Öğlen sıcağını hafifleten esintide gazetemi katlayıp uzandım kanepeye. Dut ağacının aralanan yaprakları arasından sızan güneşi seyre daldım. Bir açılıp bir kapanıyor gözlerim. Rüzgâr karıştırmaya başladı gazeteyi. Baktım dağılıyor sayfaları, yastığımı atıverdim üzerine. Kolum başımın altında. Az ötede muhtar emmi dalları budamaya başladı. Bir durup bir başlayan motorun sesine anamın yumurtladığını bağıran tavukları katıldı. Tavukların sesine de sevgilimin incecik sesi…
– Ne iyi ettik gelmekle canım.
Vapurdan inerken ben onun elini tutuyorum, o başındaki şapkayı. Bir eli bende bir eli şapkasında, nasıl açılmasın elbisesi?
Sıcak bir bakış atıp,
– Yürüyelim şu sahile doğru, deyip koştu. Ben arkasından…
Bir gölgede oturduk gelip geçenleri izliyoruz. Tatile gelmiş küçük arkadaş gruplarının eğlencelerine dahil olduk bir ara. Şen kahkahalar ve avuç avuç su atıyoruz birbirimize.
Sevgilimin kulağımdaki incecik kahkahasını dibime düşen terliğin sesi bozdu.
Anam olanca gücüyle;
– Kalkmadın mı sen deli oğlaaan!
Az öteye kaçan kedi miskin miskin salladı kuyruğunu. O esnedi ben gerindim. Offf, sırtım ağrımış! Doğruldum yavaştan. Anam bir daha seslendi.
– Kalk diyom deli oğlan.
Uykum açılsın diye gazetenin sayfalarını karıştırdım. Öğleden sonra denizden gelen esinti yerini bunaltıcı bir havaya bırakmıştı. Omuzlarımda havanın ağırlığı yavaştan kalktım çizmelerimi giydim. Önceki gün ikindi üzeri başlayan yağmur fıstığı suya boğmuş, tarla çamura balçığa dönmüştü. Arklar düzelecek, dere yatağı tekrar oyulacak, otlar yolunacak… Zamansız yağmurlar da deli oluyor.
Zaten taban fiyat düşük açıklanmış, bu kış ne yapacaktık…






