Kendini Bacak Sanan Adam ve Ben, Sağdaki Ben
20 Haziran 2019 Öykü

Kendini Bacak Sanan Adam ve Ben, Sağdaki Ben


Twitter'da Paylaş
1

 “Ah hafıza, huzurumun baş düşmanı.”

– Miguel de Cervantes

En yakın arkadaşım kendini bacak sanıyor.

Evet, sadece bacak.

Ben sağdaki ben (Bu arada ben deyince sağdaki ben diye belirtirim çünkü kendimi sağ tarafıma ait hisseder, sol tarafımdan nefret ederim.) onu tanıdığımdan beri bu böyle.

Yani lise 1’den beri.

Lise 1 benim dönüm, aynı zamanda ölüm noktamdır. Annemi liseye başlayacağım o yaz kaybettim mesela. Hiç beklemediğim bir anda. Zaten ölüm o hiç beklemediğin anda gelip seni o hiç beklemediğin ana kilitleyen ve hayatının bütün anlarını o hiç beklemediğin ana düğümleyen, bir kere gelip bir daha gitmek bilmeyen o berbat şeyin adı. Annem de öyle gelip gitti. Pencereden. 6 kat aşağı. 6 kat yukarı düşse belki kurtulurdu. Ama yer çekimi denen lanet bir şey vardı. Toprak çekerdi. Toprağın canı çekerdi. Toprak kan çekerdi. Annemi de öyle çekti kendine. Cam silerken. Dengesini kaybetmiş. Hastaneye zor yetiştirilmiş. Öyle dedi babam, telefonumda 27 cevapsız çağrıyı görüp aradığımda.

Annemi son kez, mezara konmadan önce gördüm. Onu kocaman bir boşluğa, kocaman bir boşluğu da bana koydular. Belalar birbirini çeker, kazalar üst üste gelir derler. Kim der bilmiyorum. Birtakım şerefsiz insanlar. Böyle olduğu için demezler, onlar dediği için böyle olur. Belalar üst üste gelir. Benim de üstüme bir ton şey geldi, alt üst oldum. Annem öldükten bir hafta sonra, otoyoldan karşıya geçerken arabanın biri gelip bana çarptı. Ya da ben, sağdaki ben gidip arabanın önüne atladım tam hatırlamıyorum. Hastaneye zor yetiştirmişler. Öyle dedi hemşire, gözlerimi zorlukla açıp ona baktığımda.

Kendime gelmem 2 haftayı bulmuş. Bu süreçte kazada kopan sağ alt bacağımı kurtaramamışlar. Otoyoldan arsaya fırlayan bacağın bulunup hastaneye ulaştırılması 3 saat, doktorların duruma bakıp organı dikemeyeceklerini anlamaları 1 saat, bizim hastaneden Ankara’ya sevk edilmemiz 6 saat sürmüş. Ameliyat süresini de hesaplayınca kopan bacaktaki ölü kas dokularından yayılan zehrin kana karışması, bütün vücuduma yayılması, ardından beni eşek cennetine yollaması ihtimali epey artmış. Bu sebeple sağ bacağım dikilmemiş. Öyle dedi doktor, yatakta bir tarafı alçakta duran çarşafı yokladığımda. Adli tıp incelemelerinden sonra babama teslim edilen sağ bacağım, annemin yanına gömülmüş. Çocuk mezarı gibi. Çocuğumu kocaman bir boşluğa, kocaman bir boşluğu da bana koydular. Arada bir gidip kendi boşluğuma şöyle bir bakarım, insanın kendi mezarını seyretmesi çok hoş bir şey. Herkese tavsiye ederim, ölmeden önce gömülünüz.

O yaz öyle geçti. Fizyoterapi, psikolojik destek, zırt vırt derken geçti işte bir şeylerle. 15 yaşındaydım, sigaraya başladım, evet bacak kadar boyumla bir de utanmadan sigaraya başladım. Buraya bir kamu spotu alalım: Sigara içmek size ve çevrenizdekilere ciddi zararlar verir. Hey yavrum hey. Oysa ben, sağdaki ben, hayat bana ve çevremdekilere ciddi zararlar verdikten çok çok sonra sigaraya başlamıştım. Böyle de ters bir insandım. Ama düz şeyleri severdim. Sigaranın o düz, ince, uzun biçimine hayrandım mesela. Bacak gibi. Bazen sağ bacağımın altındaki boşluğa sigaralar koyuyor, onlara türlü şekiller veriyor, sonra hepsini birden ateşleyip çıkan dumanla mutlu oluyordum. Çok zevkli geçiyordu günler. Bol bol futbol maçı seyrettim, eskiden oynardım da şimdi neremle oynayım, mal gibi seyrettim işte. Dünya şampiyonası çok iyiydi o yaz. Ben, sağdaki ben başımdaki bütün musibetleri süper maçların olduğu o döneme toplayarak kendime bi güzellik yapmıştım. Kendime böyle güzellikler yapıyordum arada. Çok hoş oluyordu. Herkese tavsiye ederim.

Eylülde babam beni bir liseye yazdırdı ama formaliteden. Canım babam, oğlunun eğitimini nasıl da düşünürdü. Oğlu okula gidecekti, liseyi bitirecekti. Lise beni bitirecekti ama olsun, babamın çok da umurunda değildi. Ben, sağdaki ben, formaliteden gide gele diğerlerinin içinde ölecektim. Babam fark etmeyecekti ama o bile formaliteden, yeter ki kayıtlara geçsindi. Öyle geçti bir şeyler. Gittik, okula kaydolduk. En iyi arkadaşımla da kayıtta tanıştık zaten. Öyle bi merabalaştık, çok konuşmadım ben, sağdaki ben. Babamla müdür konuştular hep. Beni zor bir dönem bekliyormuş ama olsunmuş, bacağım kopmuş olsa da eğitim-öğretimden kopmamam gerekiyormuş, hem evde durup ne yapacakmışım bak burada arkadaşlarım da varmış, alışana kadar arada gelir gidermişim, sınavlara girer çıkarmışım, bu yılı böyle raporla izinle halleder seneye kaldığım yerden devam eder açığı kapatırmışım, hem insan neye alışmıyormuş canım, buna da alışırmışım, elbette alışırmışım, mutlaka alışırmışım. Öyle dedi müdür olacak dingil, elimi alnıma götürüp oflamaya başladığımda.

O yılı öyle kapattım. Kolaydı. Sağ alt bacağım yoktu ama sayısız hakkım vardı. Sesim, sözüm yoktu ama sözlüm tavandı. Hocalar seviyordu beni. Acıyorlardı filan bana. Hayat hikâyem, annem, sağ bacağım, canım, cicim, gözyaşları, salya sümük gırla. Böyle rutin şeyler. Sınıftakiler öyle değildi ama. Acımasızdı pislikler. Okula daha sık gittiğim o ikinci yılda anladım bunu. Beni aralarına almadılar, hep dışladılar, hiç anlamadılar, hayat çok saçma gibi ergence cümleler kurmayacağım. Zaten onların dışındaydım, yedekte bekliyordum. Ama golleri böyle art arda yiyip hepten küme düşmek çok koymuştu. Ben, sağdaki ben tek, siz hepiniz lan diyecektim ki tek olmadığımı hatırladım. Ben ve sağdaki ben tabii ki. Şaka şaka, kendimle kalacak kadar tek değildim, yedek kulübesinde biri daha vardı: En iyi arkadaşım. Kendini bacak sanan adam diyorum ona. Adam diyordum ama aynı yaştaydık aslında. Adam gibi adamdı. Okula kayıt olduğumuz o gün konuştuğum, merabalaştığım hani, ve sadece okula gittiğim zamanlarda gördüğüm bu çocuk, benim gibi yalnızdı. Harbi ikimiz de çok yalnızdık lan. Bizi buluşturan da buydu galiba. Bir de tuhaflıklarımız. Onun tuhaflığı kendini bir bacak sanmasıydı. İlk başta garip geliyor ama evet, kendini bacaktan ibaret sanıyordu. Sade ve sadece bacak. Ona göre kendisinin eli, kolu, kafası, gövdesi ne bileyim gözü, kulağı, burnu filan yoktu. İki bacağı bile yoktu, o kadar tekti. Kendine inanmayanlara o da inanmıyordu. Bu yüzden yalnızdı zaten. Sınıftakileri görmezden geliyordu, sınıftakiler de onu görmüyordu. Bildiğin görüşmüyorlardı. Muhteşem bir ilişki. İlk başta çok direnmiş bizimki. Kendini kabul ettirmeye çalışmış, siz insan mısınız lan deyip girişmiş çocuklara. Oğlum manyak mısın dedim, racon bilmiyorsun öyle küt diye milletin yüzüne denir mi böyle şeyler dedim. Usul usul yanaşacaksın. Kurbanının en zayıf anını kollayacaksın. Sonra pat diye indireceksin. Gömeceksin dingilleri oraya. Güldü garibim. Sen farklısın dedi. Beni böyle olduğum gibi kabullendin, sen de benim gibisin dedi. Haklıydı, gariptim. Bi kere kendini bacak sanan bir adamı ben de bacak sanıyor, ona inanıyordum. Ama ne bileyim normal gelmişti bana. İnsan kendini insan bile sanabiliyordu bu devirde. Bacak ne ki?

Benim garipliğime gelince… Benim garipliğim sol bacağımdaydı. Kazadan sonra herkes sağ bacağımın yerinde olmamasına üzüleceğimi düşünürken ben, sağdaki ben garip bir şekilde sol bacağımın hâlâ yerinde durmasına üzülüyordum. Evet, ilk anda tuhaf geliyor ama düşününce alışıyorsun. Her şeyden önce sağ bacağımın bıraktığı boşluk inanılmaz güzeldi. Kusursuz bir boşluk. Bazı şeylerin yokluğu varlığından güzeldir ya hani. Ama o şey yok olmadan bunu anlayamazsın. Kaybetmen gerekir bulmak ve bilmek için. Bunu bildikten sonra da o boşluğu, doluluktan daha çok seversin, sarıp sarmalarsın. Artık o yaran değil parçan olur. Öyle bir şeydi bu. Lan amma edebiyat yaptım. Arada edebiyat yapmak iyidir, çok hoş olur, herkese tavsiye ederim. Neyse. Boşluğumu çok seviyordum. Sanki bedenimde yıllarca eğreti duran bir şeyi söküp almışlar, sonra bir heykeltıraş gibi kalan yerleri yontarak ona mükemmel bir şekil vermişlerdi. Başkalarının acıyarak baktığı o yokluğa ben, sağdaki ben bir sanat eseri gibi bakıyordum. Ama bir sanat eserinin herkeste aynı etkiyi uyandırmasını bekleyemezdim. İnsanlar anlamazdı. Anlaşılmayacağım için anlatmaktan vazgeçip kendime gömüldüm. Gömülmek iyidir; konuşmazsın, duymazsın, umursamazsın. Kusursuz huzur. Ara sıra gömülürüm böyle. Çok hoş olur, onu da herkese tavsiye ederim.

Sağ bacağımın bende bıraktığı boşluğu sevmemin bir başka nedeni ise annemdi. Onun ölümünden tam 7 gün sonra benden kopup giden bu bacak, benden kopup giden annemi hatırlatıyordu bana. Onun boşluğunu. Üstelik annem ve bacağım, aynı yerde yatıyorlardı şu an. Onları kocaman bir boşluğa, kocaman bir boşluğu bana koymuşlardı. Bu yüzden seviyordum bacağımın yokluğunu. Olmayan bacağıma bakıp bakıp annemi hatırlıyor, mutlu oluyordum. Bazı şeylerin yokluğu varlığından daha güzeldir ya hani. Demin dediğim gibi. Sağ bacağımınki de öyleydi. Ama annem. Annemin yokluğu öyle bir şey değildi. Annemin yokluğu bok gibi bir şeydi.

Benim garipliğim diyordum, bak konu nereye geldi. Benim garipliğim sol bacağımdaydı. Sağ bacağımın yarattığı bu kusursuz boşluktan sonra ben, sağdaki ben kendimi hep sağ tarafıma ait hissettim. Bütün kimliğim, kişiliğim, karakterim, hayallerim (Hayal mi dedim lan, gülüyorum şu an.) sağ tarafıma aitti. Orada yaşıyor, sanki bir tek orada nefes alabiliyordum. Orası. Sağdaki bu boşluk. Benim bütün yükümü taşıyan esas yerdi, varlık alanımdı. Sol bacağım ise âdeta bana yamanmış bir bez parçasıydı. Paçavraydı, pislikti, iğrençti, eğretiydi. Hani kız çocuklarının Barbi bebekleri olur; kolları, bacakları sökülüp takılan cinsten. İşte bana başka bir bebeğin kolunu takmışlardı. Bacağını bile değil. O derece. Elimde olsa söküp atardım sol bacağımı. Denemedim de değil aslında. Denedim. Anlatayım.

Bir keresinde sol bacağımı bana ait olmayan kısmından itibaren buz dolu bir kovaya sokup beklettim. Organ 5-6 saat içinde donacaktı ve ondan kurtulacaktım. Ama başarısız bir deneyim olarak sağ haneme yazıldı, beceremedim. Yıldım mı yılmadım tabii. Başka bir sefer de yatmadan önce sol bacağıma sımsıkı lastikler doladım. Kalın paket lastikleri. İyice, iyice sıktım. Önce biraz acıdı ama dayandım. Yani sürekli sızlayan bir dişin varsa, hayatındaki bütün işler o dişin acısına odaklanmışsa gidip onu çektirmek ve bir an önce bu ağrıdan kurtulmak istersin öyle değil mi? Benimki öyleydi. Her baktığımda bana acı veren, varlığıyla bana diğerinin yokluğunu hatırlatan bu bacaktan kurtulmam gerekti. Lastiği çok daha fazla sıktım, hedefim atardamarlardan akan kanın yolunu tıkamaktı. Böylece dokular işlevlerini kaybedecek, bacağım simsiyah bir renge bürünecek ve kangren olmuş sol bacağımı vücudumun geri kalanı çürümesin diye çekeceklerdi. Çürük diş gibi. Umduğum olmadı. Olayın içine etti babam, sağ olsun. Bir gün engelli haklarından faydalanıp bir araba alırsam arkasına yazdıracağım kocaman: “BABAM SAĞ OLSUN” Meğer gece çişe kalktığında iniltilerimi duyup yanıma gelmiş. Beni tabii kaptığı gibi hastaneye. Yine kurtardılar. Ama yine anlamadılar. İnsanlar anlamazdılar. Bana neden intihar etmek istediğimi sorup durdular. Manyak mısınız lan dedim ne intiharı? Ben, sağdaki ben ölmek istemiyorum ki. Sadece şu lanet sol bacağımdan kurtulmak istiyorum. Millet burnunu, çenesini, kemiklerini yontarken estetik. Bana gelince yok. Millet orasını burasını kestirip kadın olurken özgürlük. Bana gelince yok. Herkese herkesten çay, Şakir’e yok. Ne güzel hayat lan. Hem siz hiç tırnağınızı kesmiyor musunuz oğlum? Siz hiç tıraş olmuyor musunuz? Ne bileyim siz hiç? Yani mevzu böyle gereksiz uzadı.

Sol alt bacağım da gereğinden fazla uzamıştı ve kesip kurtulmak istiyordum artık. Bu tek bacaklı hâlimle kendim olamıyordum, ya ikisi de benimle kalsaydı ya da ikisi de gitseydi. Simetrik iyiydi. Böyle dümdüz. Ne bileyim tek başınayken biri hep ötekini hatırlatıyordu. Birinin varlığı ötekinin yokluğunu, birinin yokluğu ötekinin varlığını gözüme sokup duruyordu. Çıldırıyordum. Sorun da buymuş zaten, beynimdeymiş her şey. Bacağın beynimde sinirsel bir karşılığı olmadığı için onu kendime yabancı görüyormuşum da falan filan. Komik. Hâl böyle olunca beni psikiyatriye sevk ettiler. Ertesi gün için randevu aldı babam. Gittik.

Anlıyorum dedi kadın, beni hiç anlamadığını ifade eden gözlerle ona baktığımda. Beden bütünlüğüne ilişkin kimlik bozukluğum varmış, nadir bir durummuş ama belirtiler onu gösteriyormuş; yine de hocalarına danışsınmış, ilginç bir vakaymışım. Benden iyi de malzeme çıkarmış. Makalelere konu olurmuşum. Sana yardım etmek istiyorum, yanındayım, beraber çözebiliriz, seni anlıyorum gibi dandik cümleleri suratıma dikerken ben de ona dik dik baktım. Hadi ordan kaltak dedim içimden. Şöyle suratına bi yapıştırsam iyi olacaktı ama kurbanımın en zayıf anı değildi. İnşallah canımları, hayırlısı olsunları, nasip kısmetleri bir bir sıralayıp kıçımla güldüm. Sağ bacağım olsa onunla da gülerdim ama yoktu işte.

Tüm bunlar olurken son sınıfa, 18 yaşıma geçmiştim. 18 yaşım bana geçmişti. Annem hâlâ yoktu, sağ bacağım hâlâ yoktu. En iyi arkadaşım kendini hâlâ bacak sanıyordu, bense hâlâ sol bacağımdan nefret ediyordum. Hiçbir şey değişmemişti. Zaman zaman bacağımdan kurtulma denemelerim oluyor, hâlâ bir umutla onu alt edeceğimi düşünüyor ama her seferinde yanılıyordum. Yamulmuyorsam, ki hayat beni çokça yamultur, benimle arkadaşlık yapması için babam parayla sınıftan kız ayarlıyordu. Ahah olaylara gel. Acınacak hâlde olduğumu gayrıresmî ilan eder gibi. Neyse çok deşmeyeceğim. Bu kızlardan biri diğerlerinden farklı çıkmış, bana uzun süre dayanabilmişti. 9. günün sonunda babam bizi parka götürdü. Bir banka oturttu, kız sağımdaydı. Böyleydi. Babam beni ve yanımdakini bir yere bırakır; belli bir zaman sonra eve götürmek üzere evcil hayvanını alır gibi ağacın dibinden bizi alırdı. İstesem kafeye filan götürürdü de sevmezdim kalabalık. Sonradan sevmezdim ama. Eskiden severdim. Mahallenin çocuklarıyla top oynardık, dondurmasına maç yapardık. Topun peşinden koşardım deli gibi. Öyle hızlı koşardım ki top olurdum. Şimdi topal oldum iyi mi? Annemin öldüğü gün de halı saha maçımız vardı. Tam 1 saat boyunca babamın 27 cevapsız aramasını duymamıştım bu yüzden. Bu da böyle tek lokmalık bir anımdı.

Haa kız diyordum. Bu kız bana uzun süre dayanmıştı. Anlattığım şeyleri normal karşıladı. Kendini bacak sanan arkadaşımı anlattım, hatta tanışırsınız filan dedim. Güldü. Annemi anlattım, sağımdaki boşluğu sevdiğimi anlattım, sol bacağımdan nefret ettiğimi filan. Güldü. Hatta annemin kazayla ölmediğini düşündüğümü de. Onu kesin babamın ittiğini. Öyleydi evet. Annem camı hep içerden silerdi. Dışı kalırdı, korkardı çünkü yüksekten. İntihar etti desem, bana kıyamazdı. Hem o gün, öyle intihar edecek gibi yollamamıştı ki beni. Her zaman olduğu gibi sucuklu yumurtamı yaptı. Çok severim sucuklu yumurtayı, kokar filan ama iyidir, daha kötü kokuları örter. Beraberce yedik. Öptü sarıldı, akşama erken gel dedi. İntihar edecek kadın akşama erken gel der mi hiç, erken gel de ölümü gör, dünya başına yıkılsın, daha erken yıkılsın, daha erken acı çek, daha erken çarpsın hayat, öl, kahrol, geber der gibi. Saçmalık. Böyle bir ihtimal yoktu. Geriye sadece babam kalıyordu. Onu babam itmişti pencereden. Bak bunu herkese anlatmıyordum. Bir tek kendini bacak sanan arkadaşım biliyordu. Ama bu kız bunu bile gayet normal karşıladı. Bu sefer ben, sağdaki ben onu normal karşılamadım. İşkillendim. Tetikte bekliyordum. Futboldan açtı konuyu. Babam tembihledi kesin. Biliyor futbolu sevdiğimi. Kız epey bir konuştu ama boştu. Ofsaytı filan sözlükten okuyup gelmiş, salak. Yaaa her şey hoş tamam da futbol güzel bi şeyimiz de ben anlamıyorum yağni 22 adam bi topun peşinde demeye kalmadan bi indirdim buna. Sağımdaydı zaten, elimin tersiyle bi çarptım. Ama top çok güzel geldi hacı valla dayanamadım. Kız gömüldü resmen. Gömülmek iyidir ama gömmek de iyidir, çok hoş olur herkese tavsiye ederim. N’apıyorsun sen be diye bağıra çağıra, haykıra höyküre, salya sümük ağlayarak kaçtı. Şaşırmıştım kendime. Bir kıza nasıl el kaldırdım diye değil, bir kıza sağ elimi sağlam kaldırırım, sağ ayağım olsa onu da kaldırırım ama yok işte. Şaşırdığım nokta düşünmeden tepki vermem, plansız hareket etmem oldu. Normalde usul usul yanaşır, kurbanın en zayıf anını kollar, sonra pat diye indirirdim. Bu sefer öncesinde vurmayı hiç düşünmeden daldım olaya. Değişiyorum tabii, ne değişmiyor ki. Değişmeyen tek şey deği… Bırak ya.

Böyle böyle geçti zaman. Ara sıra kendimi ampüte etme denemelerim oldu ama bacağıma ağır hasar vermekten öteye gidemedim. Bir müddet kendi hâlime bıraktım kendimi. Lisenin son dönemleriydi artık. YGS vardı. Arkadaşlarım at gibi ders çalışıyordu. Bu devirde liseye giden sıradan bir öğrencinin 1950’lerde psikiyatrik tedavi gören bir hastayla aynı kaygı düzeyine sahip olduğunu söylesem bana kesin deli derlerdi. Ama bu sefer akıllı olan bendim galiba. Kaygım sıfırdı. Kazansam ne olacaktı, engelli kontenjanıyla bir üniversiteye girip dünyayı mı kurtaracaktım? İçine ederdim böyle dünyanın. Her neyse. Bana kız ayarlamaktan vazgeçen babam, derslerden kopmayım diye sınıftakileri eve taşıdı bu sefer. Kendini yakışıklı sanan, kendini güzel sanan, kendini zengin sanan, kendini saygın sanan, kendini dünyanın merkezi sanan, kendini bir halt sanan bir ton adam yığdı eve. Ben, sağdaki ben hiçbirini sevemedim. Babam da kendini bacak sanan arkadaşımı sevemedi bir türlü. Bu yüzden çok kavga ettik. Son kavgamız YGS’den bir önceki akşam oldu. Kendini bacak sanan adamla odamda ders çalışıyorduk. Şaka be ne dersi, babam öyle sanıyordu. Sigara içiyorduk pöfür pöfür. Babam pat diye odaya dalınca, elimde sigara tabii ertesi gün sınav var, bağırıp çağırmaya başladı. Çok sinirlendim ama belli etmedim. Baba bana bağırma, bak yanımda arkadaşım var dedim. Yeter ulan yeter ne arkadaşı dedi. Artık kabul et dedi. Kabullen artık bıktım dedi. O senin bacağın, o senin protez bacağın, proooteeezzz diye bağırdı, bağırdı, bağırdı. Defalarca bağırdı. Protezzz! Protezzz! Eşyaları dağıttı. Ben, sağdaki ben sustum. Sakindim. Önemsemedim çünkü. Önemsememek güzel bir şeydir, onu da herkese tavsiye ederim. Neyse. O kapıyı çarpıp salona geçti, biz de en iyi arkadaşımla yatıp uyuduk.

Ertesi sabah erkenden kalktım. YGS vardı çünkü. Çok heyecanlıydım. Hayatımın sınavı. Oğlum şaka lan. Ne heyecanı? Her sabah erken kalkarım, uyuyamam çok, sınavdan filan değil yani. Baktım bizimki daha uyanmamış, vakit de var. Mutfağa geçtim. Şöyle güzel bir sucuklu yumurta yapayım dedim, malum sınava gireceğim, zihnim açılsın. Zihnim açılsın evet, çok komiğim. Neyse işte yumurtaları çıkardım, çırpıp koydum bir köşeye. Sucukları soyup doğramaya başladım. Sonra… Sonra annemi hatırladım ulan. Annem olsa sucuklu yumurtayı kendi elleriyle yapardı. Bana yapardı. Annem olsa mutlaka erkenden kalkar, sofrayı hazırlardı. Benim için hazırlardı. Annem olsa sağ bacağımdaki bu boşluk da olmazdı. Sağ bacağıma baktım, boşluğa baktım uzun uzun. Ağrı tekrarlamıştı. Pat diye. Sızlıyordu bir şeyler. Elimde bıçak. Bıçak bile sızlıyordu. Daha hızlı doğradım sucukları. Tahtaya vura vura. Pat küt çat. Daha da hızlı. Tahtaya birkaç damla yaş aktı. Oha, ağlıyordum. Ben ağlıyordum ben, sağdaki ben değil ha, bildiğin sağlı sollu ben ağlıyordum. Bunca yıldan sonra. Daha hızlı, daha hızlı doğradım sucukları, çok daha hızlı. Bacağımı doğrar gibi. Acıyordu işte bir şeyler. Sol bacağıma baktım bu sefer. Hani dişçiye gidersin de ağrıyan dişini değil kazayla yanındakini çeker ya. Benim de sağlam bacağım çekilmiş, çürüğü kalmış gibi. Çürüğü daha da çürümüş gibi. Tiksindim. Bıçağı kaldırdım. Tam o esnada alarm çaldı. Babamın alarmı. Çalıyordu. Hâlâ çalıyordu. Susmuyordu. Uyanmıyordu bizimki. Odaya gittim. Babam iki seksen yatıyordu yatakta. Baba uyansana dedim. Çok derin uyuyordu valla. Yıllardır böyle uyumamıştım. İkibacaklıgiller böyle uyuyordu demek ki. Baba uyan dedim, yaklaştım. Horluyordu. Birkaç saniye öyle izledim. Baba dedim. Tık yok. Usul usul yanaştım. Yukarı doğru hızla kalkan ve yavaşça inen göğsüne baktım. Sol bacağım gibi, bok gibi uzanmıştı yatağa. İyice yaklaştım. Derin bir nefes aldı. Kurbanımın en zayıf anıydı.

Kurbanımın evet. Elimdeki bıçağı pat diye indirdim, indirdim, indirdim kalbine. Önce kalbine, sonra gelişigüzel her yerine. İndirdim. Yine plansız hareket etmiştim ama top çok güzel gelmişti. Defalarca indirdim. Kaç kere indirdim hatırlamıyorum, normalde sayarım böyle şeyleri. Zaten sessizdi, daha da sessizleşti. Nefes alıp vermesi durdu. Öldü adam. Pat diye. Ama çok hoş öldü. İnsanoğlu dedim, kuş misali, tek lokmalık canı var. Ben de kuş gibi olmuştum o anda. Sanki iki bacağım birden yok olmuştu da az kalsın uçacaktım. Acayip rahatlamıştım. Ama elim, yüzüm, gözüm kan. Her yer kan. Sabah sabah. Rezillik.

Mutfağa geçtim tekrar. Ellerimi bir güzel yıkadım, ocağı yakıp sucukları attım. Kahvaltımı yapmadan sınava girersem annem çok üzülürdü. Kıyamazdım. Hem çok severim sucuklu yumurtayı, kokar filan ama iyidir, daha kötü kokuları örter. Herkese tavsiye ederim.


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Emir Bolat
Annesi için sağ bacağını feda etmiş olmak iyi geliyordu belki ona...
7:31 AM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR