Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

20 Haziran 2025

Öykü

Baht Dede

Ahmet Öğünç

Paylaş

2

0


Kendimi tanıtayım. Bendeniz, bir kız bir oğlan babasının çocuğu. Her doğurduğu bebeği ölen bir ananın tılsımlı evladı. Doğanlar iki üç ay sonra ölünce, anam Deli Ahmet Taşı'na bağlanmış. Kural gereği doğan bebek kız ise adı Raziye, erkekse Ahmet konacaktır. Öyle olmuş, ablam Raziye, ben Deli Ahmet. Bizden önce doğan sekiz bebek ölmüş. Ocak sayesinde hayata tutunabilen ben, bir olmuşum meğer pir olmuşum. Yaratılanların en yakışıklısı bendim. Köyün en güzel, en uzun saçlı kızı ile evlendirildim. Elmacık kemikleri hafif çıkık, öpüldükçe bal olan al yanakları, cankurtaran halatı örgülü saçları övülmeye değer olur da becerileri kötü mü olur? Maşallah doğurganlıkta mucizeler yaratmıştı. Dokuz oğlan altı kız doğurdu. Hepsini büyüttü, oğulları asker, kızları gelin etti. Oğulların biricisini Kafkas, ikincisini Balkan ve üçüncüsünü de Arabistan cephesinde kaybedince, gelen şahadet künyeleriyle avunmasını sürdürdü. Altı oğul altı kızla büyük aile köy olduk, bu bozkırda mekân tutup torun toparlak ordu kurduk. Hiç düşmanımız olmadı. Düşmansız ordu, Mercimek Efe'nin torunu, Haşgeş Efenin oğlu Deli Ahmet'i ulu kıldı.  

Babam köyün en zengini ve en fakiriydi. Unutkandı, gerekli gereksiz her ne varsa unuturdu. Beden sağlığı zengin, hafızası fakirdi. Fakirliği kim sever, ben de sevmedim ve sordum, "baba nasıl çabuk unutuyorsun?" Durakladı, "Beni ne kadar izledin? Doğru düzgün izleseydin bilirdin. Ben çok çalışır, hızlı yürür, hızlı yaşarım. İnsanın yaşam hızıyla unuttukları doğru orantılı olarak hareket eder. Hız, üstündeki yükü hoplatır, hız arttıkça yükü döker. Beynimiz sadece bazı kelimeleri ve görüntüleri tutar, onları anahtar olarak kullanır. Detaylar ölüdür, tahayyül sayesinde canlanır. Gereksiz şeyleri kendime asla yük etmem. Benim yüküm anahtarlardır..."  Vay be! Babam yapay zekâyı biliyormuş. Sürüm yapmadan rahmanı rahmete kavuştu.

Ben babam gibi değilim. Bıraktığı mirastan hızlı yürümeye bile sahip çıkamadım. Ne akrep olabildim ne de yelkovan. Çok çalışırım, fakat hiç unutmam. Unutmadığım için de yüküm ağır, dünyanın tüm yükü altında eziliyorum. Unutamadığım acılar kine dönüşmüş. Kinim büyüyüp nefret abidesi haline getirmiş beni. Sonra da kin ve nefret malzemesiyle zihnimde ördüğüm abide altında kalıp ölmüşüm. Mezarımı dört duvarla emniyete almışlar. Ne demekse; 'Baht Anıtı' demişler, 'Baht Dede' diyenler çoğunluktaymış. Bilmediğim pek çok rivayetlerle gizemli büyük güç olmuşum, efsaneyim ben şimdi efsane. Ulaşım ve iletişim hız kazanınca, ziyaretçilerim tahayyül edilemez derece çoğaldı. Kurban adayanların sayısını ve kimlere dağıtıldığını bilen yok. Şikâyetçi değilim, herkes yesin, içsin; amma çevreyi kirletmesin! Duvarlarımı okşayıp öperek kirletip karartanlar var. Sağlımda hiç görmediğim, bilmediğim, selamlaşmadığım insanlar duvarlarımı öpüp, dilekte bulunuyor. Alışık olmadığım bir konuda hangi birine nasıl yetişebileceksem! 

Torunlarımın benden haberleri yok. Toprak verimsiz olduğu için kalabalığı besleyememiş, onlar da yıllar önce terk etmiş buraları. Daha düne kadar çevre mezbelelikti. Bu tepeyi Büyükşehir Belediyesi ziyaretgâh haline getirdi. Bir takım büfe türü yapılarla kişilere zimmetlemiş. İşletmecilerin hepsi de beni çok seviyor. Başucuma koydukları kumbarayı her akşam paylaşıyorlar. Yine de uğur parası olarak büyüklü küçüklü üç beş banknot bırakıyorlar. Hırsızlığa karşı her saniye gözleri anıtta. Sağ olsunlar evimi sırayla silip süpürüyorlar ve asla yalnız bırakmıyorlar…

Geçen gün çıtı pıtı güzel mi güzel genç bir hanım kız, "Ahtım bahtım, benim evlenme vahtım" diyerek şiirimsi dil döktü. Kalkıp iki kolumun arasına alacak, "hayatımın aşkını buldum" diyecektim, fakat kemiklerimin dışında kas, içinde ilik kalmamış. Aynı gün başı bal kabağı gibi parlayan, ne mürteci ne de mülteci sakallı, sakalının ucunda dört beş tane nazar boncuğu bağlı, ızbandut gibi iri yarı bir yetişkin geldi başucuma. "Ey Baht Dede, şans ver, çok para kazanayım. PSG-Inter maçının skoru ne olacak, ilk golü hangi takımın hangi oyuncusu atacak, kaç sarı kaç kırmızı kart çıkar, ilk sarı kartı kim görecek, başlama vuruşuyla topu hangi oyuncu taca atacak? Ne olur ister kulağıma fısılda ister rüyamda söyle ki; kırk manda, sürüsüyle davar kurban edeyim sana..." Zirzop bilmiyor; ben hayattayken futbol oyunun bilinmediğini, stadyum, bahis ve bahis çetelerinin olmadığını… Elimle 'nah' gösterecektim, tipinden korkup duymazlığa yattım. 

Çanakkale'den, Van'dan turla kafileler geldi. İki turla gelen ziyaretçilerimin yürekten kopup gelen istekleri aklımda bile kalmadı. Dilencilik kolay. Herkes dilenerek havadan kazanma peşinde. Bu da benim işime yarıyor, değerimi artırıyor. Hâlbuki benim kendime hayırım yok, kimseye umut da vermiyorum, ama yalvaranlarım yakaranlarım çok olunca kendimi yükseklerde görüyorum. Tanrı diyebilirsiniz. Bu kadar çok insan yardım dilendiğine göre; kendimi Tanrı hissetmekte yerden göğe kadar haklıyım. Ne kadar garip bir durum değil mi? Kafilenin her ikisinde de kimsesizliklerinin arayışı yüzlerine vurmuş, fakat hepsinin yüzünde sahte gülücük. Zorunlu gülümseme yalnızlıklarını hüzünlerini uzakta tutmak için miydi, bilinmez. Ben de onlara bakıp ayıp olmasın diye sahte gülücükle onları taklit ettim. Yığınlar şu gerçekten bihaber; 'karanlıktan ayrılamayan hayatlar, bir başka gök kubbe altında ağlamayı hayal ederken kendi bahçelerini unuturmuş. Mutluluğun tohumunu toprağına ekip büyümesini bekleyemez, hüzünlerini toprağa gömer ve çoğalmasını izlermiş. Yüzleri kuru yaprak kadar solgun, yaz sıcağına kış ayazına hazırlıksız olurmuş. Mutsuzluğunu deryaya, yalnızlığını mavi gökyüzüne haykırmaya bile mecali olmazmış'. Gördüklerim bu tanımla bire bir örtüşüyordu. Demek ki; hakikatmiş bu…

Evet, onlar yalnız, ben kimsesiz. Kim güçlü? Elbette onların Tanrısı, yani ben!  Kimsesiz her zaman güçlüdür. Tanrı kimsesizdir, güçlüdür ve gücünü kimseyle paylaşmaz. Gücünü, kimsesizliği ve dilencilerinin çokluğu sayesinde artırır. Kendini yormaz, işleri meleklerine yaptırır. Benim de dört meleğim var, buradaki dört işletmeci ve onların çalışanları; yağmur kar yağdırmazlar, rüzgâr estirmezler; ama fıskiye ile çimleri sular, klimalarıyla serinletirler salonları. Sahipli her yeri siler süpürürler, 'asayiş berkemal',  onlardan sorulur, çünkü mal canın yongası… 

Fıskiyeden fırlayan suların, gül, çim ve diğer bitki dallarına dokundukça sekerek damla damla ilerleyişi; kuş sürülerine davetiye çıkarıyor. Minik kuşların sesi gürültüye engel olurken, çevreyi izlemek ve 'cik cik' müziğini dinlemek, işletmeci meleklerime ve bana huzur veriyor...

Dün gece uzunca bir rüya gördüm, anlatmaya zaman yetmez. 'Hayır olsun deyin ve hayra yorun!' Görebildiğim her yer insan, bekleyen yok, iki yönlü hareket. Karıncalar gibi gidip gelenler kumpanyası. Çoğunun omzunda içleri taş dolu kovalar. Yüzleri yorgun, adımları ağır, taş taşıyorlardı. Yük taşımak onlara ne sağlıyordu? Taşların kalabalığa kimlik kazandıracağını düşünmüş olabilirler mi? Kendi yükünü taşımayanın bir kat yukarı çıkmaya hakkı olmayacağını mı sanıyordu? Yük, çabaya; çaba, değere eşitti sanki… Taşlar neydi, kimse bilmiyordu. Belki eski başarısızlıklar, belki başkalarının beklentileri, belki de sadece alışkanlık. Taş, sadece yük değil, aynı zamanda aidiyet olabilir mi? Omzunda taş olan biri, bir yere aitmiş gibi hissedebilir mi? Taş taşımamak; güvensizlik, hayatı boşa vermişlik, lakaytlık olabilir mi? Başka ne olabilir? İnsanlar nefes nefese omuzlarındaki yükleriyle tepeye tırmanıyor, bana doğru. Bana ait türbeden daha büyüğünü mü yapacaklar buraya, anlamış değilim. Tırmanışa geçenlerin kimi hırslı, kimi bitkin. Kimi neden çıktığını çoktan unutmuş, ama yine de hepsi durmadan tırmanıyordu. Belki durmak; düşmekle, geri kalmakla, başarısız sayılmakla eşdeğerdi… 

Her neyse ne; amma beni düşündürdü. Benden daha şöhretli bir Tanrı yaratacakları ve ona tapacakları endişesi korkularım arasına girdi. Tedbir olarak ne yapabileceğimi düşünürken, yerçekimini kaldırmak geldi aklıma. Tanrı başarır, mucize sıradan insanların işi…

Turla gelen bir de yabancı kafile vardı. Uzun bacaklı, beyaz tenli, gözleri buz rengi genç güzeller geçti abide önünden. İkindi üzeri Baht Dede tepesine akşam yemeği için gelmişler. Renkleri uysa kendimi Rio karnavalında sanacaktım. Rus Kültürü tanıtım ekibiymiş. 

Bu bahar ziyaretçilerim arasında bir de yabancı vardı. İki kişi şu Mountain Coffy de oturmuş kırık Türkçe-İngilizce anlaşırlarken kulak misafiri oldum. Türk olanın İngilizcesi kötüydü, Arjantinli Oruç'un Türkçesi zayıftı. Osmanlı torunuymuş. Dedesi İngilizlerle işbirliği yapıp Osmanlıya ihanet etmiş. Savaşı kaybedince İngilizler, uşaklarını Britanya adasına değil, sömürgelerinde yeni güç odakları oluşturmak için oralara yerleştirmiş. O politikanın hiç değişmediği onlardan öğrendim. Oruç, bizim tepeden esinlenerek Arjantin'de bir ziyaret yeri açıp oradaki Ermeni derneklerini kullanarak büyük kazanç sağlayabileceğini anlatıyordu Ohannes'e. 

Coffy işletmecisi uyuyor tabi. Patent hakkı olabileceğini akıl edemiyor. Rüyasına mı girsem, ne yapsam da hatırlatsam? Amma adam hain bir gâvurun torunu, mutlaka bir hile yapar, 'Baht Dede' değil de 'Taht Dede' der. Zaten bizimkiler değerlerine ya taparak ya da satarak sahip çıkıyor. Neme lazım, herkes kendi yazgısını kendi yazıyor. Ben işimi yapayım, keyfime keyif katay

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Sevmek mi Sevilmek mi?B. Y. Genç
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Uğraş Abanoz

25 Nisan 2025

Kara Bir Vardı Bir Yok

Yakup gün boyu susardı, kimse aklından geçenlerin ne olduğunu bilmez, sormaya cesaret edemezdi. Rıhtıma inen dar sokakta, barakadan bozma bir evde otururdu. O, denize açılınca balıklar kaçışırmış, saatler, rotalar ona göre ayarlanırmış. Yakup'un ışığı hep yanardı, karada demirk..

Devamı..

mevsimî

Tan Doğan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024