Konteyner
22 Mart 2019 Öykü

Konteyner


Twitter'da Paylaş
0

Yönlendirildiğim konteynerin penceresi sonuna kadar açıktı. İçerden televizyon sesinin uğultusu geliyordu. Bir tür doğal soğukkanlılığa sahiptim. Bana söyleneni hemen kavrar, gereken tepkiyi vermeyi bilirdim, buna rağmen ilk kez hem duygulandım hem de telaşlandım; onu bir daha göremeyeceğim, bulamayacağım diye öyle endişeliydim ki!  Bunun kederi beni duygulandırırken, benden beklenen davranışlar yüzünden telaşlandım. 

Amirim, “Başarının senin ihtiyatlılığına bağlı olduğunu unutma, kalkıştığın şeye dair bir fısıltı duyulursa her şey mahvolur,” demişti.

Beklediğim her dakika sabırsızlığım gözle görülür biçimde artıyordu. Böyle olmasını istemesem bile içimdeki intikam duygusu öyle olması gerektiğini hissettiriyordu.

Her zaman şüphelerim olmuştu, yaptığını söyledikleri şey hakkında. Yirmi beş yıl evvel abim okula geldiğinde, ''insan çok bilinmezli denklem gibidir. Her şeyi bekleyebilirsin ondan, bilhassa da en beklenmeyeni,'' demişti. Felaketler yalnız gelmezmiş, babamın annemi öldürdüğünü ve polisler gelmeden önce kaçmayı başardığını duyduğum anda bu mesleği seçmeye karar vermiştim. Onu ben yakalayacaktım.

Yol, önümde uzanan yol gibi karanlıksa, ne kadar önemsiz ya da ufak olsa da hiçbir ipucunu göz ardı etmemiştim. Şimdiye kadar susturduğum bahaneler taze bir güçle yeniden bilincimde ortaya çıktı ve mekanik bir şekilde olayın sonunu getirmek için hazırlandım.

Konteynerin kapısı açılıp orta boyu ve geniş omuzları ile kapıda dikildiğinde, üzerinde eski püskü bir kot ve kalın bordo çizgili bir kazak vardı. Kestaneye çalan gür saçları dökülmüş yaşlı bir görünüm vermişti. Ona şöyle bir baktığımda yüzünde oldukça endişeli ve ürkek bir ifade olduğunu gördüm. Bütün insani duygularımı bir kenara bırakıp, mesleki rolümün o hislerin yerini almasına izin vermem gerekiyordu.

                                                                          

                                      *                                     

 

Konteynerin kapısı çalındığında içerde televizyon seyrediyordum. Kapıyı açtığımda, serin akşam havası bedenimi sarıp sarmaladı. Benim cevap vermemi beklemeden karşımdaki adam aniden ellerimi arkamdan kelepçeledi. Bir an şaşkın ve yüzümde ahmak bir ifadeyle öylece kaldım.

Dönüp bakmasam da olurdum. Onun sesini her yerde tanırdım. Gülümsemesi sönüktü, bakışı sorgulayan, azarlayan, alay eden bir bakıştı. Her ikimizin bakışlarında da, sözcüklerle anlatılmayan derin anlamlar vardı. Çocuğumun gönlünde dert, gözünde hasret, yüreğinde öfke olmuştum.

Kusursuz bir yuvam olduğunu iddia etmek zordu ama geçinip gidiyorduk, eşimin büyük hayalleri iki oda bir salona sığmadığından günün büyük bölümünü dışarıda geçiriyordu. İşten eve erken gelip apartman kapısından içeri girdiğim o anlarda, tam o anlarda bir silah sesi duymuştum. Sonra bir silah sesi daha ... Saniyeler içinde... Sonra sessizlik...

Evden içeri girdiğimde etrafıma bakmış hiç kimseyi görememiştim. Büyük oğlum uzun kollarını zayıf dizlerine sarmış, kıvırcık saçları karmakarışık, yerde oturuyor, kara gözlerini, yerde yatan ölüye dikmiş, kırpmadan öylece bakıyordu.

Bana döndüğünde gözleri hafif nemli, dudaklarında söyleyemeyeceklerinin verdiği titreme...

Anlamak dünyanın en feci şeyiymiş. Anlamanın dünyanın en feci şeyi olduğunu o zaman anladım.

İlk panik halim geçtikten sonra, ne korku duydum ne de umuda kapıldım. Bütün hissettiğim yazgıya boyun eğmişlikten ibaretti.

Nasıl kıyardım oğluma, nasıl koyardım onu canlı canlı mezara, suçu üzerime alıp bu şehri terk etmeliydim, yakalanırsam ağzımdan bir şey kaçırmaktan korkuyordum. Şehirden uzaklaştığım ölçüde hatıralarımdan da uzaklaşmış olacaktım.

Birkaç ay evvel bu konteynere yerleşmiş, karşımdaki inşaatın bekçiliğini yapıyordum. Kimseyle yakınlık kurmuyor, çevremdeki bu uçsuz bucaksız boşluk var olduğumun bilincinin dengesini alt üst ediyor ve beni başka birine dönüştürüyordu.

O gün eve erken gelmem en acıklı geç kalış biçimimdi. O anda yaşamımı yitirdim ve yirmi beş yılı aşkın bir süredir o yitirilmiş yaşamla ayakta duruyorum. Yaşamımın geri kalanını pişmanlık içinde ve umutsuz, derin bir yalnızlıkla geçirmek zorunda kaldım.

Konteynerin önündeki sessizlik lastik gibi uzuyor, kaya gibi ağırlaşıyordu. Ay ışıtmıyordu bu gece, yalnızca yıldızlar vardı ışıl ışıl yanıyorlardı. Ara sıra havlayan sokak köpeklerinin bozamadığı mutlak sessizlik. Böyle bir alacakaranlık dünyasında artık gelecekten hiçbir şey beklenmez.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR