kan akıntısını izledin. Bir gargara bir ağrı kesici ile de gönderildin. Mahalleye geldiğinde kendini yine o bankta geçmişi izlerken buldun. Reyhanla tuzlu kavrulmuş çekirdek çitliyordunuz. Sabahın erken saatinde kabukları ceplerinizde biriktirip dondurmacının kilidine tek bir boş nokta kalmayacak şekilde doldurmuştunuz. Senin üzerinde o güne ait çiçekli sarı elbise vardı. Reyhan’ın üzerinde de rüyalarında gördüğün kuşun başı. Reyhan kuşu. Dondurmacı dükkânını açamadı. Ağzından salyalar akıtarak etrafına tehditler dağıtıyordu. ”Derelerde kanınızı akıtacağım. Kuşlar ağıtınızı ediyor olacak.”
İrkilmiştin, henüz yedi yaşında bir çocuktun. Oturduğun banktan sendeleyerek kalktın. Etrafın çekirdek kabuklarıyla doluydu. Telefonun titredi arayan Reyhandı. ”Leyla, sana acil ihtiyacım var. Öğleden sonra bana gelebilir misin?” dedi. Tamam, dedin isteksiz bir şekilde. Çağrı apartmanı, No:15’te saatlerce zile bastın. Acil bir şekilde çağrılıp, ekilmek canını sıkmıştı. Arabaya ilerlerken hayatının en büyük katı sıvısını kafandan aşağıya inen martı pisliği ile karşıladın. Reyhanla en son ne zaman görüştüğünü hatırlamaya çalışıyordun. Onu hep vefasızlıkla suçlardın. Evdeki işlerini erteleyip gittiğin için kendine kızdın. Bu yüzden Mete’nin senin anneliğini sorgulamasına da karşı çıkmadın. Sarı bezin ıslaklık kokusu, yumuşamış domatesin kokusu, çekilmeye lüzum görülmemiş sifon ile gri bir banyo kokusu. Etrafın kokularla sarılmıştı. En son ne zaman mutlu olduğunu hatırlamaya bile bulamadığın vaktinle işine giriştin. Otuz beş yaşındaydın. Yolun yarısı, berisi, yanlışlar, doğrular… Zihnini kemiren bir sürü düşünceler. Peki ya Reyhan? Ne zamandan beri onun yokluğunu göremiyorsun. O sene yaşadıklarını hiç unutmuyorsun. Çocukluğun, ilk gençlik yılların ve bugününde sıkışmış haldeydin.
Hep o günde yaşıyordun.
Dondurmacı Ali amca sizden gözünü çekmiyordu. Siz de o çok sevdiğiniz kavunlu dondurmayı yemek için dükkâna gitmeye korkuyordunuz. Elinde külahlarla neşe dolu çocukları izlediğiniz bir an, Ali amca sizi dükkâna çağırdı. Oldukça neşeli ve sevgi doluydu. Kavunlu dondurmayı özleyip özlemediğinizi sordu. İki külah dondurmayı anında bitiriverdiniz. Ali amca size birlikte meyve haline gitmeyi teklif etti. Bir sürü kavun alacaktınız. Çocuk aklınızla hemen arabasına atladınız.
Mete telefonunu getirdi. "Leyla telefonun çalıp duruyor al, aç şunu” dedi. Reyhan arıyordu. Bu sefer açmak istemedin. Yaptığı şey hoş değildi. Dayanamayıp açtın. Soğuk bir ses tonuyla “Efendim” dedin. Karşındaki kadın, oldukça sinirli bir ses tonuyla konuştu. “Hanımefendi siz kimsiniz, neden beni arayıp duruyorsunuz? Bugün evime gelmişsiniz. Kapıcı saatlerce zilimi çaldığınızı söylüyor. Sizi savcılığa vereceğim. Beni takip etmeyin, aramayın. Ben sizi tanımıyorum ve adım Reyhan değil.”
Titredin. Telefon yüzüne kapanmıştı. Kızın Asya geldi. “Anne kuşumuz Maviş ölmüş” dedi.
Reyhan kuş ölmüştü zaten.






