Proust’un mizah anlayışı çoğu zaman yanlış yorumlara ya da aşırı yorumlamalara dayanır. Ve sorduğu soru genellikle olayın kendisi değil, zamanı ve kimin başına geldiğidir.
Greta Gerwig’in Barbie filminde bahsi geçen bir sürü oyuncak bebek arasında içlerinden yalnızca biri zaman ve hafızayla ilişkilidir ve kelimesi kelimesine Marcel Proust ismini taşır. Satışları iyi gitmez çünkü büyük bir olasılıkla Mattel’in yazar seçimi yanlıştır. Aslında Marcel’i yine seçebilirdi ama bu sefer bir komedyen, hatta Dickens’ın tebdili kıyafet gezen Fransız ortağı olarak. Eleştirmenler 1928’den beri Proust’u komik bulur – bu arada Proust 1922’de ölmüştür. Christopher Prendergast’ın Mirages and Mad Beliefs isimli kitabında yalnızca Proust’un şakalarına ayrılan bir bölüm vardır ve Elizabeth Ladenson 2015 yılında “Proust and the Marx Brothers” isimli muhteşem bir deneme yayımlamıştır.
Yine de Proust’a ilişkin böyle bir komedi iddiası her zaman şaşırtıcı gelir ve anında unutulur. Niçin peki? Doğrusu yanıtı ben de bilmiyorum ama sebeplere dair birkaç tahminde bulunmak onu daha iyi tanımamızı sağlayabilir.
Proust’u üniversite yıllarımda okudum. Dört gözle beklediğim ciddi bir deneyimdi ve bana çok şey katacağından emindim. Bu yüzden sürekli erteliyor ve vaat ettiği kültür için hazır olacağım ânı kolluyordum. Kitabın aslında ne denli eğlenceli olduğunu fark ettiğimde yaşadığım şaşkınlığı bir hayal edin. Daha ilk ciltte benim için hâlâ ön planda olan bir sahneyle karşılaşmıştım. Paris sosyetesine mensup bir ev sahibesi konuklarının şakalarına öylesine ateşli bir biçimde gülme alışkanlığına sahiptir ki, günün birinde kadirşinaslığı abartınca çenesi yerinden çıkıverir. Artık gülemiyor, kocası istediği kadar gülebilirken o sadece temkinli mimiklerle memnuniyetini gösterebiliyor. Bu gerçekten sağlam bir şaka malzemesi ama Proust’un asıl esprisi, anlatıcının bütün bunları niçin aktarma gereği duyduğunu açıklamasıyla ortaya çıkıyor. Bu, bedensel olmaktan ziyade dilsel bir olaydı çünkü öğrendiğimize göre bahsi geçen hanımefendi, bütün mecaz ve metaforları kelimelerin gerçek anlamıyla algılama alışkanlığına sahipti. Şayet İngilizce konuşuyor olsaydı ya bir yerlerini kırar ya da gülmekten çatlardı.

Bir düşünce alışkanlığı nasıl olur da fiziksel hasara sebebiyet verir? Şakanın sosyal davranışlar yönüyle bıraktığı etki ciddi olsa da, bir fantezi içerdiği de açık. Proust’un esprileri arasında en çok bunu sevsem de, yazarın mizah tarzı bu kadarla sınırlı değil. Son ciltte anlatıcı, uzun bir aradan sonra Paris’e döner. Katıldığı partilerden biriyle eski hayatına dönmüşken aynı zamanda herkesin ne denli yaşlanmış olduğuna hayret eder. Şaşkınlığının derecesi öylesine abartılıdır ki, etrafındaki herkesi kıyafet balosuna katılan figürler olarak görmeye başlar: aşırı özen gösterilmiş kostümler, ağır makyajlar, çok fazla pudra, çok fazla kırışıklık ve bembeyaz saçlar. Fakat kendi yarattığı bu fantezide gereğinden fazla oyalanır ve oyalanırken gösterdiği bilgiçlik sayesinde bütün sahnenin onun şaşkınlığı ya da arkadaşlarıyla değil, aslında zamanı inkâr eden kendisiyle, kendi yaşlılığıyla ilgili olduğunu anlarız. Bunun bir şaka olduğunu düşünür ama değildir – en azından onun için değil.
Proust’un mizah anlayışı çoğu zaman yanlış yorumlara ya da aşırı yorumlamalara dayanır. Ve sorduğu soru genellikle olayın kendisi değil, zamanı ve kimin başına geldiğidir. Robert Zemeckis’in Masum Sanık Roger Rabbit filminde aynı mantığın yansımasını görürüz. Bob Hoskins ve Roger, yani bir insan ve bir çizgi film karakteri, kazara birbirine kelepçelenirler ve Hoskins anahtarı kaybeder. Bir süre o halde kalırlar ve Roger aniden kelepçelerin içinden sıyrılıverir. Bunun üzerine Hoskins öfkeyle sorar, “Ne yani, istediğin zaman o kelepçeden kurtulabiliyor muydun?” Roger şaşırır, “Hayır,” der, “yalnızca eğlenceli bir şeyler olduğunda.”
Bu bizi biraz da Henri Bergson’un gülme hakkındaki yorumuna götürür. Hareket kabiliyeti yüksek, öteki zekâlarla bağlantılı insan varlığı bir makine haline gelir ve görmediği bir çukura düşer. Proust’a göre biz bunu makineye dönüştüğümüz için değil, sırf insan olduğumuz için yaparız – geniş çaplı bir muz kabuğu teorisi. Ve espri çoğu zaman insanın kayıp düşmesinde değil, kimsenin bunu beklememesinde yatar. Fakat Kayıp Zamanın İzinde’nin anlatıcısı her zaman Proust ile aynı mizah duygusuna sahip değil. Romanın sonlarına doğru, tam da her şey anlatıcı için yolunda giderken ve bir dizi hadise ona zamanla hafıza üzerine yeni bir anlayış kazandırmışken şöyle bir yorum yapar: “Görünen o ki, beni kendi melankolimden çekip çıkaran ve edebiyata olan inancımı tazeleyen işaretler, kendilerini çoğaltma konusunda kararlıydılar.” Anlatıcının çarpıcı bir naiflik içerisinde deneyimlediği bu aşırı talepkâr işaretler aslında onları tasarlayan yazar için sorumluluğun kimde olduğunu gösteren birer hatırlatmadır.

Proust’un bu bağlamdaki en iyi performanslarından birini ilk ciltte görürüz. Anlatıcı, kimi zaman geceleri yatağında uyandığından ve nerede olduğunu bilmediğinden bahseder. Aklından çeşitli olasılıklar geçirir, ardından bize “iyilik meleği kesin bilginin” her şeyi onun için düzelttiğini söyler. Uyanıktır, evdedir, her şeyin nerede olduğunu bilir. Ama iki yüz sayfa kadar sonra yanıldığını anlar. Her şeyi zihninde yeninden canlandırır ve Roger Rabbit’ın hiç şüphesiz onaylayacağı bir yöne doğru yola çıkar.
“İlk uyandığımda yaşadığım kısa süreli belirsizlik, sabaha doğru çoktan dağılmış oluyordu elbette. O anda hangi odada bulunduğumu anlamış, karanlıkta odayı zihnimde canlandırmış (…) aynaları, konsolu her zamanki yerlerine yerleştirmiş oluyordum. Ana gün ışığı – son bir korun, bakır kornişin üzerine vuran, gün ışığı zannettiğim yansıması değil de, gerçek gün ışığı – karanlığa tıpkı bir tebeşir gibi, ilk beyaz ve doğrultucu çizgisini çeker çekmez, perdeleriyle birlikte pencere, kendisini yanlışlıkla yerleştirdiğim kapının çerçevesinden çıkıyor, bu arada hafızamın beceriksizce pencerenin yerine oturttuğu yazı masası, şömineyi önüne katıp odayı koridordan ayıran duvarı kenara iterek alelacele pencereye yer açıyordu; daha birkaç saniye önce banyonun bulunduğu yere küçük bir avlu yerleşiyor, karanlıkta inşa ettiğim oda, perdelerin üzerinde güneşin havaya kalkmış parmağının solgun işaretini görür görmez kaçmaya başlayarak, uyanış anının girdabında bir görünüp bir kaybolan odaların yanında yerini alıyordu.”*
Zemeckis kadar Walt Disney’i de düşünebiliriz elbet ama Proust’un burada yarattığı etkinin en yakınını muhtemelen Georges Meliès’in sinemasında, sihrin fotoğraflanmış hali diyebileceğimiz hareketli karelerinde bulabiliriz. Peki detaylı bir gerçekçiliğin ve hayat dolu eşyaların bir bileşimi olan, kendisini düzeltmekle meşgul bu oda karşısında alınan katıksız zevkten ne anlamalıyız? Yazı masasının acelesi niye, yoksa suçluluk mu duyuyor? Ve sahne bilindik bir klişeyle, “güneşin havaya kalkmış parmağının solgun işareti” ile takdire şayan bir biçimde sonlanıyor. Yoksa doğa (ya da gün ışığı), anlatıcıya bir dahaki sefere çok daha iyisini yapması gerektiğini bildiren, cadaloz bir öğretmen mi?
Çeviren: Fulya Kılınçarslan
(LitHub, 2023)
* Marcel Proust, Swann’ların Tarafı, Sf.190-191, Çev. Roza Hakmen, YKY, 2000






