Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

7 Eylül 2022

Öykü

Köşeli Parantez

Armağan Can

Paylaş

3

1


Bugün posta kutumdan bir zarf çıktı. Diğer zamanlarda broşürler, faturalar, apartman yönetiminin duyurularından başka bir şey olmazdı. Zarfın sağ üst köşesinde, üstünde otuz yıl öncesinin tarihi yazan bir pul vardı. Pulun üstünde o yıllarda Türk Meşhurları diye basılmış olan seriden Sait Faik fotoğrafı bulunuyordu. Başında hasır şapkası, kollarını dizinde bağlamış, arkasında engin deniz, fotoğraf makinesinin objektifine gülümsüyordu. Pula biraz daha baksam “Hişt hişt” diye seslenecekti. Zarfın ağzı kapalıydı. Mektup benim adıma gönderilmişti lakin gönderen de ben görünüyordum. Zarfı açmak için babamın bana verdiği mektup açacağını aramaya başladım. Sanki böyle bir zarf rastgele bir bıçakla açılmaz gibi gelmişti. Pirinçten yapılmış, küçük bir kılıca benzeyen, sap kısmında çiçek motifleri olan zarf açacağını, kitaplığın en alt çekmecesinde buldum. Dikkatlice zarfı açtım. İçinden ikiye katlanmış bir kâğıt çıktı. Mektup diyemeyeceğim, çünkü mektup yazma kuralları haiz değildi. Ben, mektup, dilekçe, resmi yazı yazma konusunda uzmanım. Bir şirkette “Hata Düzeltici” olarak çalışıyorum. Bu ifade şirkettekilerin bana taktığı isim. Aslında muhasebe şef yardımcısı olarak işe girmiştim. Birkaç yanlış evrakı düzeltip tekrar gönderince, eksiksiz iş yaparak müdürlerinin gözüne girmek isteyenler masamdan ayrılmaz oldu. Sonra bu işin ne kadar meşakkatli olduğunu anlayıp eski düzene döndüler. Ben tüm hatalı yazımların altını çizip, eksik sözleri tamamlayıp köşeli parantez içine alarak onlara göndermeye devam ettim. Bu sebeple zarfın içinden çıkan kısa notu hiçbir kategoriye dâhil edemedim. Not benim adıma yazılmış ve benim adımla imzalanmıştı. Geçmişten bugüne selam söylenmiş ve yazan kişi beni beklediğini vurgulamıştı. Aynı isim ve soy isimde kaç kişi olabilir, diye düşünürken bir şey dikkatimi çekti. Kâğıdın en altında Not: Pul, Sait Faik [Abasıyanık] yazıyordu. Kullanılan köşeli parantez benim ipucum oldu.

Dedem, Adliye’de kıdemli hâkimin yanında zabit kâtipliği yapardı. İşten eve gelince önce odasında biraz kitap okur sonra yemeğe inerdi. Resmi evrakları son okuyan kişi olmayı çok önemser, gün içinde önüne gelen evrakta birkaç hata düzelttiyse çok da keyiflenirdi. Eve gelen mektuplara da resmi evrak muamelesi yapardı. Babamın askerden yazdığı mektuplardaki hataları dahi kırmızı kalem ile düzeltip, köşeli parantez içine almış. Babam buna çok içerlemiş olacak ki bize anlattı. Dedemin ismi bende yaşıyor. O vakit bana mektup yazan dedemden başkası olamaz. Yalnız onu bekletmemek için hemen ölmem gerekiyor. Ben ise ölemeyecek kadar üşengecim.

Devamlı masa başında oturmak, gelen yazıyı okumak ve düzeltmek üzerine kurulu bu iş tam benlikti. Çocukken çok çabuk yorulurdum. Annem elimden tutup bir yere götürecek olsa on adımda bir dinlenelim derdim. Koşup oynamak yerine televizyon seyretmek, kitap okumak tercihim olurdu. Sonradan bacağımda bir rahatsızlık olduğu ortaya çıktı. Ameliyat oldum. Haftalarca bacağım alçıda hiç şikâyet etmeden yattım. Yorulmasam bile sanki hep yorulacakmışım gibi hissettim. Bu yüzden mecbur kalmadıkça merdiven çıkmam, beni yoracağını düşündüğüm işleri devamlı ertelerim,  ağır hareket ederim, sırf arkadaşlarımın hayatına dâhil olmamak için dertlerini küçümser, onları başımdan savarım. Ama nedense bu kısacık nota “Boş ver” diyemedim. Hafta sonu için yaşadığım şehirden üç saatlik uzaklıktaki dede evine bir yolculuk planladım.

Biz küçükken her şey ne kadar büyükse, biz büyüyünce de her şey o kadar küçülüyor. Bahçedeki ağacın dalına kurulan ve binebilmek için yakınına büyükçe bir taş sürüklediğim salıncağa otururken bunu anladım. Gökyüzünde bulutlar toplanmış, grinin en koyu haline dönmüşlerdi. İçlerindeki tüm bu koyu renkleri atıp, güneşle yıkanıp, bembeyaz olmak için acele ediyorlardı. Hafiften esen rüzgâr hızını arttırmak için hazırlık yapıyordu. Biraz sonra gök yere inecek, yer karışacaktı ama ben yıllardır hiç uğramadığım bu eve girmek için acele etmiyordum.  Bu evde okuldan gelince beni mis gibi kokan kurabiyeler karşılamadı. Salondan şen kahkahalar yükselmedi. Akşam yemeğinde herkes birbirine gününün nasıl geçtiğini sormadı. Dedem odasında okudu. Babam her fırsatta dışarı çıktı. Evin kadınları hep şikâyet etti. Yavaş adımlarla her zaman balkondaki en büyük saksının altında duran anahtarı buldum.  Dış kapı yere sürtünerek gıcırtılı bir sesle açılınca, sanki annem, babamın arkasından bağırıyormuş gibi geldi. Hiç ışık olmayan salona adım attım. Dışarının karanlık ve kasvetli havası gözüme buradan daha sevimli göründü. Perdeyi kenara ittim, pencerenin kirinden içeri hiç ışık girmedi. Yer yer boyaları kalkmış duvarlarda garip şekiller görmeye başladım. Gözler, ağızlar oluşmaya başlayıp duvarların arasında sıkışacağımı hissedince hızla üst kata çıktım. Üst katta koridorda kalakaldım. Kendi odama gidip baksam mı, yoksa dedemin odasına girip, beni niye bekliyormuş anlayacağım bir ipucu bulmak için sağa sola mı bakınsam kararsızdım ki sanki dedemin odasından biri bana “Hişt” dedi.

On yaşlarında babamın ısrarıyla kömürlüğe inip bir kova kömür çıkarmam gerekmişti. Korktuğumu söyleyememiştim. Çünkü babam ilk defa “Benim aslan oğlum alır, gelir” demişti. Arkadaşlarımla oynarken karanlık yerlere saklanamadığım, yüksek ağaçlara tırmanamadığım, havlayan köpeklerin üstüne üstüne yürüyemediğim için bana “Korkak tavuk” derlerdi. Babam da bunu duymuş ve yüzünden çok üzüldüğünü belli etmişti. Şimdi ilk defa beni cesaretimle överken “Korkuyorum” diyememiştim. Bir elimde fener bir elimde kömür kovası inmiştim aşağıya. Kapıyı açmam, gelincikle göz göze gelmem, onun korkması, kaçması, benim korkmam ve bayılmam göz açıp kapama süresince oldu. Beni,  bir süre sonra merak edip arkamdan gelen dedem bulmuş. Kendime gelmem iki saat sürmüş. Sonra bir daha babam benden bir şey istemedi. Ben artık onun için yoktum lakin dedemin ilgi alanına girmiştim.

Şimdi bu sesi duyup, benim bu kapıyı açmam babama karşı ispatlayacağım bir cesaret gösterisi gibi geliyor. Dedemin odasının kapısının kolunu aşağıya doğru çektim. Hiçbir hareket olmadı. Sanki arkada biri var ve açılmasın diye ters yöne kuvvet uyguluyor gibiydi. Biraz zorladıktan sonra dedemin her gelen içeriye dalmasın diye kapı kolunu yukarıya çevrilerek açılacak şekilde ayarladığını hatırladım. Odaya girmemle gelincikle göz göze geldik. Dedem bu tabloyu ne zaman almış, hiç hatırlayamadım. Çok gerçekçi, sanki bir hareketimle tablodan çıkıp üstüme atlayacak, boynuma yapışacak gibi duruyordu. Sırtımdan aşağıya bir ürperti geçti. Oda evin diğer taraflarına göre tertemizdi. Havalandırılmış, toz alınmış, yerler silinmiş gibiydi. Dedemin camın önünde duran çalışma masasının sol köşesinde üst üste koyulmuş birkaç kitap, tam ortasında düzgünce istiflenmiş kâğıtlar, sağ tarafında kalemler, zarflar, benim evdeki zarf açacağının aynı bir zarf açacağı ve adıma yazılmış bir mektup vardı. Biri bana kötü bir şaka yapıyor gibi hissettim. İşimi hızlıca halledip gitme telaşıyla sandalyeye oturdum. Dışarıda rüzgâr şiddetlenmiş, düşmek için acele eden birkaç yağmur damlası cama vurmaya başlamıştı. Zarf açacağını elime aldım. Zarfın üstünde adım, gönderen kısmında yine adım yazıyordu. Adres burasıydı ve yine aynı puldan vardı. Özenle zarfı açtım. Bu sefer zarfın içinden hiçbir şey çıkmadı. Rahatladım. Sözlerin ağırlığını kaldıramayabilirdim. Ben, kişinin her sözü kendini rahatlatmak, vicdanını soğutmak için söylediğini düşünürüm. Kendine bir faydası olmayan sözü söylemek için de kimse bu kadar zahmete girmez. Kaldı ki dedem evdekilerle konuşmazdı, babam evdekilerle konuşmazdı, ben hiç kimseyle konuşmazdım. Bizim ailede konuşmak kadınlara bahşedilen bir yetenekti. Zarf açacağını ceketimin cebine koydum. Anahtarı aldığım yere bıraktım. Seyahatimin son durağına doğru yola çıktım.

Mezarlıkların neden bir kapısı olduğunu hep merak etmişimdir. Dedeme “Yandaki duvarın üstünden atlayıp içeri girsem mi?” demiştim “Saygısızlık yavrum” demişti. Saygısızlık kimeydi, bilememiştim. Çok kişinin gittiği ama kimsenin geri gelip bilgi vermediği bu gizemli dünya ile ilgili çok şeyin biliniyor olması beni hep şaşırtmıştır. Benim kimseye saygısızlık yapmak gibi bir derdim yok. Ayaklarım ıslanmasın yeter. Kapının önünde çocukluğumdan beri bir türlü kapatılamayan bir çukur var. Şimdi içi yağmur suyu dolmuş. Derinliğini kestiremediğim için yandaki duvarın üstünden atladım. Birkaç adım atınca aile mezarlığımız karşıma çıktı. Tüm ölülerimiz yan yana sıralanmış. Sanki yaşarken birbirimize çok düşkünmüşüz gibi öbür dünyada da yan yana olmayı garantiledik. Büyük dedelerimden başlayıp yakın zamana doğru gidilen bir sırayla gömülmüş herkes. Dilimde bir dua yok. Üşendiğim için değil, içimden gelmediği için okumuyorum. Mermer sandukalar içinde, azıcık toprak olan yerde yabani otların büyüdüğü mezarların sıralandığı soğuk bir ortam. Ben mezarlıklarda her zamanki duygularımdan farklı bir şey hissetmem. Burun direğim sızlayıp içimden dolup gelen gözyaşım olmaz. Kişi yaşarken yüzüne söyleyemediklerimi, öldüğünde arkasından sayıp dökmek gibi hırslarım da yoktur. Mezar taşlarının üstünü okuyarak ilerlerken yine gelincikle göz göze geldim. Dizlerimin bağı çözüldü. Amcamın mezarına yaslanıp soluklandım, yavaşça ilerledim. Dedemin mezarı yapıldıktan sonra hiç gelmemiştim. Kişinin kendi adını soyadını bir mezar taşının üzerinde görmesi sarsıcıymış. Sırf aile büyüklerinin ismi yaşasın diye kuşak atlayarak koyulan bu isimleri taşıyan benim gibi talihsizler kaç kere ölür, düşünen yok. Kendi cenazemizde saf tutuyoruz. Mezarımızı ziyaret ediyor, doğmadığımız ve ölmediğimiz yıllara şaşırıyoruz. Yüreğim iyice sıkılmışken dedemin mezar taşının iki köşesinde iki sembol beni oturmaya mecbur etti. “Kusura bakma dede” deyip mezarın kenarına oturdum. Bir köşede narin bir gelincik çiçeği vardı. Bir köşede ise bakışları bile ürkütücü bir gelincik. Sanki isim yokmuş gibi birbirinden bu kadar uzak iki canlı türüne aynı ismi vermenin ıstırabını düşünürken, aynı ismi taşıyanların da çektiği ıstırap yüreğime çöreklendi. İşaret parmağımı çamura batırdım ve bakışlarıyla beni ürküten gelinciği köşeli parantez içine aldım. O bir hataydı.

YORUMLAR

Mehmet Kabakçı

Tebrikler, çok iyi.

20 Eylül 2022

Öne Çıkanlar

Pınar Civan: Neden Feministim?Haden Öz
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

James Folta

10 Temmuz 2025

Yaz Mevsimi Kalın Bir Kitap Okumak İçi..

Görünüşe bakılırsa bu yaz kimileri için eziyet, hedeflere ağır basıyor ve çoğu insan yaz aylarının sözde özgürlüğünü kendine –kendi şartlarıyla–  eziyet etmek için kullanıyor.Görünüşe bakılırsa bu yaz herkes tercihini hacimli kitaplardan yana ku..

Devamı..

Samandağ Kitap Fuarı ve Yıkıntıların İ..

Semih Gümüş

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024