Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

27 Haziran 2017

Öykü

Leonid Andreyev • İstasyonda

Leonid Andreyev

Paylaş

33

0


Yazlığa geldiğimde bahar başlarıydı ve yollar hâlâ geçen yılın kararmış yapraklarıyla örtülüydü. Yanımda kimse yoktu; camları nisan güneşini yansıtan boş yazlıkların arasında bir başıma dolaşıyor, geniş aydınlık taraçalara çıkıyor ve akağaçların, meşelerin yeşil çadırları altında yaşayacak insanları gözümün önüne getirmeye çalışıyordum. Gözlerimi yumduğumdaysa aceleci şen ayak sesleri, bir gençlik şarkısı, çınlayan bir kadın gülüşü duyar gibi oluyordum.

Ve sık sık yolcu trenlerini karşılamaya istasyona gidiyordum. Kimseyi beklediğimden değil, çıkıp yanıma gelecek biri de yoktu; fakat bu demirden devleri severim, omuzlarını sallaya sallaya, muazzam ağırlık ve güçten ötürü iki yana devrilmeye meylederek geçer, tanımadığım ama yakınım insanları bir yerlere götürürler. Bana canlı ve fevkalade gelirler; tez gidişlerinde yeryüzünün enginliğini ve insanın kudretini duyarım; emir verircesine bas bas bağırdıklarında, Amerika’da, Asya’da, ateşten Afrika’da da bu şekilde bağırdıklarını düşünürüm.

İstasyon küçüktü, iki kısa manevra hattı vardı; yolcu treni çekildiğinde ortalık sessiz, ıssız bir hal alıyor, orman ve ışıltılı güneş alçacık platformu, çıplak rayları zapt ediyor, üstlerine sessizlik ve ışık boca ediyordu. Manevra hattında uykuya çekilmiş boş vagonun altında tavuklar geziniyor, dökme demir tekerleklerin dibinde eşiniyordu; telaşsız, titiz didinmelerine bakıp da Amerika diye bir yerin, Asya’nın ve ateşten Afrika’nın var olduğuna inanmak güçtü... Bir hafta içinde bu köşenin tüm sakinlerini tanıdım; lacivert gömlekli bekçilere, bakır düdükleri güneşte parlayan çehreleri fersiz, suskun makasçılara tanıdıklarımmış gibi selam verir oldum.

Ve her gün istasyonda o jandarmayı görüyordum. Hepsi gibi irikıyım, güçlü kuvvetli bir çocuktu, geniş sırtını sımsıkı saran lacivert üniforması, kocaman elleri vardı, genç yüzünde sert erk kibrinin arasından mavi gözlü köylü saflığı halen seçiliyordu. Önceleri beni bakışlarıyla güvensiz ve kötü kötü süzüyor, yanına yaklaştırmaz, sert ve tavizsiz bir ifade takınıyor, önümden geçerken mahmuzları pek sert ve manalı şıngırdıyordu; ne var ki platformun çatısını tutan bu direklere, ıssız tarlalara, altında tavukların debelendiği terk edilmiş vagona nasıl alıştıysa kısa süre sonra bana da alıştı. Böyle sessiz köşelerde alışkanlık çabuk edinilir. Gün gelip beni fark etmez olduğunda bu adamın canının sıkıldığını, şu dünyada kimsenin onun kadar sıkılıyor olamayacağını anlamıştım. Canına tak eden bu istasyondan sıkılmıştı, düşünecek bir şeyi olmamasından sıkılmıştı, gücünü sömüren avarelikten sıkılmıştı, erişilmez istasyon müdüriyetiyle kendisine layık olmayan en alt görevliler arasında bir yerdeki konumunun müstesnalığından sıkılmıştı. Ruhu düzenin bozulması ihtimaline odaklanmıştı, oysa bu ufacık istasyonda kimsenin düzeni bozduğu yoktu ve yolcu treninin istasyondan her vukuatsız ayrılışında jandarmanın yüzünde moral bozukluğu ve kandırılmış bir insanın küskünlüğü beliriyordu. Birkaç dakika kararsızlık içinde olduğu yerde duruyor, sonra bezgin bir yürüyüşle, belirli bir amacı olmaksızın platformun diğer ucuna ilerliyordu. Yol üzeri tren bekleyen bir hatunun önünde bir anlığına duraklıyor, ama hatunda bir acayiplik bulamayarak suratını asıp yoluna devam ediyordu jandarma. Sonra haşlanmaktan dağılmış aş gibi gevşek ve ağır çöküyordu bir yere; atıllaşmış kollarının çuha üniforma altında nasıl yumuşak ve gevşek olduğu, iş için yaratılmış sağlam vücudunun avareliğin eziyetli rehavetinden nasıl bunaldığı hissedilebiliyordu. Bizler sıkıntıyı kafamızda duyarız, oysa o tüm bedeniyle, tepeden tırnağa sıkılmaktaydı: Hedef bulamamış cesaretin bir emaresi olarak yan yatırdığı kasketi sıkılıyordu, mahmuzları sıkılıyor, sağır gibi ayrı telden, ahenksiz tıngırdıyordu. Sonra bir esneme tutturuyordu jandarma! Ağzı bir kulağından diğerine ayrılırken çarpılıyor, genişliyor, büyüyor, tüm yüzünü kaplıyordu; sanırsın bir saniye daha geçiverse, bu büyüyen yarıktan lapa ve yağlı lahana çorbasıyla dolu bağırsakları görülecek. Ne esnemeydi o!

Alelacele uzaklaşırdım istasyondan, ama uzun bir süre o pis esneme elmacıkkemiklerimi kasar, nemlenen gözlerimde ağaçlar kırılır, titrerdi.

Bir keresinde posta treninden biletsiz bir yolcuyu indirdiler de canı sıkılan jandarmaya gün doğdu. Gerindi, mahmuzları açık seçik ve azgın şıkırdadı, yüzü dikkatli ve öfkeli bir hal aldı, gelgelelim kursağında kaldı sevinci. Yolcu parasını ödedi ve sövüp sayarak aceleyle vagona döndü; metal halkalar ardından perişan ve zavallı tıngırdadı, üstlerindeki takatsiz beden gevşeyerek sallandı.

Kimileyin, jandarma esnemeye başladığında birisi adına korkardım.

Birkaç gündür istasyonun çevresinde işçiler koşturuyor, alanı temizliyordu; iki gün geçirdiğim şehirden döndüğümde duvarcılar üçüncü sıra tuğlayı dizmekteydi: İstasyon için yeni bir taş bina inşa ediliyordu. Duvarcılar kalabalıktı, hızlı ve maharetli çalışıyorlardı, düz ve muntazam duvarın yerden bitişini izlemek hoş ve garipti. Bir sıraya çimento döküp bir sonrakini diziyor, tuğlaları birbirine uydurmaya çalışıyor, kâh geniş kâh dar yanlarını kullanarak köşelerini kırıyor, en iyi şekli vermeye çalışıyorlardı. Düşünüyorlardı, akıl yürütmeleri de hedefleri de açık seçikti; bu, çalışmalarını ilginç, onları izlemeyi zevkli kılıyordu. İşçileri keyifle seyrederken yakınımda emreden bir ses duydum:

“Hey sen! Adın neydi! Yanlış koydun!”

Jandarmaydı bu konuşan. Asfalt platformu çalışanlardan ayıran metal parmaklığın üzerinden sarkmış, parmağıyla bir tuğlayı gösteriyor ve ısrar ediyordu:

“Sana diyorum! Sakallı! Berikini koy. Gördün mü – şu yarım olanı.”

Sakalı kireçten yer yer ağarmış duvarcı suskun dönüp baktı: Jandarmanın yüzü sert ve kararlıydı, bir şey söylemeden gözleriyle parmağı takip etti, tuğlayı aldı, denedi ve bir şey söylemeden geri koydu. Jandarma bana sert bir bakış fırlatıp uzaklaştı, ama ilginç işin cazibesi terbiyenin gereklerinden üstündü: Platformda iki tur dönüp işçilerin karşısında tekrar, hafiften ilgisiz ve hor gören bir edayla durdu. Fakat yüzünde can sıkıntısından eser yoktu.

Ormana gittim, istasyon yolundan dönerken saat öğlen birdi, işçiler dinleniyordu ve ortalık her zamanki gibi tenhaydı. Gelgelelim başlanmış duvarın önünde didinen biri vardı: jandarma. Tuğlaları alıyor, yarım kalmış beşinci sırayı tamamlamaya çalışıyordu. Sadece üniformanın sıktığı geniş sırtını görüyordum, ama gergin bir düşünce ve kararsızlık içinde olduğu sırtından da belliydi. Anlaşılan iş düşündüğünden çetin çıkmıştı, acemi gözü de onu yanıltıyordu, bu yüzden şöyle bir geriye çekiliyor, başını sallıyor, yeni bir tuğla almak için eğiliyor, kılıcı yere sürtünüyordu. Bir ara parmağını havaya kaldırdı –ihtimalle vakti zamanında Arşimet’in de yaptığı, bir soruna çözüm bulmuş kişinin klasik hareketi– ve sırtı daha da özgüvenli ve sağlam dikleşti. Ne var ki üstlendiği işin uygunsuzluğunu kavramış olacak, yeniden kamburlaştı. Tüm o uzun bedeninde yakalanmaktan korkan çocukları anımsatan ürkek bir şey vardı.

Sigaramı yakmak için kibriti dikkatsizce çakmışım ki jandarma korkarak bana döndü. Bir saniye kadar çaresiz bana baktı ve genç yüzü birdenbire rica eder, saf ve şefkatli bir tebessümle aydınlandı. Ne var ki bir an içinde erişilmez ve sert ifadesi geri döndü, eli seyrek bıyıklarına gitti, oysa o el hâlâ talihsiz tuğlayı tutmaktaydı. Hem bu tuğladan, hem kendi istemsiz hain tebessümünden feci şekilde utandığını görüyordum. Herhalde kızarmak elinden gelmiyordu, yoksa avucunda çaresiz kalakalan tuğla gibi kızarırdı.

Duvarın yarısı tamamlandı ve maharetli duvarcıların iskelelerinde ne yaptığı artık görülmüyor. Jandarmaya gelince, yine platformda çile doldurup esniyor; yüzünü çevirip yanımdan geçerken utandığını hissediyorum – benden nefret ediyor. Bense onun yenlerinde cansız sallanan güçlü ellerine, uyumsuz şıngırdayan mahmuzlarına ve sarkmış kılıcına bakıyorum ve gerçek değillermiş gibi geliyor bana – kında kesecek kılıç, kuburlukta insana ateş edip öldürecek revolver yokmuş gibi. Üniforması bile gerçek değil, öylesine, mahsusçuktan, gün ortası garip bir maskeli balo işte, hakiki nisan güneşine karşı, çalışan sıradan insanların ve uyuyan vagon altında tahıl tanelerini toplayan hamarat tavukların arasında.

Fakat bazı vakit... bazı vakit birinin adına korkuyorum. Fena halde sıkılıyor jandarma çünkü...

Rusçadan çeviren: Günay Çetao Kızılırmak

Leonid Andreyev (1871-1919) Rusya’da doğdu. Moskova Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldı, bir süre avukatlık yaptı. Gazetelerde suç üzerine yazıları yayımlandı. Maksim Gorki’nin yakın dostuydu. Roman, öykü ve oyunlar yazdı. Bir gazetenin edebiyat bölümünün editörlüğünü yaptı. Türkçedeki yapıtları: Yedi Asılmışların Hikâyesi (Yar Yayınları, 2000), Ömrümüzün Günleri (MEB, 1948).

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Nisan Ayının 7 KitabıOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

2 Temmuz 2025

Ankara'da Hafta Sonu Kaçamağı: Nereye ..

Ankara’dan çok da uzaklaşmadan hafta sonuna eğlence, keyif ve dinlendirici bir tatil deneyimi eklemek ister misiniz? Başta Ankara Kızılcahamam termal otel seçeneği olmak üzere Ankara’ya yakınlığıyla bilinen en konforlu ve uygun maliyetli seçenekleri sizi..

Devamı..

Kafkaesk Bir Film: Birdman

Yalçın Yokuş

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024