Ne yazık ki, içinde bulunduğumuz acil durum senaryoları yakın bir zamanda sona ermeyecek.
Silahlı çatışmaların yaşandığı bir bölgeye seyahat ettiğinizi düşünün. Uzun otobüs yolculuğu esnasında bir patlama yaşanıyor ve otobüs tepe taklak oluyor. Bilinciniz yerine geldiğinde kaosun orta yerinde olduğunuzu fark ediyorsunuz. Yolculuğunuz boyunca size eşlik eden arkadaşınız tekerleklerin altına sıkışmış, gözlerinizin içine bakarak sizden yardım istiyor. Birkaç metre ötesinizde yaralı bir çocuk var, acı içinde feryat ediyor. Aynı anda patlayıcı düzeneğini çalıştıran başka bir aygıtın sesini duyuyor ama nerede olduğunu ya da ne zaman patlayacağını bilmiyorsunuz. Uzaklardan silah sesleri geliyor.
Hangisinde karar kılarsanız kılın illa bir şeyler yanlış olacak. Arkadaşınızı mı kurtaracaksınız? Ama çocuk hâlâ acı içinde çığlık atıyor. Çocukla mı ilgileneceksiniz? Ama patlayıcı düzenek hâlâ çalışıyor. Siz seçenekleri değerlendirmeye devam ededurun, arkadaşınızın gözünüzün önünde ölüyor.
Bu satırları yazarken oldukça rahat bir ortamdayım: Oxford’daki evimin penceresinden içeriye güneş ışığı süzülüyor. Bu huzurlu sahne, dünyanın bana nasıl göründüğünün bir tasviri. Ama etik olarak baktığımızda az evvel tarif ettiğim çatışma görüntüsü, gerçekliğin çok daha doğru bir tasviri.
Şu an çok sayıda insan sizin yardımınıza ihtiyaç duyuyor. Otobüs tekerleklerinin altına sıkışmış bir yol arkadaşınız yok belki ama birkaç mil ötenizde yaşayan evsiz bir kadın var. Acı içinde çığlık atan çocuksa Mozambik’te, sıtmadan ölmek üzere. Saatli bir bombadan ziyade iklim felaketiyle, suistimal edilen yapay zeka kullanımıyla ya da olası bir pandemi yüzünden yaşanabilecek çeşitli risklerle karşı karşıyayız. Ve bu saydıklarım içlerinden sadece bir kaçı. Görünüşe bakılırsa – tıpkı çatışma senaryosunda olduğu gibi – elinizden bir şeyler gelebilir. Bu problemlerden herhangi biriyle ilgilenen bir kuruluşa bağış yapabilir, probleme ilgi çekmek maksadıyla kamusal alanda sesinizi duyurabilir ya da bu problemlerden birini doğrudan ele almak için kariyerinizi değiştirebilirsiniz. Nihayetinde bugün hayatta olan herkes, öyle ya da böyle illa ki ahlaki çelişkilerle yaşamak zorunda kalacak.
Peki madem öyle, gerçek karşısındaki tepkimiz nasıl olmalı? Kişinin o an yapmak istediği şey muhtemelen çığlık atmak ya da gözyaşlarına boğulmaktır. Ne var ki bu doğru olmaz. Zira savaş bölgelerinde insanlara yardımcı olmaya çalışanlar acı karşısında paralize olmazlar. Bunun yerine çevrelerini inceler, hesaplar ve illa ki bir şeylerden ödün verirler.
On dört yılı aşkın bir süredir etkili özgecilik olarak bilinen fikrin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması için çalışıyorum. Şu an bu fikri benimseyen ciddi bir insan hareketi var. Zira fikrin özünde, nasıl daha fazla iyilik yapılabileceğini bulmak ve bunun için de akıl yürütme ve muhakemeden faydalanmak yatıyor.
Etkili özgecilik, her şeyden önce acı verici bir gerçekliğimiz olduğunu kabule dayanır. Normalde durup dururken birkaç mil ötemizdeki evsiz kadını, Mozambik’te sıtmadan ölmek üzere olan çocuğu ya da küresel bir felaketin işlemekte olan tik taklarını düşünmeyiz. Fakat düşünmeliyiz. Ahlaki muhakememizde bunları dikkate almalı ve canlı kılmalıyız. O evsiz kadın sizin anneniz olabilirdi ya da kendi çocuğunuz gözlerinizin önünde ölebilirdi. Küresel felaket riskinin bir sel olduğunu hayal edin, sular altında kalan kentleri görebildiğinizi.
Pekâlâ, o zaman ne yapmamız gerek? İlk yapacağımız şey, elimizdeki seçenekleri değerlendirmek ve onlar arasında bir öncelik sıralaması yapmak olmalı. Zira çatışma bölgesinde gördüğümüz ilk kişiye yardıma koşmak hatalı bir tutum olabilir. Bunun yerine triyajdaki bir doktor gibi hareket etmeli ve en çok kime faydamızın dokunabileceğini bulmalıyız. Elbette, öyle hemen yanıtlanabilecek bir soru değil. Çünkü en acil olana yönelmek, bazı insanlara asla yardım edemeyeceğimizi kabullenmek anlamına gelir. Benzer şekilde, kendi olağan hayatımızda da bizim için öncelik arz eden sorunlar üzerine çalışmalıyız ki, bu da her şeye yetişemeyeceğimizi kabullenmektir.
İkincisi, harekete geçmeliyiz. Bir kişinin çektiği acıyı ötekinin acısıyla tartmak ve böyle bir konuda karar vermek istemeyebiliriz, bu gayet olağan. Fakat olan bitenin altınsa ezilmek ve çareyi de acılara sırt dönmekte bulmak ya da ahlaki bir çelişkiyi çözmeye çabalarken meselenin içinde kaybolmak hata olur. Nasıl ki, acil bir durum vuku bulduğunda elimizden geldiğince fazla insana yardım etmeye çalışır ve bu amacımızı büyük bir ciddiyetle sürekli kılarız, günlük hayatımızda aynısını hedeflemeliyiz. Modern ahlak filozofları, eleştiriye açık eylemlerimiz konusundaki tutumumuzun kişisel bir imtiyaz meselesi olduğunu varsayma eğilimindedir. O yüzden daha ziyade kısıtlamalara odaklanırlar: uzun bir “yapılmayacaklar” listesi. Eğer ki, ahlaki gerçekler Oxford’daki oturma odamda gördüğüm gerçekle eşleşseydi bu mantıklı olurdu. Ama eğer ki bir savaş bölgesinde yaşıyorsanız bunlar sizin için hiçbir anlam ifade etmezler.
Elbette başkalarına yardım maksadı taşıyan eylemler de bir dizi kısıtlamaya tabidir. Mesela uç durumlar haricinde, iyilik adına bile olsa öldürmemeli ya da çalmamalısınız. Fakat savaş bölgelerinde risk o denli yüksektir ki, kişi genellikle sadece yarattığı etkiye odaklanır. Mesela savaş zamanı bölgede olan bir doktor, “tedavi için hastanın rızasını almalıydım,” diye düşünebilir ancak asıl önceliği, “elinden geldiğince başkalarına yardım etmek” olacaktır.
Ne yazık ki, içinde bulunduğumuz acil durum senaryoları yakın bir zamanda sona ermeyecek. Muhtemelen bizler hayatta olduğumuz süre boyunca devam edecek. Dolayısıyla aslında etik davranmak demek, bir anlamda kendimize dikkat etmek anlamına da geliyor. İkinci Dünya Savaşı esnasında büyük annem Bletchley Park’ta, Alan Turing’in Enigma şifresini kırdığı yerde çalışıyordu. O kadar çok çalıştı ki, sonunda sinir krizi geçirdi. Fakat çocukluğumda, akşam oldu mu nasıl dans ettiklerini anlattığını hatırlıyorum. Dans etmekte haklıydı.
Yaşadığımız dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek istiyorsak sadece işlerin ne denli kötü gittiğine odaklanamayız. Bunun yerine dikkatimizi toplamalı ve bir şeyleri düzeltmek için neler yapabileceğimize odaklanmalıyız. Bu iki tutum arasında inanılmaz bir fark var. Yıllık gelirimizin ufacık bir kısmını, faaliyetlerinden emin olduğumuz kuruluşlara bağışlamayı seçerek bile bir çocuğun hayatını kurtarabilir, binlerce hayvanın kurtarılmasına katkı sağlayabilir ya da küresel felaket olasılığını azaltabiliriz.
Biz ne yaparsak yapalım, başarılı olalım ya da olmayalım dünyanın problemleri devam edecek: ölen arkadaşlar, acı içinde çığlık atan çocuklar. Bütün bunlara rağmen bir şeyleri elimizden geldiğince daha iyi hale getirebiliriz: gerçeğe sırt dönmek yerine dikkatli bir muhakeme, karşı karşıya olduğumuz problemler arasında etkili bir öncelik sıralaması ve odaklanmış bir kararlık. Bu sayede dünyayı şu an yaşadığımızdan daha parlak bir yer olarak bırakabiliriz.






