Ilık bir sonbahar günü, ekim ayının ortasıydı. Hemen hemen her günün sabahında yaptığı gibi, evinin önündeki bankta oturan adam dikkatlice etrafını izliyordu. Çevresinde olan bitene karşı çok dikkatli ve hassastı. Bir yaprağın dalından kopup yere düşmesine bile bir anlam yükleyebilecek kadar da romantikti. Ancak bu romantikliğini kendisinden başka hiç kimse bilmiyordu. Dışarıda geçirdiği zamanlarda gökyüzüne bakar ve kuşların bir yönden başka bir yöne göçlerine imrenerek bakardı. Şimdi de bir leylek sürüsü başının üzerinden geçiyordu.
Binanın kapısından çıkan iyi giyimli, zayıf ve sarışın genç kız yanından geçerken ona gülümseyerek “günaydın” dediği anda kısa bir bakışla o yöne dönüp “günaydın kızım” diye onu yanıtlamıştı. Çoğunlukla tek bir kelimeden ibaret olan selamlaşmalarının aksine adını bilmediği bu sarışın kızın sıcaklığı içini ısıtıyordu. Onun evden çıkış saatleriyle örtüşen zamanda o da bahçede oluyordu. Bu zamanlama bir rastlantı mıydı?
Yalnız yaşayan adam elli yedi yaşındaydı. Yedi yıl önce geçirdiği bir kalp rahatsızlığı nedeniyle malulen emekli olmuştu. Hayatında hiç sigara ve alkol kullanmamıştı. Kalbini bu hale getiren şey neydi?
Hafif kırışık, kirli sakallı yüzünde hep bir mutsuzluk ifadesi vardı. İçsel sorgulamaların yoğunluğu ile yaşadığı bu hayatta pek çok pişmanlığı vardı. Kendisiyle yaptığı konuşmalarda en çok kullandığı ve onu yoran kelime “keşke” idi.
Adam, yakında bulunan büfeye gitti ve soğuk bir “merhaba” ile büfe sahibini selamladı. Oradan beyaz peynir, zeytin ve ekmek alarak evine döndü. Orta yaşlı ve hafif göbekli büfe sahibi onun bu sessiz ve soğuk haline alışmıştı. Onu yıllardır tanıyordu ve her şeye rağmen ona saygı duyuyordu.
Eve döndüğünde ilk işi su kaynatmak olmuştu. Evinin salonunda cam önüne koyduğu iki kişilik masasını kahvaltı için gerekli olan hazırlığı yaptı. Poşet çay ile hazırladığı çayını içip kahvaltısını yaparken her zamanki gibi dışarıyı izliyordu. Kuşlar, kuşlar… nasıl da özgürce uçuyorlardı. Bu izlence sırasında bir an gözü duvarda asılı fotoğrafa kaydı. Eski ve hafif dökülmüş, kahverengi boyalı çerçevede anne ve babasının fotoğrafı vardı. Onları ne de çok özlemişti. Mutlu geçen çocukluğunu hatırladı ve yine keşke… dedi içinden.
Hayatının ilk on yedi yılını köyde geçirmişti. İlkokulu köyde okumuştu. Üç sınıflı, sarı boyalı şirin bu okul ile evlerinin arasında beş yüz metre mesafe vardı. Haftanın beş günü o yolda birlikte yürüdüğü arkadaşlarıyla oynadıkları oyunlar ne de eğlenceliydi. Dik bir araziden yürüdükleri yolda oynamaktan en çok hoşlandığı oyun, arkadaşlarıyla yarışmaktı. Bacak boyunun arkadaşlarından uzun olması nedeniyle bayır aşağıya yaptıkları bu yarışta çoğu zaman sonuncu olurdu. Otuzlu yaşlarda, kısa kıvırcık saçlı ve yakışıklı öğretmenini çok seviyordu. Okula koşarak geliyor olmasının en önemli nedeni de buydu.
Bu güzel anımsamalar dışında, o gün de her zamanki sıkıcılığıyla geçmişti ve akşam olmuştu. Adam, yatağına uzandı ve varlığından sıkılsa da onun uyuması için en iyi yöntem olarak bildiği televizyonunu açtı. Her zaman izlediği belgesel kanallarından birini açtı ve izlemeye koyuldu ki, bu izlemenin yirminci dakikası içinde uyuya kaldı. Televizyonu uyumak için kullanan ondan başka biri var mıydı acaba?
Adam, sabah altıyı on geçe uyandı ve lavaboya gitti. Geri döndüğünde yine yatağa uzanıp on beş dakika kadar belgesel izledi. Belgeselde anne-baba kartal yavrularını besliyordu. Aslında anne yuvada beklerken baba kartal avlanıp yuvaya yiyecek getiriyordu. Adam hiç evlenmemişti ve tabii ki baba da olamamıştı. Bu belki de hayattaki en büyük özlemiydi. Hele bir kız çocuğu olsun isterdi. Keşke, keşke…
Yıllardır aynı evde ve aynı duygularla yaşıyor olmanın sonucu olsa gerek, evinden nefret ediyordu. Bu sabah yine her zamanki rutinini yaşayıp evine döndüğünde yaptığı ilk şey valizini hazırlamak olmuştu. Otuz beş yıldır gitmemiş olduğu köyüne gidip anne ve babasının mezarını ziyaret etmeye karar vermişti. Bu ani karardan cayması ve evin kasvetine gömülmesi çok kolay olacaktı. O nedenle bir saat içinde valizini hazırladı ve çağırdığı taksiyle otobüs terminaline gitti. Önce yaklaşık olarak iki yüz kilometre mesafede olan Bursa’ya gidecekti. Terminalden taksiye binecek ve sekiz kilometre uzaktaki köyüne ulaşacaktı.
Dört saatlik yolculuktan sonra köyünün mezarlığına gelmişti. Aradan çok uzun zaman geçtiği için köyünü ve mezarlığı tanımakta zorlanmıştı. Mezarlık çok büyüktü, oysa en son geldiğinde burası küçük bir mezarlıktı. Bu şaşkınlıkla girdiği mezarlıkta uzakta bir kişinin, bir mezarın başında dua ettiğini gördü. Ona doğru yöneldi ve her zaman kullandığı selamlaşma sözcüğüyle, soğuk bir “merhaba” dedi. Yetmişli yaşlarında olduğunu tahmin ettiği kısa boylu, sert yüz hatlarına sahip, siyah kasketli adam ilgiyle ona doğru bakıp “merhaba” diye yanıt verdi. Belli ki adam onu tanımamıştı. Ona anne ve babasının adını söyledi ve mezarının nerede olduğunu sordu. Bu soru karşısında yaşlı adam karşısındakine dikkatlice baktı ve kısa bir sessizlikten sonra ona adıyla seslenerek “hoş geldin” dedi. Acaba kendisine tanıyan bu adam kimdi?
Yaşlı adam yan yana olan mezarların yerini gösterdikten sonra hızlıca yanından uzaklaşmıştı. Nasılsa mezarlar çok bakımlıydı. Yaklaşık olarak bir saat mezarda kaldı ve hiç dua bilmediği için orada sessizce oturdu. Nedense orada olmak ona huzur vermişti. Geçmiş güzelliklerle bağ kurduğu ve güzel anılarının gözünün önünden geçtiği bu huzurlu anı bir korna sesi bozmuştu. Onu şehirden getiren taksiyi bekletmişti ve bu sesle geri dönme vaktinin geldiği anlaşılıyordu.
Saat sekizi yirmi geçe evine dönen adam, kapıdan girdi ve üzerindekileri dahi çıkarmadan yatağına uzandı. Televizyonu açmaya gerek duymamıştı. Her zamanki gibi yüzünü cama doğru çevirip, ayaklarını hafif toplayarak yatmıştı. Nereden aklına düştüyse, her gün gördüğü sarışın kızın adını merak etmişti. Oysa bugüne kadar bunu hiç düşünmemişti. Bugün her zamankinden daha erken uyuya kalmıştı. Belli ki bu çok uzun bir uyku olacaktı.






