Lüzumsuz Şövalye
25 Kasım 2018 Öykü

Lüzumsuz Şövalye


Twitter'da Paylaş
0

Odasındaki perdeyi köşesinden kaldırıp dışarıya baktı. Hava güneşliydi. Dışarının sıcaklığını tahmin etti. Emin olamadı. Kumaş ceketini mi yoksa deri montunumu giymesi gerektiğine karar vermeliydi. Pencereyi açmaya üşendi. Telefonunu aldı. On dokuz derece gösteriyordu. On dokuz derecede kumaş ceketini mi giymesi daha uygun olurdu yoksa deri montunu mu? Yine karar veremedi.

Salona geçti. Evde kimse yoktu. Hemen çıkması da gerekmiyordu. Annesi düğün hazırlıkları için erkenden çıkmış, çıkarken de yanına gelip kahvaltısını hazırladığını söyleyerek onu uyandırmıştı.

“Akşama giyeceklerini de hazır ettim. Hepsi dolapta. Sakın ha başka bir şey giyme. Ha bir de sakın ha saat dörtten önce düğün salonuna gelme, bir de seninle uğraşamam orada.” Son kelimelerin ardından kapının kapandığını duymuştu. Yavrularını istedikleri zaman uyandırmak doğanın annelere bahşettiği bir hak idi.

Salondaki saat on buçuğu gösteriyordu. Uyuyamadığı için erken kalkmak zorunda kalmıştı. Gece dörtte uyuduğu için nikahtan bir saat kadar önce uyanıp o günü mümkün olduğu kadar hızlı geçiştirmek istiyordu halbuki. Annesi gece yarısı eve gelmişti. Bütün gün ablası ile birlikte gelinlik provasında olduğunu, nikah şekerlerinin ise geç geldiğini ve bunun gibi o gün olan biten herşeyi ona ve babasına anlatmıştı. “Sen hâlâ uyumadın mı?”

Her şey altı ay önce başlamıştı. Ablası o zamana kadar ‘bir arkadaş’ takma adıyla tanıdıkları erkek arkadaşını onlarla tanıştırmak için akşam yemeğine getirmişti. “Daha on altı yaşındayım ve ondan daha uzun boyluyum.” ‘Bir Arkadaş’ gittiğinde ilk sözleri bu olmuştu ve ablası tıpkı üç yıl öncesine kadar yaptığı gibi onun omuzuna bir yumruk atmıştı. ‘Bir Arkadaş’ yemekte çok konuşmamıştı. Babasının sorduğu sorular televizyonda gördüğü iş görüşmelerinde patronun sorduğu sorulara benziyordu. Annesi kızının da yardımına koşmak için lafı bir şekilde küçük oğlunun haylazlıklarına getirmeyi başarmıştı. “Sürekli oyun oynuyor, gece yarılarına kadar. Okul başladığında ne yapacağız bilmiyoruz.”

O akşamki yemekten iki hafta sonra ailelerin bir araya geldiği bir akşam yemeği yapılmıştı. Restorandaki en büyük masayı dolduran insanların yemek yerken nasıl bu kadar gürültü yapabildiklerine şaşırdığını hatırlıyordu. En kötüsünün bu yemek olması umuduyla eve gelip tekrar bilgisayarının başına geçmiş ve sabah olana kadar oyun olmanıştı.

Televizyonu açtı. Kanepenin üzerinde yatmış uykusunun gelmesini bekliyordu. Telefonu titredi. Okuldan arkadaşlarının olduğu gruba on yedi tane mesaj gelmişti. Okumak istemiyordu. Telefon titremeye devam etti. Yirmi sekiz mesaj. Telefonu aldı ve mesajları okumaya başladı. Hepsini okumuyordu, sadece aralarından gözüne takılanlara bakıyordu.

“Ablan evleniyormuş.”

“Damat yakışıklı mı bari?”

“Zenginmiş ben öyle duydum.”

“Şu iş adamının oğlu mu?”

“Cevap versene oğlum!” Sonuncusu kuru kafa resmiyle bitiyordu.

“Nereden duydunuz?” İlk aklına geleni sormuştu.

“Ablan ilişki durumunu güncellemiş oğlum, haberin yok mu? Evlendi yazıyor.”

“Daha evlenmedi ki, bu akşam nikâh kıyılacak. Düğünde”

“Belki önceden gerdeğe girmiştir.” Bunun sonunda da gözlerinden yaş damlayarak gülen bir kafa vardı.

“Senin ağızına sıçarım lan.” Cevabı yazdıktan sonra pişman olmuştu. Silmek istedi ama silerse daha kötü görüneceğini biliyordu.

“Ne oldu lan? Yatak odası takımını sana mı taşıttılar yoksa? Gücüne mi gitti?”

Kalkıp üzerini değiştirdi, deri montunu giyip çıktı. Mesajlar giderek azalıyordu. Aralarında, “Rahat bırakın çocuğu” yazanları gördü.

Şimdi de annesi başlamıştı. “Uyandın mı?” Bunu ona sorması çok garipti gerçi. Cevap vermedi. “Kahvaltını yaptın mı?” Yine cevap vermedi. Biraz daha uzatırsa onu arayacağını bildiğinden birşeyler yazması gerekiyordu. “Dışarı çıktım, pastanede birşeyler yiyeceğim.”

“Fazla uzaklaşma.”

Yürüyerek beş dakika mesafedeki pastaneye ulaştı. Limonata ve ay çöreği istedi. Ay çöreğininin uçlarını kırıp ağızına attı önce. Limonatadan bir yudum aldığında Aylin’i gördü. Aylin haftasonları pastanede çalışıyordu. Bunu biliyordu gerçi ama onu gördüğüne şaşırmış gibi yaptı. Aylin onu görünce yanına geldi. “Naber?” Ay çöreği parçalarından bir tane daha ağızına attıktan sonra cevap verdi. “İyilik. Senden naber?”

“Ablanın düğüne gitmedin mi yoksa?”

“Nereden duydun düğünü?”

“Grupta yazmışlar ya.”

“Hadi ya.”

Aylin ablasından iki yaş büyüktü ve  hâlâ üniversitede okuyordu. Ablası ile aynı liseye gitmişlerdi ve aynı mahallede yaşadıkları için hep yakın olmuşlardı. Üniversite sınavına hazırlandığında Aylin onların evlerine gelip ablasını ders çalıştırırdı. Ablası üniversiteyi kazandıktan sonra da bu pastanede çalışmaya başlamıştı.

“Annenin işi çok herhalde.”

“Niye ki?”

“Sana kahvaltı hazırlamadı mı?”

“Hazırladı.”

“Niye buraya geldin o zaman?”

“Ay çöreği istedi canım.”

“Akşam kaçta düğün?”

“Altıda”

“Bütün gün böyle oturacak mısın? Annene yardım et bari.”

“Ayak altında dolaşma dedi bana.”

“Peki o zaman. Akşam düğünde görüşürüz.”

“Sen de geliyor musun düğüne?”

“İzin alabilirsem geleceğim.”

Aylin konuşurken ay çöreğinin göbeğinden büyük bir parçayı daha ağızına atmıştı.

“Sen kaçta orada olacaksın?”

Dişlerinin arasına giren parçaları diliyle çıkarmaya çalışırken cevap verdi.

“Dört gibi falan.”

Limonatanın kalanıyla ağızını temizledi. Aylin önündeki tabağı ve bardağı aldı.

“Bunlar benden olsun o zaman yakışıklı.”

Pastaneden çıkarken kasada duran adamla göz göze geldi. Kaldırımda arkasına baktı. Adam Aylin’e birşeyler söylüyordu. Üzerindeki beyaz önlük o pastanedekilerin hiçbirine Aylin’e yakıştığı kadar yakışmıyordu.

Eve dönüş yolunda telefonu yine titredi. Artık mesajlara bakmak istemiyordu. Tek istediği eve dönüp akşama kadar uyumaktı.

“Nerdesin?” Yine annesiydi.

“Eve geçiyorum.”

“Kahvaltı yaptın mı?”

“Evet.”

“Fazla uzaklaşma.”

Eve girdiğinde uyumak istiyordu. Anahtarı ve deri montunu salondaki kanepenin üzerine attı. Diğer odaya geçip kendisini yatağın üzerine bıraktı. Bütün gün uyumak istiyordu. Sadece kimsenin uyanık olmadığı bir saatte kalkıp oyun oynamaktı istediği. Dışarıdan araba gürültülerini duymaya başladı. Birkaç insan konuşması sanki odanın içindeymiş gibi geliyordu kulağına.

Yatağında bir uğultuyla irkilerek uyandı. Uyumuş muydu? Farkında bile değildi. Gözlerini tam açamadan yatağın üzerinde titreyen telefonunu aldı. Titremesi durmuştu.

Annesi.... Annesi on yedi kez aramıştı onu... Saat... Saat üç buçuktu... Geç kalmamıştı ki düğüne? Otuz yedi tane mesaj vardı. Mesajları açtı ve ilk gözüne çarpanları okumaya başladı.

“Nerede bu şerefsiz?”

“Sabah görmüşler, evden çıkmış, bir daha gören olmamış.”

“Polise mi gitsek”

Olan biteni anlamamıştı. Annesi onun evde olduğunu biliyordu. Hemen annesini aradı.

“Ne oldu?”

“Nerdesin sen?”

“Evdeyim. Sana dedim ya sana. Niye arıyorsun beni bu kadar?”

“Seni aramıyorum salak!”

“Kimi arıyorsun?”

“Damadı arıyoruz. Damat kayıp, sabahtan beri gören olmamış. Nerede bilmiyoruz. Allahın cezası, ablan mahvoldu burada ağlamaktan.”

“Nasıl kayıp?”

“Kayıp işte. Allahım ne yapacağız şimdi. Senin haberin yoktur değil mi?”

“Benim ne haberim olacak?”

“Allahım ben ne dediğimi biliyor muyum? Ne olacak bu kızın hali?”

“Geleyim mi?”

“Baban geldi şimdi. Kapatıyorum.”

Annesi konuşurken arkadan birileri bağırıyor, birisi ağlıyordu. Ablası mıydı ağlayan?

Mesajlara bakmaya başladı. Arkadaşlarının grubundaki mesajları takip edemiyordu. Birkaç tanesi düğünün olacağı yere gitmiş oradan videolar paylaşıyorlardı. Videolardan birisinde odaya girmişler ve ablası gelinliğinin içinde ağlıyordu.

“Bunu kanallara kaç paraya satarım acaba?”

Videoyu çeken yazmıştı bunu. Bildiği bütün küfürleri mırıldanmıştı. Mesajlara bakmaya devam etmişti. Birkaç meraklı arkadaşı vardı o kadar. Ama bir tanesinin numarası kayıtlı değildi. Kayıtlı olmayan numara Aylin’e aitti. “Ben Aylin.” Bu kadardı mesajı. Devam etmiyordu. Birşey de sormamıştı.

“Geç kaldım. Acil bir durum çıktı.” Kısa bir cevaptı. Aylin cevabını hemen okumuştu.

Ne kadarını biliyor acaba?

“Ben eve geldim. Bana uğra müsaitsen.”

Kafası karışmıştı. Aylin’in evini bilmiyordu. “Sana konum gönderirim. Konuşuruz biraz.”

Olanları ona anlatmalı mıydı? Aylin’in haberi yok muydu?

“Peki,” dedi.

Salondaki kanepenin üzerine attığı deri montu ve anahtarlarını alıp çıktı. Yolda yine telefonu çaldı. Bu sefer arayan babasıydı. Telefonu açar açmaz bağırmaya başladı.

“Neredesin sen?”

“Evden çıktım baba.”

“Sakın ha bir yere kaybolma. O şerefsizi görmüşler etrafta. Amcanlar da geldi. Onu aramaya çıkıyoruz.”

“Hangi şerefsizi?”

“Lan salak salak konuşma kaç tane şerefsiz var. O damat denen orospu çocuğunu arıyoruz işte!”

“Ben de geleyim mi?”

“Sakın ha. Karışma. Biz halledeceğiz. Sen göz önünden kaybolma.”

Babasını en son ablası arkadaşlarıyla üç günlük diye çıktıkları tatilden iki hafta sonra döndüğünde bu kadar öfkeli görmüştü.

Aylin’in evi tahmin ettiğinden daha yakındı. Arka taraftaki dar sokaklı mahallelerden birinin giriş katındaki küçük bir daireydi.

Aylin kapıyı açtı. Düğün için giyinmemişti. Pastanede üzerine beyaz önlüğünü giydiği çiçekli elbisesi vardı üzerinde. “İçeri girsene.”

Salona geçtiler. Aylin pencerenin dibindeki koltuğa oturdu. “Ayakta durma, sen de geç otur öyle.”

Aylin’in yanına oturdu. Bu çiçekli elbiseyi Aylin ablasına ders vermeye evlerine geldiği zamanlardan hatırlıyordu. Aylin’in çok elbisesi yoktu ama olanları da ona çok yakışırdı.

Aylin uzanıp koltuğun üzerinde duran elini tuttu.

“Olanları duydum.”

Sesi titriyordu.

“Bak benim hiçbir suçum yok. Ablana bunu söyle.”

Neden ağlıyordu peki? Elini daha sıkı tutmuştu şimdi.

“Ben engel olmaya çalıştım ama...” kelimeleri tamamlayamıyordu.Yüzünü elleriyle kapamıştı.

Kötü birşeylerin olduğunu anlıyordu ama neler olduğunu anlayamıyordu.

“Ne oldu?”

“O... pastaneye geldi... Sen gittikten yarım saat sonra... Önce benimle konuşmak istediğini söyledi. Sonra... Sonra ben kötü birşey olacağını anladım. Kimse görmesin diye birlikte çıktık.”

“Kiminle?!”

“Ablanın...” Yine tamamlayamamış ve ağlamaya başlamıştı.

“O burada mı?”

Aylin derin bir nefes alıp anlatmaya devam etti.

“Sonra... sonra... bana saçma sapan şeyler söylemeye başladı... Saçma sapan şeyler... Yok evlenmek istemiyormuş... Yok benimle kaçmak istiyormuş... Yok annesi onu zorlamış... En başından beri bana...”

Aylin bu sefer ağlarken ona sarılmıştı. Onu omuzlarından tutup kendinden uzaklaştırdı. Yüzüne bakıyordu.

“Onu arıyorlar.”

“Tabii... tabii arıyorlardır.”

“Nerede peki? Biliyor musun?”

“Evet.”

Aylin ilk kez onun gözlerine bakmıştı. Yeşil gözlerinin beyazları ağladığı için kızarmıştı. Gözlerinin etrafında da kızarıklıklar vardı.

“Banyoda.”

“Banyoda mı! Burada mı yani?”

Ayağa kalkmıştı. Korkuyordu.

“Korkma. Banyoda ama baygın.”

“Ne oldu? Niye baygın?”

“Buraya geldik. Bu sefer beni kaçmaya ikna etmeye çalıştı. Her şeyi düşünmüş. Bir arkadaşı varmış.”

“Babamı aramam lazım.”

“Bir arkadaşı varmış. Bizi bekliyormuş.”

“Amcamlar gelmiş, onu arıyorlarmış.”

“Bir tekne ayarlamış. Avrupaya kaçacakmışız.”

“Babam bir yere kaybolma dedi.”

“Orada evlenecekmişiz.”

“Annem de bir yere kaybolma dedi.”

“Bizi kimse bulamayacakmış.”

“Ben sadece uyuya kaldım bir kere.”

“Sen beni dinliyor musun?!”

“Benim gitmem lazım. Annemin yanına gitmem lazım.”

“Gitme... Gitme yalvarırım bana yardım et.”

“Ne yardımı? Nasıl yardım edeceğim sana?”

İkisi de ayaktaydı. Aylin kolundan tutmuştu onun.

“Banyoda. Banyoda bayıldı. Ona vurdum. Kafasına vurdum. Yanında silah getirmişti. Çok korktum. Beni öldürecek sandım.”

“Ne yapabilirim ki ben?”

“Onu buradan çıkar. Lütfen. Burada bulurlarsa hayatım biter benim. Ben onu taşıyamam. Buradan çıkar. Başka bir yere götür. Orada bırak. Ölmemiştir hem. Ambulans çağırırsın onu oradan alırlar. Lütfen. Lütfen yalvarırım sana.”

Kesik kesik nefes alıyordu.

“Yapamam. Onu taşıyamam. Ya beni görürlerse.”

“Hayatım biter anlıyor musun? Bak benim kimsem yok. Pastaneden kovarlar beni. Kimseye derdimi anlatamam. Kesin hapse atarlar beni.”

Aylin kanepenin üzerine çökmüş, ağladıkça bedeni küçülüyor gibiydi.

“Tamam. Yardım edeceğim.”

Aylin onu kucaklayıp kafasını göğsüne dayadı. Sonra iki eliyle yüzünü tuttu. “Sen tam bir şövalyesin biliyor musun?”

Birlikte koridordan geçtiler. Banyonun kapısının önünde durdular. Koridor ışığını açtığında yerdeki kan izlerini gördü. İzleri görene kadar durumun ciddiyetini farkına varmamış gibi korkmaya başlamıştı şimdi.

Kapının kilidini açtı, kolu çevirdi ve kapı açılmaya başladı. Kapı bir kişinin içeri girmesine izin verecek kadar açılmamışken bir engele takıldı. Kapıyı itti. Kafasını uzattığında bunun bir ayak olduğunu anladı.

“Lambanın düğmesi hemen kapının yanında.”

Lambayı açtı sonra kafasını tekrar içeriye uzattı. Siyah takım elbiseli bir adam banyonun ortasında uyuyor gibi uzanmıştı. Teni beyazlamış görünüyordu. Kafasının yanında ilk önce koyu renkli kumaş parçası sandığı bir kan pıhtısı vardı.

Kapıyı iterek açtı. İçerisi garip kokuyordu. Adamın yanağının görünen kısmına parmak uçlarıyla dokundu. Soğuktu.

“Yaşıyor mu?” Aylin’in sesi konuşurken incelmişti.

İki elini koltuk altlarından geçirerek adamı kaldırdı. Kafası öne eğilmişti. Kapıyı sonuna kadar açabilmek için adamı biraz öne sürükledi.

“Bir arkadaş ha,” dedi.

“Ne dedin?”

“Bir arkadaş.”

“Ne demek bir arkadaş?”

“Hiç.”

Kapıyı açtıktan sonra tekrar adamın koltuk altlarına kollarını soktu. Üst gövdesini doğrulttuktan sonra koltuk altından geçirdiği kollarını adamın göğsünün önünde birleştirerek vücudunu kaldırdı.

Bu şekilde banyodan çıkarmak daha kolay olacaktı ama kafasının nasıl hareket edeceğini düşünmemişti. Kontrolsüz kafa geriye kaydı. Kafasındaki yara izi yüzünün birkaç santim önündeydi şimdi. Bu şekilde koridor boyunca onu taşıdı ve salonun ortasına sırtüstü bıraktı.

Aylin kesik kesik nefes almaya devam ediyordu.

“Baksana.”

“Ben bakamam sen bak.”

Aylin eğildi. Baş ve orta parmağını adamın boynuna bastırdı.

“Yaşıyor herhalde.”

“Silahını alman lazım.”

Yerde yatan beyaz yüze bakıyorlardı. Gözleri kapalıydı. Kısa bir sessizliği bu beyaz yüzün ortasındaki karanlık ağızın açılıp çığlık atmaya başlaması kesti.

Gözleri açıldığında içindeki iki kırmızı çukur görünür olmuştu. Yerde yuvarlanıyor ve bağırıyordu. Aylin çığlıklarla yerde sürünmeye, odanın diğer tarafına kaçmaya çalıştı. Beyaz suratlı canavar ise kırmızı gözleri ve kanlı ağızı ile salonun ortasında bağırmaya devam ediyordu.

Bütün olanları sanki kötü bir şakaymış gibi donarak izlemişti kenardan. Bir an Aylin ve beyaz suratlı canavar olan bitenin bir oyun olduğunu ona söyleyecekler ve hep beraber kameraya gülümseyeceklermiş gibi sakin kalmayı başarmıştı. Taki ceketinin cebinden düşen silahı görene kadar.

Kan kırmızı gözler de yere düşen silaha baktı. Görmüş müydü? O silahına uzanırken iri gövdesiyle üzerine atladı.

Aylin şimdi salonun ortasında iki adamın kavgasını izliyordu.

Birbirlerinin üzerinde yuvarlandılar. Televizyonun bulunduğu sehpaya çarptılar. Aylin boğuşmanın arasında birisinin elinde silah olduğunu görmüştü.

Bütün bu arbede bir patlama sesi ile kesildi. Ses salonun içinde hapsolduğu, dışarıya çıkamadığı için içeridekilerin kulaklarında bir çınlama olarak yankılanmaya devam etti.

Aylin arkası ona dönük ayağa kalkan kurtarıcısına bakıyordu. Şövalyesi onu kurtarmıştı. Aylin’e  döndü.

Sağ elindeki silahı gördükten sonra sol eliyle karnını tuttuğunu gördü.

“Annemi arar mısın?” dedikten sonra yere yığıldı.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR