İnsan hiç kimseyi tanıyamıyormuş meğer, bu kişi en yakınındaki yirmi yıldır birlikte olduğun karın bile olsa. Birbirimizi severdik, güvenirdik, arkadaş olduğumuzu düşünürdüm. Bazı günler işteyken olanları ona anlatmak için akşam olup eve gitmeyi sabırsızlıkla beklerdim. O güzel zeytin yeşili gözlerini kocaman açıp beni dinlemesini severdim. En çok da bana sorular sormasını. Soru sorma konusunda ustadır karım. Hiç kimsenin görmediği yerleri görür, detayları fark eder. Bambaşka bir bakış açısı vardır hiç kimsede olmayan. Bazen daha olanları ona anlatmadan öyle bir soruyla gelir ki şaşar kalırım. Ben bunu sana anlatmadım henüz nasıl bilebilirsin. Cevabı yoktur. O sorularla ilgilidir zaten cevaplardan ziyade. Nasıl desem başka bir dünyada yaşar sanki, kafası bize göre farklı çalışır. Gözleri de değişiktir kendi gibi. Hiç kimsede görmediğim eşi benzeri bulunmaz bir yeşil.
Annemle ilk tanıştırdığımda yemek yemeğe gitmiştik, lüks bir balıkçıya. Karım vegandır bu arada ama ilk tanıştığımızda çok nadiren de olsa balık yerdi. O gün menüde çeşitli balıklar olmasına rağmen, barbun, hamsi tava, levrek, kalamar, ahtapot gibi, o sadece roka salatası ve masanın ortasında duran mısır ekmeğinden yemişti.
“Bugün kendimi et yiyecek kadar şey hissetmiyorum.” Ne demek istediğini anlamamıştık. Annem ısrar etmişti ki karım nefret ederdi böyle durumlardan, siz yiyin demişti, bunlar bana yeter. Annem ağzının içinden mırıldanarak konuşmuştu, sinirlendiğinde hep böyle yapar. İki kadının birbirini sevmediğini anlamıştım. Duymamazlıktan geliyordum söylediklerini. O kadar aşıktım ki kimse aşkımın önünde duramazdı.
“O kızın gözleri göz değil, ben seni baştan uyarayım oğul sonra pişman olma.” demişti. Ne demek istediğini anlamamıştım. Fazla kurcalamadım açıkçası. Ben sorularla ilgilenmem. O karımın işidir.
Şimdi yirmi yılın ardından ona ilk defa soruyorum nedenini. O ise cevap vermiyor. Demiştim size o cevaplarla ilgilenmez. Kör nokta lafı çıkıyor ağzından.
“Ne demek şimdi bu?” Şaşırıyorum, bana mantıklı bir açıklama lazım.
“Hayatta kör noktalara bakmayı unutuyorsun Civan.”
“Ne alakası var şimdi bunun?” Biliyorum ki bu tartışma hiçbir yere gitmeyecek. Bazen konuşmaya başlarız. Konu konuyu açar. Bir soru sorar ve bambaşka bir noktada buluruz kendimizi sonra başka bir soru daha sorar. Benim aklım karışır. Cevabı bulmaya çalışırım. Bana der ki sorularla ilgilen cevaplarla değil her zaman bir çözüm yolu yoktur, ya da göründüğü kadar basit değildir. Ben düşünürken o son soruyu sorar. Ve işte ölümcül darbe gelir.
“Peki bundan sonra ne olacak?” Benimse çözüm yolum yoktur, nereye gitsem önüm tıkalıdır. Onunsa bu çözümsüzlük hoşuna gider. Karşıma geçip güler, gözleri iyice kısılıp kaybolana kadar güler.
“Peki bundan sonra ne olacak?” Ölümcül soruyu bu sefer ben soruyorum ona.
“Ölümcül tehlikeler hep kör noktalardan gelir.” Lafını yarıda kesiyorum. Aradığım cevap bu değil. Yanıt istiyorum ben. Geçen yirmi yılın ardından neden şimdi, neden o. Sorumu tekrarlıyorum. Sesim daha yüksek perdeden çıkıyor.
“Peki bundan sonra ne olacak?”
“Ne olmasını istersin?” Soruma soruyla karşılık veriyor. Bundan nefret ediyorum. Senden bir yanıt bekliyorum.
“Neden o?” Susuyoruz. Surat ifadesinden ruh halini okumaya çalışıyorum anlamak zor. Dudakları gergin değil, gözlerimin içine bakmaktan çekinmiyor, sinirlendiğinde yaptığı gibi boynundaki ona şans getirdiğine inandığı at nalı şeklindeki kolyeyle de oynamıyor.
“Aç mısın?” Ondan duymak istediğim bu değildi.
“Konuyu saptırma.” diyorum.
“Karnım aç. Pizza ister misin ya da Hint yemeği, yeni bir vegan restoran keşfettim çok güzel.”
“Hint yemeği sevmediğimi biliyorsun.”
“Ne istiyorsun?” Başka bir soru daha. Oysa ben sorular olmadan konuşmak istiyorum.
“Fark etmez, sen ne yersen ondan söyle.” Konuşmadan ayağa kalkıp montunun cebinden telefonunu çıkarıyor. Ekrana vuran parmaklarının sesini duyuyorum sadece tık, tık, tık. Dışardan gelen bir kuş sesi dolduruyor odayı. Sanki aramızdaki gerginliği bozmak için bizim için şarkı söylüyor.
“Bülbül, ne kadar güzel.”
“Bülbül değil, blackbird yani kara tavuk.” Diye düzeltiyor beni kafasını telefondan kaldırmadan. Acaba ne sipariş veriyor, saçma sapan bir yemek olmasa bari.
“Merak etme hamburger söyledim, seninki köfte benimki vegan.” İyi bari en azından karnım doyacak.
“Yirmi yıl sonra neden?” cevabını deli gibi öğrenmek istiyorum. Telefonunu kapatıp tam karşıma oturuyor.
“Civan hep yanlış sorular soruyorsun. Seninle böyle bir yere varamayız.”
“Kes, ben nedenini bilmek istiyorum.” Ayağa kalkıyorum. Açlıktan mı sinirden mi yoksa heyecandan mı bilmiyorum başım dönüyor.
“Hep neden arıyorsun, bazen ise nedensizce hareket eder insan. İçinden gelir, şartlar onu gerektirir.“ Bağırmak istiyorum, bir yere varamıyoruz. Ağzımı açıp konuşmak üzereyken kapı çalıyor. Siparişlerimiz gelmiş. Kapıyı açmaya gidiyorum. Yemeğe başlamadan önce tekrar soruyorum.
“Peki şimdi ne olacak?”
“Sen ne olmasını istiyorsun?” önümdeki hamburgere ve yumuşamış patateslere bakıyorum. Tüm iştahım kaçıyor. Onu izliyorum suratında, bedeninde ona ait bir iz kalıp kalmadığını merak ediyorum. Peki şimdi ne olacak? Kendime soruyorum bu sefer. Cevabım yok.






