Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

14 Eylül 2020

Öykü

Kırık Sepya

Hülya Bilge Gültekin

Paylaş

3

2


O kötü rüyadan bir kez daha tam yerinde uyanmayı başarmıştı. Gece yatarken göğsünün üzerine bastırdığı sepya fotoğrafı aradı elleri. Nerede bulacağını kanıksadığından elini atması yetti. Kırılan köşelerini seve okşaya düzeltip baş ucunda duran boş çerçeveye dayadı. Her yaptığı harekette, çektiği acıya göre kuvveti değişen inlemeleriyle doğrultmaya çalıştı belini.

Kendini dinlemekle geçirdiği yıllar ağrılarının ustası yapmıştı yaşlı adamı. Neresini, ne kadar kıpırdatırsa, ne kadar acı duyacağını hesaplayabilir hâle gelmişti. Belini doğrulttuktan sonra daha az ağrıyan sağ bacağını dişlerini sıkarak sarkıttı yataktan. Sol bacağına sıra geldiğinde canı yandıkça bastı küfrü. Ayaklarını yere basmayı başarınca dönüp fotoğrafla konuşmaya başladı.

“Sen yaşarken de benden akıllıydın, ölürken de,” dedi. “Elden ayaktan düşmeden çekip gittin.”

Tam karşısında duran lükens ayaklı gardıroba baktı. Tepeden tırnağa süzdükten sonra onu, yanındaki aynalı büfeye çevirdi gözlerini.

 “Bu da sana ne kadar çok benziyor Handan Hanım,” dedi. “İçi dışında baksana. Senin gibi de kırılacak bir sürü şeyle dolu."

O büfeyi salondan yatak odasına taşıtabilmek için dökmedik dil bırakmamıştı komşulara. Hiç kimse anlam verememişti bu ısrarına. Dilinden kurtulmak için elbirliğiyle taşıyıvermişlerdi bir gün. Evlilik hazırlığı yaparlarken bütün mobilyaların bir örnek olmasını istemişti Handan Hanım. İhsan Bey hiç karışmamış, alınacak olanları seçme işini tamamen ona bırakmıştı. Hepsi çok kıymetliydi Handan Hanım için. Ama büfenin yeri başkaydı. İçi genç kızlık günlerinde usul usul alınmış yaldızlı fincanlar, porselen sütlükler, kristal bardaklar ve sürahilerle doluydu. Ölümün onları ayırmasına inat büfeyi gardırobun yanına koydurup bombeli dizlerini birbirine dayatmıştı İhsan Bey. Gücü yettiğince meydan okumuştu arsız ölüme. Belki de kendinden bile habersiz Handan Hanım’ın açık giden gözlerine son bir kez daha girsin diye yapmıştı bunu.

Eğilip büfenin içindeki aynada kendini görmeye çalıştı. Bavyera fincan takımlarının arasından uzayan saçları ilişti gözüne. Kabarıp kül rengi bir buluta dönmüşlerdi. Kendini Handan Hanım'ın fotoğrafına beğendirmeye çalışarak düzeltti saçlarını. 

“İyi ki görmedin bu hâllerimi,” dedi. “Oturtur önüne vururdun makası.”

Vücut ağırlığını yatağa gömdüğü ellerine paylaştırıp ayağa kalktı. Belini ve bacaklarını acıdan korumak için kendini iki yana ata ata banyoya yürüdü. Duşa girmeden önce gülerek seslendi fotoğrafa.

“Yarım saat sonra gelip sırtımı ovarsın değil mi? Gelinceye kadar çıkmam yoksa duştan. Suyu da boşa akıtıp dururum.”

Zoraki bir gülümsemeydi bu. Bastırmaya çalıştıkça diline vurup acınası bir gülümsemeye dönüşürdü yalnızlığı. Küvete oturmayı başarınca çocuk gibi sevindi. Elden ayaktan düşmeyi beklemişti küçük şeylerden sevinç duyabilmek için.

“Sen bunu da erkenden öğrenmiştin,” diye seslendi içeri.

Yorgun düşene kadar sürdürdü yıkanmasını. Ne kadar uğraştıysa da ovamadı sırtını. Arkadaşları ayda bir kez zorla hamama götürüyorlardı.

“Kiri senin, kemiği benim,” deyip yaka paça emanet ediyorlardı tellağa.

Yakındı gelmeleri. Bu yüzden ovabildiği kadarına razı olup çıktı küvetten. Yatak odasına geçip eprimiş bornozuyla dimdik durdu gardırobun karşısında.

“Bu da ne kadar bana benziyor,” dedi. “Paltomu giyip karşısına geçsem aynaya bakmış gibi olacağım.”

Açıp kapağını kahverengi takım elbisesini çıkardı. Diğer kapağı açıp gömleklerinin içinden bej üzerine kahve çizgili olanını seçti. Su onu diriltmiş, önce çocuklaştırıp sonra büyütmüş, en sonunda da ihtiyar bir delikanlıya dönüştürmüştü. Pantolonunu oturmadan giymeyi başardı. Gömleğini de ayakta giyip bütün düğmelerini ilikleyerek pantolonunun içine güzelce yerleştirdi. Kemerini bağlarken gözü fotoğrafa kaydı.

“Hiç yardım etmiyorsun Handan Hanım,” dedi.

Ceketini de giydikten sonra dermanı kalmamış kollarını son bir gayretle yakasına doğru kaldırdı. Suyla gelen gençlik akıp gidivermişti.

Handan Hanım’ın beyaz birer tüy gibi boynuna dokunan elleri geldi aklına.

“Gömleğimin yakasını düzelt bari.”

Düzeltirken kazayla dokunuyormuş gibi hiç oralı olmadan yapardı bunu Handan Hanım. Kıpırdamazdı İhsan Bey. Duyduğu hazzın ılık ılık akıp karısının kalbini açtığını bilmezdi.

Giyinmesi bitince geçip gardırobun karşısına kapattı kapaklarını. İyice eskidiği için aşağıya düşen sol kapağını kaldırarak sağ kapakla denkleştirdi.

“İkimizin de sol yanı sakat, üzüm üzüme baka baka,” dedi.

Ters çevirdiği aynayı düzeltip uzun uzun taradı saçını. Daha fazla ağrıyan sol bacağını kollayarak çıktı evden. Köşe başındaki taksi durağına kadar yürüdü. Varlığının farkına bile varmadı yanından geçenler. Bir kez daha hiç kimseyle göz göze gelmedi bu yolda.

Yıllarca kadın elinin şefkatli ve yumuşak dokunuşlarına alışan saçlarını bir erkeğin duygusuz ve sert ellerine teslim etmek hiç kolay değildi. Suçsuz yere idam edilecek bir mahkûm gibi girdi berberden içeri. Koltuklardan birine gönülsüzce oturup kapadı gözlerini. Arada bir açıp baktı aynadan kendine.

Ustura yanaklarından çenesine, çenesinden boynuna, bulutlara dalıp çıkan uçaklar gibi parıldayarak geziniyordu köpüklerin içinde. Dayanamadı. Başladı anlatmaya. Eski usul jiletli taraklardan girip Handan Hanım’ın on parmağındaki on marifetinden çıktı. Onu konuşmak onunla konuşmak gibiydi. Üst dudağına sıra geldiğinde susması gerekti. Burnunun düşük ucunu iki parmağıyla kaldırdı berber. Ne gördüyse kazıdı. En son kaşlarını da düzeltip önündeki muslukta yıkadı yüzünü. Kurulamasını beklemeden kalkmaya yeltendi İhsan Bey. Tıraşa rağmen gençleşmemişti. Saçının ve sakalının ardında kalan yaşlılığı daha da görünür olmuştu. Hazır ettiği parayı aynanın önüne bırakıp üstünü beklemeden kapıya doğru seğirtmişti ki çocukluk arkadaşının imalı sözleriyle duraksadı.

“Damat beyin çayı bizden bugün.”

Sözleşmişler gibi aynı günde gelmişlerdi tıraş olmaya.

“Simitler de damat beyden o zaman,” deyip gülümsedi.

Ustasının kaş göz işaretiyle koşup iki çay ve iki simit kapıp geldi çırak. Sokak simidini daha çok severdi İhsan Bey ama eksilen dişleri yüzünden çayına batırmadan yiyemez olmuştu. Hastalıklardan başladılar muhabbete. Biri bırakmadan diğeri aldı sözü. Baş dönmelerinden girip bacak ağrılarından çıktılar. Birinin tansiyonu yüksekti. Birinin şekeri. Kolesterolleri aynıydı neredeyse. Çocuk gibi sevindiler bu eşitliğe.

Söz döndü dolaştı evliliğe geldi. Arkadaşı, memleketlisi olan orta yaşlı bir dulla evlendirmek istiyordu İhsan Bey’i. Yarı yaşındaydı kadın. Gidip başında dua edeceği bir kabri bile yoktu kocasının. Öldüğüne inanmış, beklemekten vazgeçmişti. Kocası gibi dağlarda kaybolmasın, kurda kuşa yem olmasın diye oğlunu İstanbul’da büyütmek istiyordu.

Canı sıkıldı İhsan Bey’in. Söyleyeceği her şeyi söylemişti bu konuda. Kalkmaya yeltendi.

“Dur yahu nikâh kıyacak değiliz,” deyip iç cebinden bir fotoğraf çıkardı arkadaşı.

“Bir gör de ondan sonra karar ver isteyip istemediğine.”

Handan Hanım’ın öldüğü yaştaydı kadın. Başını da onun gibi küçük bir eşarpla eski usul bağlamıştı. Kâhkülleri beyaz yüzüne karanlık bir dere gibi akmıştı eşarbının altından. Onun gibi de azıcık gülüp işveli işveli bakmıştı. Uzanıp aldı fotoğrafı. Evirip çevirdi. Alt köşesinde fotoğrafçının adı ve şehri yazmasa kendi albümlerinden alındığını düşünecekti.

“Birkaç günlüğüne misafir bizde,” dedi arkadaşı. “İstersen görüştürelim sizi.”

Fotoğrafı cebine koyup “Tamam,” dedi İhsan Bey. “Yarın, bu saatte, yandaki pastanede.”

Aceleyle kalktı. Biliyordu döneceğini. Kendisi de dahil her şeyi yoktan var edebilecek güçte bir kadındı Handan Hanım. Dönüp gelmeyi başarmıştı işte. Hem de çok isteyip bir türlü olduramadıkları oğullarıyla birlikte. On bir sene olmuştu gideli, on bir yaşında bir çocukla dönüyordu geri. Farkındaydı ona bahşedilenin. Kıymetlerini bilecek, bir dediklerini iki etmeyecekti.

Takside çalan türküye eşlik ederek döndü eve. Islık çalarak yürüdü yatak odasına. Çıkarıp fotoğrafı cebinden Handan Hanım’ın fotoğrafının üzerine dayadı.

“Benden başkasına böyle gülmezsin ki sen,” dedi. “Ciddiyetini benden başkasına bozmazsın.”

İtilmiş gibi kayıp düştü fotoğraf yüzüstü. Alıp fotoğrafı odanın içinde dönendi. Büfeye doğru yönelmişti ki bir çatırtı koptu. Handan Hanım’ın çeyiziyle gelen likör takımının sürahisi paramparça olmuştu. Paltosunun cebine koymak üzere gardıroba doğru dönmüştü ki sol kapak menteşelerinden kurtulup gürültüyle sarktı aşağıya. Kırılanı döküleni düşünüp canını sıkacak değildi. Ceketinin iç cebine koyup keyifle uzandı yatağına. Kadının da oğlanın da adını sormayı unutmuştu heyecandan. Handan diyecekti kadına, oğluna da yaşarken bir türlü kucağına bir torun veremediği babasının adıyla seslenecekti. Ertesi günkü buluşmayı düşlerken uyuyup kaldı. Her gece gördüğü o kötü rüyanın bir kez daha içinde buldu kendini. Yirmi ikisindeydi Handan Hanım. Beyazlar içindeydi. Bir elinde çiçekler bir elinde bağladığı kravatla onu bekliyordu.

“Nikâh memuru bizi bekliyor İhsan Bey, hadi gidelim,” dedi.

Bu kez uyanmak için zorlamadı kendini. Öylesine huzurluydu ki. Eğilip taktırdı kravatı boynuna. Handan Hanım’ı alıp koluna uçsuz bucaksız yeşilliklerin ortasına doğru yürüdü.

YORUMLAR

İpek Taşdöğen

Çok güzel bir öykü.

14 Eylül 2020

Ceren Gökkuş

İhsan beye bak sen başlarda ne de güzel seviyor handan hanımı dedim sevgisini içinde yaşatıyor sonradan hiç oldu sevgi onun için sevgisini başkalarında yaşarmaya ne de meyilli püü sana ihsan amca erkek milleti değil mi işte hepsinin köküne kibrit suyu..

15 Eylül 2020

Öne Çıkanlar

Ahmet Ümit Yalnız DeğildirT. Erbarıştıran
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

7 Mart 2025

Osmanlı Mutfağından Ramazan Şerbeti Ta..

Ramazan ayının en özel lezzetlerinden biri olan ramazan şerbeti, Osmanlı mutfağının mirası olan ferahlatıcı ve sağlıklı bir içecektir. Gün boyu susuz kalan vücudun sıvısını dengelemek ve iftar sofralarına lezzet katmak için tercih edilen bu içecek hem besley..

Devamı..

Antalya’nın Meşhur Yemekleri

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024