Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

31 Ocak 2022

Öykü

Kişisel Gelişim Uzmanı

Züleyha Yılmaz

Paylaş

4

0


Kafede oturmuş hayallerimin prensinin gelmesini bekliyorum. Günlerdir beni aramayışının hesabını soracağım, bu yaptığının bedelini ona fena ödeteceğim, diye diye kendimi doldurmakla meşgulüm. Siyah deri ceketi, yana taranmış saçları, Ayhan Işık’a benzeyen bıyıklarıyla kafenin kapısından içeri giriyor. Kahverengi döşemeli, az ışık alan kafe birdenbire aydınlanıyor. Yabancı romantik komedi filmlerindeki gibi sadece ona yönelmiş bir ışık var. Bense az önceki öfkemi unutup kulaklarıma varmış ağzımı kapatmaya çalışarak onun masaya doğru gelişini izliyorum. O daha masaya oturup daha merhaba diyemeden ben tüm öfkemi, sitemimi masaya kusuyorum.

“Üç gündür yoğunum, müsait değilim, dedin. Müsait olunca ben sana dönerim dedin.”

“Bekle bekle bir mesaj, arama yok!”

“Rüyalarımda bile yüzüme bakmaz oldun. Elinde telefon birileriyle konuşuyorsun, gelen misafirleri karşılıyorsun.”

Gülüyor. Ben öfkeyle sesimin tonunu ayarlayamazken o yaramaz çocuk gibi gülüyor.

“Neden gülüyorsun?”

“Beni bu kadar çok mu özledin?” diyor. Oturduğu koltuğa sırtını daha da yaslıyor.

Yanaklarım kızarıyor, kafam lavların içine batmış gibi yanıyor. Çocukken komşunun bahçesinden erik aşırdığım zaman yakalandığımda da böyle hissederdim.

“Ne alakası var, ben onu mu diyorum? Niye üç gündür telefonlarıma, mesajlarıma dönüş yapmadın diyorum.”

Gelir gelmez bu kadar sorguya çekilmiş olmak onu sıkıyor. Bunun farkındayım ama elimde değil, duygularımı bastıramıyorum. Yavaş yavaş sinirlenmeye başlıyor, bir sigara yakıyor.

“Peki. Neyse ne. Sana anlattım işte, bu ara yoğunum” diyor. Bir suçlu gibi büzülüyor oturduğu sandalyede.

“Peki” diyorum, avını yakalamış bir avcı gibi gururla gülümsüyorum.

Boşları toplayan garsona seslenerek, hiç bana sormadan, iki sade Türk kahvesi siparişi veriyor. Kahvelerimiz hemen geliyor, o da anlatmaya başlıyor. Ne kadar yoğunluk yaşadığını, müdürünün her işi ona yaptırdığını, sadece ona güvendiğini uzun uzun anlatıyor.

Sözünü bir anda yarıda kesip, “Benim için değerlisin” diyor.

Ne zaman evleneceğiz, diye sorasım geliyor. Son okuduğum kitapta ne diyordu,“Kadınlar sonuç odaklıdır. Bir eylemin en sonunu hesaplarlar.” İşte tam o noktaya varmış durumdayım.

“Sen de değerlisin” diyorum. İçimden geçen soruyu gizlemeye çalışırken dudağımın yanında bitiveren kıvrımları yok etmeye çalışıyorum.

Dikkatimi ondan başka yere yöneltmek için kafenin kapısına doğru bakıyorum. Nereye baktığımı anlamaya çalışarak tekrar konuşmaya başlıyor.  Masanın üstündeki paketten bir sigara çıkarıyor, dudağının kenarına yerleştiriyor, doğum gününde ona aldığım çakmakla yakıyor.

“Sen de tanıyorsun, Ahmet vardı, Esra’yla evleniyormuş, geçenlerde sana da davetiye bırakmıştı” diyor.

Bizimki ne zaman be adam, diye geçiriyorum içimden.

“Yaa, nasıl bir davetiye?” diyorum. Bilgisayar çantasından çıkarıyor, şu padişah fermanına benzeyen, kahverengi olanlardan.

“Ne var şöyle pembe çiçekli bir davetiye olsaydı” diyorum. Çocukken yaptığım davetiye koleksiyonu aklıma geliyor. Bebeğime gelinlik diktiğim beyaz nikah şekeri tülü gözümde canlanıyor. Ben hep evlenmek, prenses olmak istemiştim.

Gülme sesiyle kendime geliyorum. “Bu fikri sen kendi davetiyende kullan” diyor. Birden davetiyeler üstüne uzun bir demeç vermek istiyorum, susuyorum.

Kişisel gelişim kitabında ne diyordu, “Erkeğe evlenme heveslisi gibi görünmeyin.”

Peki görünmeyelim.

Maazallah evlenmez bizimle, sanki şimdi evlenecekmiş gibi!

“Hey Zehra” diye sesleniyor.  İrkiliyorum. “Nerede senin kafan?” diyor. “Ay ne bileyim, beni bilirsin kafamda bir sürü tikli dolanır” diyorum.

“Neyse, yarın akşam canlı müziğe gideceğiz sen de gel biraz kafa dağıtırız” diyor. “Kimler gelecek?” diye soruyorum. Lütfen Saadet'i saymasın, evliliğimize mani olan Saadet. Geçen Fırat’ın doğum gününe gelmişti. Çarpık bacaklarına güvenip minicik eteği nasıl giymişti hâlâ anlamış değilim. Bir de sevdiğim adamla dans etmişti. Bakışlarımla onları nasıl yediysem dansın ortasında birden gelip beni sevdiğimin kollarına bırakmıştı. Benimki de az değil, herkese mavi boncuk dağıtıyor. Ah ben nasıl hep aynı tür adamları buluyorum, anlamış değilim. Ne diyordu o kitapta, “Hep aynı tür erkekleri seviyorsanız profesyonel yardım almalısınız.” Tabii ya, o kadar kolaydı. Şey, ben aynı tür adamlara âşık oluyorum, benim sağ lobumu tedavi edin de şu dertten kurtulayım. Yok artık, bu kişisel gelişim teorileri de iyice sıktı. Saadet'i de sayıyor isimler içinde, “Gelemem pek sanmıyorum” diyorum. İçimdeki kadınsal içgüdüyle bu kızı bir türlü sevemiyorum.

Ayağıma cam batmış gibi bir acı ifadesi kaplıyor yüzümü. Neden ona bu kadar ilgi gösterdiğini anlamıyorum. Onda olan ben de olmayan ne? Neden gözlerimde ona bakarken oluşan ışıltıyı görmüyor, anlamıyorum.

“Niye ya” diyor? “Yahu zaten sen tek bile gitsen gayet güzel eğleniyorsun, beni bırak” diyorum. “Beni özlüyorsun ama gittiğim yere gelmiyorsun” diyor. Yüzünde zafer kazanmış komutan edası. Belgesellerde dişisini kovalayan aslan gibi bakıyor yüzüme. Erkek aslan dişi aslana kur yapıyor, onun başka ağaç altına gitmesini engelliyor. Resmen bir belgesel sahnesini canlı canlı yaşıyorum.

Hay o özledim diyen dilimi arı soksun, özlüyorum diyen ağzımı tokatlamak istiyorum.

“Yahu merak ettim, ne var bunda?” diyorum.

Ne yapıp edip beni ikna ediyor. Hoş sen bir şey yapmasan da ben zaten sana çoktan ikna olmuşum, diye mırıldanıyorum.

“Kalkalım geç oldu” diyor. Evde seni bekleyen emzikli çocuğun mu var, demek geliyor içimden annemin edasıyla.

Gülüyorum, düşündüklerimi gizlemeye çalışarak, “Peki “diyorum.

Masadan kalkıyoruz hesabı ödüyor. Beni otobüs durağına kadar bırakıyor. Yanağıma bir öpücük konduruyor. Ben ona çoktan teslim olmuşum, otobüste yol boyu onu düşünüyorum. Bu ilişki pek bir yere varacak gibi gelmiyor bana ama umudumu da kaybetmiyorum. Otobüs gidiyor ben dalıyorum düşlere. Pembe panjurlu ev, bahçesinde elma ağaçları, iki çocuğumuz olmuş. Biri kız diğeri muhakkak erkek. Telefonumun arama sesiyle kendime geliyorum. Ekranda bir 0850 ile başlayan bir numara var. Telefonu açmıyorum. Düşlerimden uyanıyorum, ağzımda Türk kahvesinin telvesinin kekremsi tadı.

Eve gidiyorum. Yaptığımız konuşmalardan sonra üstümden tır geçmiş gibi hissediyorum, yorgunum. Hiçbir şey yapmadan, akmış makyajımla, üstümdeki şifon elbiseyi çıkarmadan, hafif tombul vücudumu yatağa bırakıyorum.

Bu gece rüyama girme diye dua ediyorum.

Rüyamda Saadet koluna girmiş sevdiğimin, beraber geliyorlar canlı müziğe.

“Ah Saadet mi o?” diye gidip kolundan tutup atıyorum mekânın dışına, rüyada da olsa seni kimselere bırakmıyorum.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Pınar Civan: Neden Feministim?Haden Öz
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

James Folta

10 Temmuz 2025

Yaz Mevsimi Kalın Bir Kitap Okumak İçi..

Görünüşe bakılırsa bu yaz kimileri için eziyet, hedeflere ağır basıyor ve çoğu insan yaz aylarının sözde özgürlüğünü kendine –kendi şartlarıyla–  eziyet etmek için kullanıyor.Görünüşe bakılırsa bu yaz herkes tercihini hacimli kitaplardan yana ku..

Devamı..

Samandağ Kitap Fuarı ve Yıkıntıların İ..

Semih Gümüş

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024