“Bir elmanın yüreğinde gizlenen tohum, görülmez bir elma bahçesidir.
Ama bu tohum bir kayaya rastlarsa, ondan ‘hiçbir şey’ var olur.”
– Halil Cibran
Gözlerimi açtım. Birçok bana benzeyenle birlikte aynı odanın içinde yatıyorduk. Çoğunluk ağlıyordu. Ağlamak gelmiyordu içimden ama ağlayanlara yemek veriyorlardı. Demek ki ağlamam gerekiyor, diye düşündüm. Ben de ağlamaya başladım. Bir kadın bana da yemek verdi. Galiba hayatımda ilk öğrendiğim şey oldu bu: Herkes ne yapıyorsa sen de onu yap. Yoksa aç kalırsın.
Biraz daha büyüdüğümde ise düşünüp ağladığım için azar işittim. “Erkek adam ağlamaz!” Böylece öğrendiğim ikinci şey: Ne zaman ne hissedeceğine sen karar veremezsin, oldu. Yoksa cezalandırılırsın.
İnsan fabrikasındaki çarklar daha çılgınca dönmeye, bantlar daha hızlı çalışmaya başladığında da, “Öğrenmen ve yapman gerekenlere karar verenlere boyun eğeceksin,” dediler. Yoksa ezilir ve zayi ürün olarak sistemden atılırsın.
Fabrikadan çıktığımda “yetişmiş insan” damgası vurulmuş, sistemin aynılaştırdıklarıyla piyasaya sürülmüştüm. Tam burada, yüzünde alaycı bir ifadeyle şunu dediğini hatırlıyorum: “Nasıl fark yaratacaksın şimdi?” Düşündüm ve şunu anladım ki hayatta kalmak istiyorsan sadece kendini düşüneceksin yoksa ölürsün. Ya avsındır ya avcı. Sordum sana:
“Doğru anladım mı?”
“Öykünün ana karakteri sensin. Kaderini de sen belirleyeceksin. Av ya da avcı olmaktan başka seçeneğin yok mu gerçekten?” dedin adeta içimi gıcıklarcasına.
Haydaa… İnsan bir karakter yaratıp, yüzmeyi öğretmeden bu kadar kalabalık bir denize atar mı? Attın. Çırpındım, su yuttum, boğulma tehlikesi atlattım, gelmedin yardımıma. Etrafıma bakındım, başka yüzme bilmeyenler de vardı ve onlar da çırpınıyorlar, su yutuyorlardı. Yüzme bilenler içinse kıpırdayacak ufacık bir yer bile yoktu. Alaycı ifadenle bana sorduğun soru takıldı aklıma: “Nasıl fark yaratacaksın?”
O sırada bir anons duyuldu:
“Sakin olun, panik yapmayın! Sizin boğulmanıza sebep olanları diğer denizde boğuyoruz.”1
Çırpınanlardan birinden şöyle bir ses yükseldi:
“Helal olsun! Alın intikamımızı!”
Başka biri, “Yürüyün be!” dedi. Sonra herkes teker teker boğulmaya başladı. İntikamlarının alınacağından emin olan herkes keyifle boğulmaya başladı. Keyifle! İçimden onlara kahkahalarla güldüm, sessizce her birinin ölmesini bekledim.
Herkes öldüğünde suyun üstünde kendime bir yer açıp durmayı başarabildim. Gördün işte, hayatta kaldım! Bana nasıl bir son düşünüyordun bilmiyorum ama o sona giden yolda kim olacağıma ben karar verdim. Öykünün başında yazdığın cümlede geçen “kaya” benim diğerlerim değil. Onları benim diğerlerim, beni de onların diğeri yapan sistem. Yok, edilenden yok edene, avdan avcıya dönüşmeyeceğim, dönüşmedim de!
“Evet,” dedin. “Hayatta kalan tek kişi sensin. Ama merak etme. Senin tek başına kalmana sebep olanları başka bir denizde boğacağım.”
Boğaz köprüsünün güzelliğini tarif etmeye koyuldun. Uzun uzun tasvir ettin ölmek için ne kadar güzel bir yer olduğunu. Meğer o kaya senmişsin. Seni vasat yazar!
1 “Boğulmakta olan balığa “senin boğulmana sebep olan balıkları öteki denizde boğuyoruz,” demişler, daha keyifli boğulmuş.” – Hamza Celalettin Okumuş






