Halde bekliyordum. Her yerde bir bağırış çağırış, pazarlık sürüyordu. Boş kamyonetler dükkânlara yanaşıyor, bin bir çeşit sebze ve meyveyi yüklenip gidiyordu. Benim bulunduğum dükkân mandalinalarla doluydu. Çeşit çeşittik. Bir gün önce yola çıkmıştım Seferihisar’dan. Uçsuz bucaksız bir bahçede yetiştim. Ne kadar çoktuk öyle. Dünyayı burası sanıyordum. Sıkış sıkış olsak da burada da çoktuk. Yanımdaki arkadaşlarıma göz attım, Bodrum’dan, Erzin’den, Alanya’dan dahası Rize’den gelmişler; Gümüldür’den, Selçuk’tan hemşerilerim de vardı. Anımsıyorum da bahçe sahibi yanında ziraatçısı ile birlikte tüccarla pazarlığa oturmuştu. Ziraatçı anlatıyordu. “İnce kabuklu suludur, çekirdeksizdir. Satışta sorun yaşamazsınız, iyi para bırakır.” Tüccar, “Ama dayanıksız çabuk küfleniyor,” diyecek oldu. Bahçe sahibi atıldı, “İstersen Bodrum mandalinası al, doğru dayanıklıdır, ama çekirdekli, hem de bu lezzet nerede,” dedi. Bir çekişmenin nesnesiydim.
Kavruk tenli kadınlar, çocuklar topladı beni; erkekler sepetlerdeki mandalinaları özenle kasalara yerleştiriyorlardı. Eski elbiseleri içinde kirliydiler ve çalışkandılar. Yıpranmış ayakkabıları neredeyse ömrünü tamamlamıştı. Yine de neşeli türküler söyleyerek topluyorlardı bizleri. Bahçenin bir yanında çadırları vardı. Bu çadırları eciş bücüş görüntüsüyle birer korkuluk sanırdınız. Bir yaşam alanından çok çilehaneyi andırıyordu burası. Tekinsiz bir manzaraydı. Güneşin kavurduğu vücutlarını burada sağaltıyorlardı. Her gün zeytin, peynir, ekmek yemekten bıkmışlardı. Su için bahçenin bir ucundaki kuyuya gitmeleri gerekiyordu. Doğru düzgün bir tuvaletleri bile yoktu. Bahçe sahibinin çıkışmalarına seslerini çıkarmıyor, söyleneni çabucak yapmaya çalışıyorlardı. Fısıldaşmalarından anladığım kadarıyla yerli işçilerden daha ucuza çalışmaları da bölgede rahatsızlık yaratıyordu. Yevmiyelerini doğrultup, bir an önce evlerine dönmek istiyorlardı. Güvenli limanlarına ulaşıp, bir tas sıcak çorba içmenin özlemini duyuyorlardı. Kendilerini getiren kamyonu gözler olmuşlardı.
Bahçe sahibi tüccara anlatıyordu, “Bahçenin bakımı kolay mı sanıyorsun, bunları çapa için de getirttim, ta nerelerden, az paraya mı mâl oldu,” diyordu. Demek ki daha öncede gelmişlerdi, ben gözümü açmadan önce, çiçeğe durmadan önce. Köyün çocukları ne severdi mandalina çiçeklerini; yere dökülen çiçekleri iğneden geçirir, kolye, bilezik yaparlardı. Çiçeklerimizin kokusundan pek hoşlanırlardı. Meyveye durduğumda önce yeşildim, sonra turuncu oldum, olgunlaşınca sarı. Olgunlaşmadan koparılan arkadaşlarım da vardı. “Ekşi ekşi ne güzel oluyor,” demişti bir çocuk iştahla bir arkadaşımı yerken. Özenmiştim. Ben de aynı keyfi vermek isterdim. Sıramı bekliyordum heyecanla. Ziraatçı, beni methetmeye devam ediyordu: “En lezzetlisi budur, satışta sorun yaşamazsınız,” diyordu. Tüccar, “Tamam yeter, bana işimi öğretme, ben kazanacağım paraya bakarım,” dedi. Bahçe sahibi daha iyi bir fiyata satamayacağını düşünerek yumuşadı. Bir yolu bulundu ve el sıkışıldı. Yeni bir dünyaya böylece açıldım.
Hal birden kalabalıklaştı, oysaki güneş bile doğmamıştı. Önümde bir pazarlık başladı. Pazarlık genelde İzmir’den gelen bizler üzerinden yürüyordu. Pazarcı on kasa Seferihisar’dan, beş kasa Bodrum’dan, beş kasa da Erzin’den ver, dedi. Kamyonete yüklendik, yanımda marullar, kerevizler, ıspanaklar, lahanalar, elmalar, armutlar, üzümler var. Ne kadar başkalar, bana hiç benzemiyorlar. Portakallara kanım kaynadı, bana benziyorlar, doğduğum yeri anımsadım. Şimdi büyük bir cümbüşün ortasındayım. Çadırlar, tezgâhlar kuruluyor. Her yerde kasalardan aldıklarını tezgâhlarına dizen adamlar var. Pazarcı bizi tezgâhın en önüne yerleştirdi, özenle. Fiyatımızın yazılı olduğu karton parçasını üzerimize bıraktı. Çevremde giysi satanlar, oyuncak satanlar, peynir, zeytin satanlar da vardı.
Birkaç saat sonra ellerinde pazar arabalarıyla daha çok kadınlardan oluşan bir kalabalık belirmeye başladı. Tezgâh önlerindeki kartonlara bakarak ya da satıcıya sorarak fiyatlarımızı öğrenmeye çalışıyorlardı. Önümüzde duranlar oldu, ama bakıp geçti çoğu. Satıcı söyleniyordu. “Gene başladı kuru kalabalık.” “Kaça bu,” diyen bir ihtiyara, bizi göstererek, “Bu üç kilo beş lira,” dedi. İhtiyar pahalı buldu. Satıcı, “Amca yapma, şundan vereyim dört kilo beş lira,” dedi. İhtiyar biraz düşündü ve iki kilo aldı. Erzinli arkadaşlarımın bir bölümü ihtiyarın filesindeydi şimdi. Satıcı, anlaşıldı akşam pazarını bekleyeceğiz, diye söylendi. Neymiş bu akşam pazarı? Öğlene kadar tezgâhtan tek tük alışveriş edenler oldu. Öğlen mutluydum, güneşin ılıklığı içimi ısıtıyordu. Satıcı üzerimize su serpti. Güneş ışınları üzerimizde parlıyor, daha da albenili oluyorduk sanki. Uzun süre beni satın alan olmadı. Diğer arkadaşlarım gibi sıramı bekliyordum. Güneş batmaya hazırlanırken nasılda kalabalıklaştı burası. Satıcılar, tezgâhtaki ürünlerin fiyatlarını düşürmüşlerdi. Hiç bu kadar çok insan görmemiştim. Satıcılar sevindi. Sürekli kese kâğıdına, poşetlere bir şeyler koyuyorlardı. Tezgâhın önünde bir kadın durdu, alışkanlıkla, “Kaça bu,” dedi bizi işaret ederek. Satıcı, “Dört kilo beş yaptık abla,” diye seslendi tezgâhın diğer ucundan. Başka müşterilere de yetişmeye çalışıyordu. Kadına yöneldi aceleyle. İki kilo istedi kadın. Satıcı özenle beni de kesekâğıdına koydu. Kadına uzattı.
Pazar arabasında gidiyordum şimdi, gene yollardaydım. Bir süre pazarda dolaştım, yeni keseler, poşetler geldi yanıma. Her seferinde en üste koydu kadın beni, ezilmemi istemiyordu. Sonunda son durağıma geldim. Eve ulaştım. Pazar arabasından çıkartıldım. Mutfakta buzdolabının yanında, yerdeydim şimdi. Dolaba yerleştirilmeyi bekliyordum. Bir yandan da ortama kulak kesildim. Mutfakta bir telaş, marul, havuç doğranıyor, ocakta tencerelerin altı yanıyordu. İçerden, “Anne açıktım, hadi,” seslenmesi. Kadın, “Bekleyeceğine yardım etsene kızım, zaten tüm gün temizlik yapmaktan belim kırıldı,” diyor. Yemekler hazırlandı, dinlenmeye bırakıldı. Evin kızı salatayı yaptı. Unutuldum, diye düşünüyor, öylece bekliyordum. Bir yandan da evdeki seslere kulak kesildim. Zil çaldı, kapıyı açan kadın, “Hoş geldin Ahmet,” dedi. Adam bezgin bir sesle, “Ben salona geçiyorum, biraz uzanacağım, yorgunum,” dedi. Biraz sonra sofra hazırlandı. Adam, yemek sırasında, “Atölyede yediğim berbat tabldottan sonra bu iyi geldi,” dedi. İştahla yiyordu. Bir ara, “İnsanlara ayakkabı yetiştirmeye çalışıyoruz işte,” diye söylendi. Yine de keyifliydi. Bu haftanın yevmiyesini almıştı. “Allahtan bu hafta geciktirmedi haftalığı patron,” diye belirtti. Yemek bittikten sonra tabaklar, tencereler gene mutfağa taşındı. Kadın, çaydanlığı ocağa koyuyordu ki adam, “Siz içecekseniz koyun, bana aldıysan birkaç mandalinayla şişemi getirin,” diye seslendi. İşte benimde zamanım geldi, bende iştahla yenmeyi bekliyordum. Kadın, “Unutmadım, akşam pazarından aldım,” diye yanıtladı. Kadın, “Hadi Elif tabaklara mandalina koy götür,” dedi. Tabakta ben de vardım. Mutluydum. Soba yanan sıcacık bir odadaydım şimdi. Elif, bir arkadaşımı soyup, iştahla ve hızlıca yemeye başladı. Kadın, “Yavaş kızım, seni kovalayan yok,” diye uyardı. Elif pek aldırış etmedi. Adam beni, evet beni, soymaya başladı, ne kadar özenli, liflerimi bile ayıkladı. Bir dilimimi ışığa tutup, “Neler saklı bunda, şu canlılığa, damarlara bak,” dedi. Bir bilse. Elif, babasından görüp aynı şeyi yapmaya çalıştı. Kadın, “Kabuklar kurumadan rendeleyeyim, keke katarsam güzel olur,” diyerek kabuklarımızı bir kaba toplamaya çalıştı. Adam, kabuklarımızın bir kısmını sobanın üzerine bıraktı. Bu koku Elif’in çok hoşuna gitti. Odadaki havayı derin derin içine çekiyordu. Baba, votka kadehinden bir yudum aldı, sonrada beni yemeye başladı. Meraklı ve tedirgindim. Yenilen arkadaşlarımın verdiği hazzı anımsadım. Rahatladım. Bir süre ağzında çiğnedi, iştahla. “Güzelmiş,” dedi. Mutlu olmuştum. Günün yorgunluğunu unutmuş gibiydi. Dağılıp kayboluyor, hücrelerime bölünüyordum.
Beni çapalayan, toplayan kavruk tenli insanlar evlerine dönmüş, güvenli limanlarında bir tas sıcak çorba içmenin hazzını yaşıyor olmalıydılar. Bir eve keyif sunmuşlardı. Bir eve keyif sunmuştum. Yeni bir yola çıkmıştım. Toprakla, insanla başlayan serüvenim gene insanda sürecekti.






