Kırmızı Manto
7 Aralık 2018 Öykü

Kırmızı Manto


Twitter'da Paylaş
0

Duvara dön dedi, duvara dön ve sağ elinin işaret parmağını duvara dokundur. Gerisini biliyorum, saatlerce orada öylece duvara dokunarak durman gerekiyor. Ta ki! Çözülene kadar, çözülüp istediklerini söyleyene kadar. Babamın sesi!

Babam o kırmızı mantoyu giyip ayakta duracaksın dediğinde yedi yaşındaydım, küçücük bedenime dört numara büyük mantoyu giymemek için direnince, bayılıncaya kadar dimdik ayakta durmuştum. Yine de değiştirilmedi o manto, ben büyüdükçe küçülmedi, gittikçe bedenime oturdu. Etekleri ayak bileklerime kadar inen, beni ucube gibi gösteren mantoyu sevmem için kendince şirinlik yapmıştı satıcı adam, aynanın karşısına ayaklı başka bir ayna koyup mutlu olmamı beklemişti. Oysa çok korkmuştum gördüklerimden, bir sürü kırmızı mantolu küçük kız olmuştu iç içe. Çoğaldıkça küçülüyor, küçüldükçe yok oluyordum iki ayna arasında, kırmızı bir nokta kalıyordu benden geriye.

1985'ti galiba, darbe olalı dört yıl olmuş, Babam bizi terk edip Almanya’ya gideli sekiz yıl. Tanıdığım tüm teyzeler, amcalar yok olmuş; kimi yurtdışına kaçmış, kimi hapiste, ölenler de var, kayıp olanlar da. Defalarca gözaltına alınıp bırakılan annemi kimse işe almıyor, benim çalışmama izin vermiyor ısrarla okula gönderiyor beni, sen okumalısın diye tutturuyor. Bir şekilde ayakta durmaya çalışıyoruz. Eski, siyasi bir arkadaşının matbaasında çalışıyor geceleri üç kuruşa, matbaanın işleri de berbat, basacak kitap yok, hepsi yasak. Annem eve ne getirirse o. Bazen helva ekmek, bazen sadece lavaş. Apar topar taşındığımız evde soba yok, karnımız doyunca soğuğu daha az hissediyoruz. Hele bir de o kocaman yusyuvarlak teneke fırını fişe takıp ısıtınca keyfimiz tam. Ellerimizi tutuyoruz önce fırına, sonra yüzümüzü, sırtımız donarken yüzümüz yanıyor, bir gülme geliyor annemle ikimize. Bahar geliyor biz üşürken.

Okuldaki korsan anma törenine katılıyorum, 6 Mayıs,; Denizlerin idam yıldönümü, gözaltına alıyorlar hepimizi. Duvara dön, dedi, duvara dön ve sağ elinin işaret parmağını duvara dokundur. Gerisini biliyorum, saatlerce orada öylece duvara dokunarak durman gerekiyor. Ta ki! Çözülene kadar, çözülüp istediklerini söyleyene kadar. Babamın sesi! Bayılmadan saatlerce durabildim. On yedi yaşımı sorgu odasında bırakıp büyüyerek çıkıyorum siyasi şubeden.

Şimdi yıllar sonra, tam yirmi yıl sonra yeniden, Duvara dön, dedi adam. Babamın sesi! Duvara dön ve sağ elinin işaret parmağını duvara dokundur. Gerisini biliyorum, direncin kırılana kadar orada öylece parmağın duvarda duracaksın. Sonra tanımadığın bir sürü isim soracaklar, bu kim? Nereden tanıyorsun? O mu söyledi sana eylem yap diye? Sana ne SEKA işçilerinin direnişinden. Devletin işleri bunlar, ister kapatır fabrikayı, ister satar, sana ne? Size ne?  Hangi örgüte üyesin söyle? Lan! yıl 2005 olmuş, dünyada komünizm mi kalmış? Ama siz hâlâ komünistlik peşindesiniz. Kocanla ikinizden de aynı telefon numarası çıktı. Kim bu Sabahat Aktürk? Gerçek adı mı, kod adı mı? Kim bu Sabahat?  Lideriniz o mu? “Kayınvalidem.” Derken kendimi tutamayıp gülüyorum. Bedeli ağır oluyor tabii bu gülmenin, dövmekten yorulunca devam ediyor sorguya. Kocanı da aldık içeri.  Çocuklar diyorum, çocuklar evde yalnız kaldı, bir telefon etmeme izin verin. Gülüyor babamın sesi. Onlara da SEKA işçileri bakar artık diyor sırıtarak. Hep başka bir ayna koyuyorlar sanki aynanın karşısına, küçülelim diye, küçülerek yok olalım diye.

Gizli numaradan kayınvalidemi aramış bir kadın. "Polis oğlunuzu ve gelininizi götürdü, çocuklar yalnız kaldı,"  deyip kapatmış. Bunları anlatırken yüzünde o eski düşmanca ifade. Beni sevmedi, hiç umurumda olmayan etnik kökenim ve önemsemediğim mezhebim yüzünden istemedi beni. Şimdi de oğlunun başına gelenler benim yüzündenmiş gibi davranıyor. Çocukları alıp eve gidiyorum. Her şeyin düzeleceğini, babalarının eve döneceğini anlatıyorum onlara, gözlerinde tutsaklık, oysa Özgür oğlumun adı.

Oturun! dedi babamın sesi. Sanki değişmiş gibi, tarazlanmış biraz, ama eminim bu onun sesi. İşler değişmiş diye düşündüm, ilk gözaltımda ve ondan sonrakilerde hep ayakta durmuştum. Oturun dediler. Otuz bir yıl geçmiş ne de olsa ilk gözaltımdan beri, yıl 2016 olmuş, değişmişler biraz, bıyıkları değişmiş mesela, hemen dudağın üstünde bitiveriyor bıyık, ama ses aynı.

Nereden tanıyorsun?  Tek tek yüzlerce fotoğrafa bakıyorum, tanıyorum bazılarını, bizim okuldaki kantinci adam Adem, fizik öğretmeni, resim öğretmeni, ahlak öğretmeni Abdullah, hizmetli Yeter Abla, bilmediklerim de var. Çocuklarını o okula neden gönderin? Okul Müdürünü tanıyor musun? Müdür yardımcısını tanıyor musun? Kocanın arkadaşı mıydı? Neden maaşını bu bankadan alıyorsun? Bu okulda işe girmen için kim aracılık etti? Hiç Amerika’ya gittin mi? Bu fotoğraftakileri tanıyor musun? O gece neredeydin? Neden evde değildin? Bir görevin mi vardı? Kocanın arkadaşları kim? Sizin evde toplantılar yapılıyor muydu?  Tam sekiz gün sordu babamın yeni sesi. Dokuzuncu gün salıverdiler. Annemin mezarına gittim çıkar çıkmaz, erkenden beni bırakıp gittiği için sitem ettim ona. Tüberküloz kapmıştı hapishanede, sonra da düzelmedi bir türlü ciğerleri, düşlerini de alıp gitti. İyi ki de görmedin diyorum toprağa, anneme. İyi ki de görmedin bu halimizi.

Kocamın gözaltı otuz gün sürdü olağanüstü hal yüzünden, sonra da tutukladılar. Polis bizi götürünce, çocuklar eşyalarını toplayıp babaannelerine gitmişler, biliyorlar artık ne zaman ne yapacaklarını, almaya gittim onları. Yaşlanınca yumuşar sandığım nefret dolu gözlerle bakıyor yine kayınvalidem, oğlunun başına gelenler benim yüzümdenmiş gibi.

Okul müdürü aradı bugün, beni çağırdı, gittim. Okulla ilişiğimin kesildiği ile ilgili bir belge imzalattılar. Kocam terör örgütüne üye olmasa da onlara yakın bir gazetede çalıştığı için benim de iş akdimi fesih etmişler. Hakkımda makul şüpheleri varmış. Çocuklar? diyorum yeni atanan müdüre. Onu zamanında düşünecektiniz, kayıtları silindi, diyor bana.  

Dik duruyorum eve dönerken, ağlamak yok, diyorum kendime. Babanın kırmızı mantoyu zorla giydirip saatlerce ayakta tuttuğunda da ağlamamıştın, daha yedi yaşında öğrenmiştin direnmeyi, bu kadarcık şeyle mi yıkılacaksın? Hep başka bir ayna koyuyorlar sanki aynanın karşısına, küçülelim diye, küçülerek yok olalım diye. Öğüten, küçülten, yok eden aynalar. Çoğaltıyor! diye bağırıyorum. Sadece küçültüp yok etmiyor, çoğaltıyor da. Çoğalıyorum ben. Her kes dönüp bana bakıyor otobüste, ilk durakta inip yürüyerek gidiyorum eve.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR