Mahmut Şenol’un Sia Kitap tarafından yayımlanan kitabı, Bir Roman Yazılıyor “Nicky’yi Öldürmek”: İstanbul Türkçesiyle yazan, çok katmanlı kurgusal yöntemi tercih eden bir romancının “roman içre roman” tekniğini kullanarak oluşturduğu bir eser. Yirmi senelik romancı Mahmut Şenol ile söyleştik.
Mahmut Yıldırım: Eserinizde, “İlk başlarda saygılı bir mesafeyle dururken şimdi n'aber romancı diye takılmadıkları kalıyor geriye,” diyorsunuz. Günümüzde romancılara, işe yaramayan insanlar olarak bakılması üzerine söz açalım, isterseniz?
Mahmut Şenol: Öylesine, acısı eskiye dayanan bir şey ki bu, neresinden anlatmalı bilemedim. 18.yy’ın İngiliz yazarı Tobias Smollett’in ¨yazar milletini¨ tanımlamak üzere ifade ettiği şey, 'edebiyat imalathanesi' idi. Burjuvazinin ürünü olan roman ve edebiyatın diğer türleri arasında sıkışmış yazar, aslında bağımsız ve düzenli bir mesleğin adamı olamadı ki! Asıl dert burada. Ancak Amerikan pulp-fiction romancılığıyla biraz meslek sahibi durumuna geçecektir, fakat hâlen bugün, çok satan romancı dışında kitabıyla geçinen kimse yok; varsa söyleyin, ben bu işi bırakayım. Roman piyasası artış gösterdikçe eli kalem tutanlardan hevesli yazarlar çıkıyor. Bahsettiğim, İngiltere’nin Viktorya Dönemi dahil en hızlı romancılık zamanları ama Robinson Crusoe’nun ve Gulliver’in yazarları gibi bir iki isim dışında eserinden para kazananı yok. Post-humously, ölümünden sonra şöhret kazanlar var; yazık tabii… Geriye kalanlar kötü yazar mı, kuşkusuz değiller, bu iş biraz da talih meselesine dönüyor lafını şimdi kullansak yeridir. Diğerleri, romancılığın ve edebiyat adamı olmanın bedelini başka işlerde uğraşarak, bu yüzden de ha bire kırılıp dökülerek ödüyor. Pek çokları aynı zamanda İngiliz gazete ve dergilerinde muhabir, editör, hatta matbaada işçi… Sefalet bir durum yani. Bir insan niye roman yazarı olmak ister, bunu da anlaması zor! Bizim Türkiye Yazarlar Sendikası kurulması falan da hep aynı soruna bağlı; telif hakları, yazarın baskı ve otorite karşısında korunması… Roman yazarının durumu Stand-Up komedide, Orta oyununda canlandırılacak derecede komik durumlara düşecektir handiyse… Bir eve misafir gidersiniz, evin annesi orta eğitimdeki kızına seslenir, ¨Evladım getir Türkçe ödevini, bak romancı amca gelmiş, düzeltiversin!¨ der. Gülmeyin, vallahi der… Hani doktor amca geldi, göster bakalım şu kaşınan, acıyan yerini diyor gibi. Nereden geldik buraya, ha, evet son romanımda mimar Mümtaz Candaş’ın ofisinde ona ¨Sen roman moman da yazıyorsun¨ demelerinden yola çıkmıştık. Allahtan mimar olan roman kahramanımın romancı olması mesele değil, asıl bir yerden geliri var, ya olmasa, o zaman fena, yani o vesileyle adamdan sayılıyor, yoksa romancının teki işte canım. Ben bir akademisyen roman yazarı dostumdan bilirim, yazdığı makaleleri ciddiye almıyorlarmış, ¨Bu romancıdır, ne olur ne olmaz, uydurur kaydırır belki¨ diye… Yalan da değil, yapar! Zordur romancı olmak, evlere şenlik iştir ama başa geldi mi keyif duyularak çekilir bir şeydir, romancılıkta duyulan zevk dünyada nerede var, Sait Faik gibi cebinden leblebi çıkarırcasına insanları çıkarıp onlarla konuşursun, konuşturursun. O ayrı bir mevzu…
MY: Romanda şöyle bir cümle geçiyor: "Edebiyat dünyası birkaç kişinin elinde dönüyor, bilmez miyim! Ahbap çavuş bunların hepsi…” Edebiyat mutfağında görülen bu denli kirlenmeleri, eleştirinin gücüyle aşabilir miyiz?
MŞ: Soruya giriş olan cümle, mimar Mümtaz Candaş’ın tabii roman kahramanı olarak kendi yazdığı romanların iyi şeyler olmasına rağmen karşılık bulamamasına ait, onun sevgilisi Beyza Ferah’ın sarf ettiği cümledir. Beyza biraz acıyarak söylüyor bu cümlede. Romanın okuru olarak söyleyebilirim ki, edebiyat dünyası diye itham edilen alan bir genelleme galiba, yoksa şu ya da bu kişiyi veya kimi yayınevlerini kastediyor olamaz fakat Beyza pek yalan şeyler de söylemiyor. Kaç yayınevinde, çöp sepetine atılmış, eserinin taslağını gönderen yazara yahut yazar adayına nezaketen bile olsa bir karşılık verilmemiş dosya vardır! Nasılsa yazmış zaten, biz mi sipariş ettik, yazdıysa beklesin mantığını eleştiren bir cümle kullanıyor Beyza. Bu düşünüş biçiminin bir ileri noktası, hatta en önemli noktası ise, ¨Yahu eserini bastık, bir de para istiyor,¨ mantığıdır. Mürekkepçiye, kâğıtçıya, kartoncuya, ciltçiye, iş hanındaki çaycıya para ödeyen, yazara sıra gelince, e zaten yazmış, diye bakmakta. Eleştirinin gücü bu piyasa koşullarına yeterli olur mu, bilemem. Ben Beyza’nın cesur sözlerinden dolayı alkışlanmasını ümit ederim. Doğru söyleyen dokuz köyden kovulur olmasın! Fakat eleştiri dediğimiz şey bu alanlara ulaşmıyor, lütfen eğri oturalım doğru konuşalım, bana bir tane yayın dünyasında telif hakları meselesine değinen eser gösterin; rahmetli Alpay Kabacalı’nın Yazarın Kazancı başlıklı çalışmasını ve kitabını bir yana koyarsak… Bütün bunları söylerken piyasa koşulları nedeniyle yayınevlerinin içinde olduğu zorlukları, dağıtım ve kitapların okurla buluştuğu kitabevlerinin ayakta kalabilme mücadelesini göz ardı ediyor değilim. Fakat ne olursa olsun, yazarın hakkı hepsinin yola çıkış noktası. Yazan olmazsa bunların hiçbiri de olmayacaktı. Beyza Ferah, işte biraz bunları imâ ediyor, zannımca…
.jpg)
MY: Roman içre roman tekniğinizde, eser üzerinde yer yer parantezler açıp okura metindeki pürüzlerin nasıl temizlenmesi gerektiğini gösteriyorsunuz. Okuru esere dâhil etmek, ona işin teknik boyutunu sunmak hakkında neler söylersiniz?
MŞ: Diğer, bundan önceki romanlarımda benzer haylazlıklar, yaramazlıklar yapmak istemiştim hep ancak metin alır başını gider ve ucunu kaçırırım diye belki cesaret edemedim. Fakat şimdi, roman kahramanım mimar Mümtaz Candaş’ın yazmakta olduğu bir romanı romanıma davet ettim. İki metin yan yana sürüklendi, bunu yaparken elinizde tek bir anahtar var, onunla kapıyı açabilirsiniz. Bu anahtar okurunuzu gölge yazar yapmaya heveslendirmenizdir. Mümtaz Candaş kendi romanını okurla konuşarak, onu da bu işin içine katarak yazıyor. Öyle olmazsa, okur, birisi asıl olan ötekisi yanında akıp giden bir başka metni okumanın zahmetine niye kalkışsın? Böyle yapılmazsa okur burada bana ekmek yok, diye o sayfaları atlayıp gider. Asıl romanın okunma isteği, niyeti ağır basar ve okurunuz bir ikinci metni okumaya kalkışmaz, okusa da göz ucuyla şöyle bir bakar. Teknik boyutuyla tek çareniz var, o da okurunuza güvenmek ve ona Mümtaz’ın iç dünyasına ait sırları açmak; sır, zaten iki kişi arasında kaldığı sürece her zaman deşifre olmaya eğimlidir.
MY: Sanatın birçok alanına dokunduğunuzu biliyorum. Bu romanınızda da bu kendini gösterdi. Sanat, kültür tarihi yapıyor gibi okura bazı ipuçları veriyorsunuz. Edebi-sanatsal çeşitliliğiniz ve roman anlayışınız üzerine neler söylersiniz?
MŞ: Roman, edebiyatı da içine alarak bütün sanat türlerinin içinde en özgür, en geniş kapsamlı alanı işgal ediyor. Bu yüzden tanımı bile çoğu kez kaypaklaşan bir terime dönüşmekte. Roman üzerine en az bir düzine farklı tanımın okunması bile bunu göstermekte. Roman yazarının okurunu şaşırtması lazım, diliyle, görgü ve bilgisiyle, toplumsal ilişkilere ait kavrayışıyla fakat en önemlisi bireyselliğin ve bireyin farkında olmasıyla. (Farkındalık kelimesini sevmem, hatalıdır, kullanmıyorum, dikkat ettiniz mi!) Bu nedenle romancı biraz da Peyamî Safa’nın tabiriyle ruh hekimliği yapıyor, demem o ki, azıcık psikolojiden "çakıyor olmalıdır." Bu ne kadar azıcıktır, bunun ölçüsü yok, içine daldığı roman kahramanları cemaatinde bu ortaya çıkar. Kimisi hâkim olur roman kahramanlarına kimisi başına bela alır, uğraşamaz roman kahramanıyla, bırakır peşini. Roman da o zaman, sırf yazılmış olmak için yazılır; berbat bir şey çıkar tabii… Richard Wagner’in tiyatronun bütün sanatların bileşkesi olduğunu söylemek üzere kullandığı, yazılması bile zor olan o güç Almanca kelime vagonu gibi okursak, (durun yazayım şimdi) Gesamtkuntswerk (doğru mu yazdım, bilemedim) kavramı aslında roman için söylenmelidir. Bana göre roman bütün sözlü-yazılı, görsel ve işitsel, ne varsa dünyada sanat adına yaratılmış, tümünün gesamtkuntswerk gibi bir şeysidir işte… Mesela: İçinde hiç O harfi geçmeyen ALODA başlıklı romanda olduğu gibi, hangi aklı başında insan oturup da yıllarını verip, tek tek bütün kelimelerin içinde O harfi var mıydı, yok muydu diye cımbızla ayıklayıp yazar? Olsa olsa romancıdır. Bu iş, mesela, 17. yüzyılın İtalyan heykeltıraşı Corradini’nin Dantelli Kadın heykelini yapmaya benziyor, tek tek tülün inceliğini mermere nakşetmek gibidir. Söylediklerim nitelikli sanat eserleri adına, yoksa kasaba meydanına dikilen Kitsch (Yine Almanca) nesneler değildir.






