Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

25 Nisan 2020

Öykü

Kehanet No: 3

Takyedin Çiftsüren

Paylaş

10

0


Mezat onun tek tutkusu olmuştu ve tutku aslında insanı yıkıma götüren süslü bir yoldan başka bir şey değildir.

Bu seferlik es geçelim, gitmeyelim, dediğimde gideceğimizi biliyordum. Dalgın bir sesle, bir şey almayız, dedi. Elbette beni kandırmaya çalışmıyordu, öyle olacağını düşünüyordu. Asla kaçamak cevap vermemiştir. Ses tonu ikna ediciydi. Aslında uzun zamandır mezatta el kaldırmamıştı. Bundan aldığın güvenin yansımasıydı. Her parça öncesi heyecanlanır, iri gözleri daha bir büyürdü ancak parçayı gördükten sonra umutsuzca önüne bakar, yaşadığı hayal kırıklığından beni uzak tutmaya çalışırdı. Sırtını sıvazlardım her seferinde. Söylemezdi ama özel bir parça beklediğinden emindim. Belki kendisi de ne aradığını bilmiyordu ama bir şey aradığının farkındaydı. Aşkına karşılık bulamayan aşık gibi umudunu yitirdikçe daha bağlanıyordu. Üstelik gittikçe ona benzemeye başlamıştım, ikimiz için de korkuyordum.

Hazırlanmaya erken başladım. Saçıma bigudi yaptım. İri dalgalı. Beyaz ipek bir gömlek giydim. Altına siyah mini etek. Siyah süet diz üstü çizmemi çektim. Aynada onun gözleriyle kendime baktım. Beni hem uzun hem de olgun gösteren kum beji paltomu giydim. Küçük bir el çantası. En sevdiğim kombindir. İçinde kendimi daha güçlü hissediyordum. Anlar mısınız, bilmem ama insan bazen kum taneciğinden bile güç alabilir.

Onun giyimiyle ilgili anlatılacak pek bir şey yok. Siyah, siyah, siyah. İçimi kararırdı bazen ama söylemezdim. Onu ağaç gibi yontup şekil verme çabam yoktu.

Gittiğimizde iki masa vardı. Sevimli olmaya çalışan mezatçı geveze ikizler karşıladı bizi. Bana keyifsiz geldiler. Birinin yüzü taş kadar gergindi. Boynuna kırmızı fular takmıştı. Kimin Hasan kimin Hüseyin olduğunu bir türlü öğrenemediğimden onlarla konuşmayı uzatmak korkutur beni. Her an birine diğerinin ismiyle seslenecekmişim de bütün insanlar bana tuhaf bakıp beni yargılayacaklarmış gibi gelir. Metin'e de anlatmıştım bir keresinde. Bu yüzden uzatmadı konuşmayı.

Belli aralıklarla dizilen kokteyl masaları örtünmemişti. Bize, neredeyse genişçe kolona bitişik bırakılmış 3 numaralı masa ayarlanmıştı. Ben rose istedim, o kırmızı şaraptan istedi. İnsanlara olabildiğince daha az muhatap olmak için Metin'in yüzünden başka yere bakmamaya çabalıyordum. Öyle uzun baktım ki onu orada arzulamaya başladım. Bir ara dayanamadı, kalın dudaklarını kulaklarıma yaklaştırıp okşayan bir ses tonuyla, dikkat et bana bir daha âşık oluyorsun, dedi. Bizim için bir sakıncası yok, Metin Bey, dedim coşkuyla gülümseyerek. Herkese ona öyle seslendiğinden, bazen ona takılmak için bey sözcüğünü kullanırdım. Tanımsız bir sevincin ruhundan gözlerine vurduğunu gördüm, elini tuttum. İsa'yı çarmıha mıhladıkları gibi onu tombul beyaz ellerinden dünyaya mıhlamak istiyordum. Buradayım, başka yere uçayım deme, dedim.

Artık iyi parçalar düşmediğinden mi yoksa insanlar kendini bu alışkanlıktan kurtarmak istediğinden mi bilemiyorum, mezatlar gittikçe önemini yitiriyor. Buna bir de internetten satışlar eklenince mezatlar, mezarlığı hatırlatıyor. İnsanların gelip eşyaya bakarak geçmişi yâd etmekten, ruhuna doğru yanlış, abartılı söz etmekten başka bir şey yapmıyor. O gece çok az kişi vardı. Bu işin kurdu olduğunu düşündüğüm kişiler yoktu. Sönük geçeceğini biliyor olmalıydılar. Tanıdık simalar vardı. En dikkat çekici olan, yerel bir gazetenin Çehov sakallı kart köşe yazarıydı, her zaman olduğu gibi önlerdeydi. Yanında kümelenmiş birkaç kişi ağzından çıkan salyayı yalamaya hazır hâlde duruyordu. Hepten bir çürümüşlük veçhi içinde sefilliğin temsili gibidirler. Onları görünce midem kasılır, kusmamak için hemen başka yöne dönerim yüzümü.

Arkadaşımı aldattığını bildiğimi öğrenince ondan ayrılan eski enişte de oradaydı. Kart gazetecinin solundaki masada. Ne iş yaptığını bir türlü öğrenemediğim arkadaşıyla birlikteydi. Benimle göz göze gelmekten ısrarla kaçıyordu.  Normalde verdiğim fiyatı artırır ama gediğini yakaladığımdan beri bana karşı uslu çocuk rolünde.

Beni haklı çıkarmak istercesine kimi parçalara o gece el kalkmadı kimine de ancak bir iki tereddütlü fiyat verdi. Mezat verimsizdi.

Mezatçı yüzünden okunan umutsuzlukla, gördüğünüz sandığı gösterip, sona bu sandık kaldı, dedi. İçinde bir şeylerin olduğu kesin ama ne olduğunu bilmiyoruz, var mı fiyat vermek isteyen, dedi.

İlk fiyatı Metin verdi. Arenaya çoktan hazırlanmış boğa gibi atıldı. Gri ve düz alagarson saçı, ince dudakları ve maskülen giyimiyle hep dikkatimi çeken solgun yüzlü, mezada tek başına katılan kadın, onun üstüne üç kere artırdı. Dördüncü fiyat verişinde Metin'de kaldı. Rahatladığı yüzüne yansıdı. Duygularını asla kontrol edemez, yüzüne vurur.  Mezatçıysa şaşırmıştı. Alıcısı çıkacağına inanmıyor olmalıydı ki bir fiyat bile vermemişti.

Beklenmedik şekilde fiyatı yükselince sandığın içindekilere karşı tersiz olmayan merak oluştu. Mezatçı açmamı ister misiniz diye sorunca evet, diye atıldım. Metin, neden evet dedin dercesine gözlerime dikildi. Bozulmuştu ama dışarıda asla tartışmaya girmez. Boş bulunmuştum, laf bir kere ağzımdan çıkmıştı.  Mezatçı küçük yeşil kilidi açıp bir bıçak çıkardı. Bir alkış koptu. Koç boynuzu olduğu belliydi. Mezatçı, daha önce ince düşünülmüş hissi veren cümle kurdu. Sandıktan bıçağın çıkması kana işarettir, Metin Bey, diye bağırdı. Sizin için polis çağırmamızı ister misiniz?

Orta Doğu'da akan kanı durdurabilirsiniz ama benim için artık çok geç.

Sesi bir yıldırım gibi keskin çıkmıştı. Yüreğime battı. Sanki başkasının sesini emanet almıştı. Yaban ve yabancıydı.

Yine bir alkış ve kahkaha. Sonra kahverengi dolma bir kalem ve kırmızı ciltli bir defter çıkarıp barış bayrağını sallarcasına herkesin göreceği şekilde kaldırdı. O an kadınla göz göze geldik. İfadesiz bakıyordu. Bozulup bozulmadığını anlayamadım. Mezatçı kırmızı fularını gevşetirken, defteri açabilir miyiz, diye sordu sevimli görünmeye çalışarak. Bu kadarı bile fazlaydı, olumsuz cevap verdik. Keşke açıp okumasına müsaade etseymişiz.

Mezattan sonra oyalanmadan doğruca eve geçtik. Arabadayken Metin dalgındı. Aradığını bulamamanın yasını tutuyor sandım. Bir an dudaklarının titrediğini görür gibi oldum ama emin değilim. Vites topuzunu tutan elini okşadım birkaç kere. Kasılmıştı, karşılık vermedi. Ne söyleyeceğimi bilemedim, belki onu kendi hâline bırakmalıydım. Yol boyunca sustuk.

Evin en geniş alanı olan çalışma odamızdaydık. Üstümü değiştirmiştim, siyah tül geceliğim vardı üstümde. Ayrıntılara hâkim olun diye anlatıyorum, yoksa geceliğimin önemi olmadığını biliyorum. Hayal edin lütfen. Koltuğun kolluk kısmına sırtımı dayadım. Çıplak ve bakımlı bacaklarımı dizden kırdım. Sağ kol bileğimi koltuğun alçak sırtına koydum. Tenimin koltuğa temasıyla, tuhaftır güçlü bir el bana dokunup vücudumdaki bütün elektriği almış gibi hissettim. Ferahlayıp hafiflemiştim. Metin sağımda, çalışma masasıyla benim aramda kalan sandalyesinde, yüzü benden yana dönük, kendini kaptırmış hâlde bıçakla ilgileniyordu. Üstünü değiştirmemişti. Defteri açmadan cildine dokundum. Yüzeyindeki dokununca hissedilen pürüzlerden epeyce eski olduğu anlaşılıyordu. Rengi solmuştu. Küf kokuyordu. İlk sayfasında, eğik bir el yazısıyla, “Hayatınızın hatasını yapmak üzeresiniz, bundan dönmek için hâlâ şansınız var. Eğer yıkımı görmek istemiyorsanız, defteri hemen kapatıp yakın.” yazıyordu. Sandıktan çıkan kalemle yazıldığı belliydi, kalınca bir uç kullanılmıştı. Yavaş yazıldığından mürekkep kâğıtta dağılmıştı. Metin’e de okudum, oralı olmadı. Görmeliydiniz, hipnoz edilmişçesine bıçağı inceleyip duruyordu. Yazıdan değil ama Metin'in hâlinden kısa bir süreliğine de olsa işkillenip korktuğumu söylemeliyim. Ama sadece birkaç saniyeliğine. Sayfayı çevirdim, iri harflerle Kehanet No:3 yazıyordu. Başlığın altındaki kısa yazıyı okudum.

“Adam bıçakta bir tuhaflık seziyor. Sapında insanın eline uymayan bir hata, bir rahatsızlık var. Beyaz sapını küçük bir elmas parçasını inceler gibi ışığa doğru tutuyor. Sapındaki iki noktayı hemen fark ediyor. İnsanın iç dehlizleri kadar karanlık bir dünya sarıyor aniden gözlerini. Sonra sis kalkıyor, belirginleşen bir çift gözle yapayalnız kalıyor adam. Göz bebekleri yavaşça yeni doğan ay gibi büyüyüp parlıyor. Aniden büyülenmiş gibi bıçağın ucunu kendisine çeviriyor. Parlak sivri ucu parlıyor. Koç boynuzundan sapını iki eliyle sıkıcı kavrıyor. Bıçağı gözlere sonsuz itaat etme zevkiyle korkusuzca kalbine saplıyor.”

Önce yırtılan bir göğsün sesini sonra hırıltıyı duyduğumdan emindim. Boğulan bir insanın ciğerlerinden boşalan havanın çıkardığı sese benziyordu. Çiy çiy terledim. Aniden kalp atışım yükseldi. Başımı çevirdiğimde ne göreceğimi biliyordum. Gözlerim yaşla doldu. Dudaklarım titredi. Göğsümde büyük sızı hissettim. Gözlerim kararır gibi oldu. Zor da olsa kendimi toparlayıp döndüm. Arkasına kaykılmış, koltukta uyuyakalmış kimseninki gibi başı geriye düşmüştü. Kalbinin tam üstünde iki eliyle bıçağın sapını tutuyordu.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Şirin mi şirinUğur Vardan
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Alice Sullivan

26 Mart 2025

40 Yaşındaki Kelime Dağarcığınız Gençl..

Çocukluğunda okuma sevgisi kazananlar bu alışkanlığı ömür boyu sürdürüyor ve hayatları boyunca öğrenme bakımından herhangi bir zorluk çekmiyorlar.Yapılan araştırmalara göre çocukluğunuzda keyif için okuduğunuz kitaplar, on altı..

Devamı..

Çocukluklar Arası Zamanda Yolculuk: Le..

Ç. Y. Kopan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024