Hayali “saçmalıklarıyla” kurgu, gerçek olmayan bir kaçış dışında okuruna ne sunabilir?
Okumak, sosyal mesafe gerektirmeyen samimi bir aktivitedir. Günümüz kısıtlayıcı dünyasında kitap, sonsuz özgürlüğün mümkün kılındığı bir alandır. Ama bana göre, kişinin salgın sırasında ne okuduğunun ahlaki bir niteliği yok. Ahlaki karar çoktan verildi. Başkalarını korumak için kendinizi koruyun. Mümkünse olduğunuz yerde kalın. Ne var ki hiç kimse viroloji araştırmalarıyla ilgilenmekle, vebayla ilgili yazılmış romanları okumakla, ölümden bahseden şiirlerle vakit geçirmekle yükümlü değil. Hepsi birer seçim – sonunda her şey iyi bir şekilde çözümlenen komediye yönelmek de öyle.
İçinde kaygı barındırmayan bir başka tür de masaldır. Kahraman birçok teste tabir tutulur, ancak sonunda ödüllendirilir. Masallarda sihir vardır. Doğanın kanunları yerini arzulara bırakır. İnsanlar, dileklerinin gerçekleşeceğine inanır ve bunun ardında mantık bile aramaz. Okumak, dilekleri gerçekleştiren güvenli yollar içerir.
Sorulması gereken soru şu: Eğer evinizde ve sağlıklıysanız, yeteri kadar yiyeceğiniz varsa ve kitap okumaya yoğunlaşabiliyorsanız korkularınızdan kaçar mısınız yoksa onlara mı çekilirsiniz? Kaçış yolu olarak okuma yapmak, kolayca açıklanabilir. Ancak niçin korktuğumuz şeyi okuruz? Aristoteles şiirlerinde tam olarak ne demek istediğini açıklamadan “katarsis” kelimesini kullandığında filozoflar, insanların korkunç olayları betimleyen sanattan garip bir zevk almasını bir hayli şaşırtıcı bulmuştu. Neden kitaplardaki karakterlerin çektiği acıların bizi ağlatmasından zevk alıyoruz? Savaş, cinayet, hatta kontrol altına alınamayan hastalıkları konu edinen hikâyeler niçin son zamanların yarattığı endişeyi hafifletiyormuş gibi görünüyor?
Niçin sanatla uğraşıyoruz ki? Virüs ve nasıl yayıldığıyla ilgili “gerçekleri” tüketmek daha iyi değil mi? Gerçekler, uydurma bilgilere karşı çağında yaşamıyor muyuz? Hayali “saçmalıklarıyla” kurgu, gerçek olmayan bir kaçış dışında okuruna ne sunabilir? “Bana sadece gerçekleri verin” lafı, yalanlarla dolu çağımızın sloganı oldu. “Test yapılmasını isteyen herkes teste ulaşabilir” cümlesi aslında şu anlama geliyor: “Neredeyse kimse test edilemiyor çünkü test yok.” Gerçekler önemli olmasına rağmen, birçok farklı yoruma maruz kalıp gerçekliklerini yitirebilir.
Örneğin, yepyeni bir gerçek (ya da olası gerçek): Erkeklerin kadınlara kıyasla koronadan ölmesi daha olası – bu ne anlama geliyor? Verilerin güvenilmez ve eksik olduğunu gösteriyor olabilir. X kromozomlarında bağışıklık sistemi üzerinde etkili genlerle alakalı olabilir. Belki çift X daha fazla koruyucu özelliğe sahiptir. Erkeklerin kadınlardan daha az sıklıkta doktora gittiği durumundan da kaynaklanıyor olabilir – onları daha savunmasız hale getiren sosyolojik bir gerçek. Maçoluk bir risk faktörüne dönüşür.
Bir romancının olası bir gerçeği alıp sınırlarını zorlamasını hayal etmek zor değildir: Yeni salgın yalnızca erkekleri hedef alıyor, XY kromozomu savunmasız kalıyor, zayıflıyor ya da ölüyor. Türün hayatta kalması tehdit altında. Hasta ve ölmekte olan erkeklerin şaşırtıcı sayıları, hiyerarşiyi tersine çeviriyor. Artık “daha güçsüz olan cinsiyet” ipleri elinde tutuyor. Bilimsel açıdan, bu hikâye oldukça şüphe uyandırıcı. Aksi pazarlanmaya çalışılsa da kadın ve erkek fizyolojisi arasındaki benzerlikler, farklardan çok daha fazladır. Ama nedense salgınları konu edinen hemen hemen bütün roman ve öyküler “Salgın Esnasında Ne Okuyabilirsiniz?” listelerinin başını çekiyor. Bu tarz kitapların var olduğu gerçeği bile başlı başına etrafı “duruma en uygun şeyle” doldurmaya yatkın olduğumuzu kanıtlıyor.

Kurguların son zamanlarda niçin her yerde karşıma çıktığını merak ettim. Bu kurgulardan bazılarının yazarları edebiyatçı bile değildi, ancak insanları hayal gücünün bilgeliğinden yararlanmaya teşvik ettiler. Camus’nün Veba’sı çok iyi satıyor. Fransa’da en üst sıraya yükseldi. Katherine Ann Porter’ın 1918 salgınını anlatan Pale Horse, Pale Rider’ı tekrar popüler oldu. Kitabı yeniden okudum. Bilinç ve algının kayboluşunu anlattığı kısımlar olağanüstüydü.
Bazı insanların kriz sırasında neden edebiyata yöneldiğini açıklayan bir yazıya henüz denk gelmesem de şöyle bir yorumda bulunabilirim: Haberler ve “gerçekler”, insanlara soğuk ve genel geliyor – kişisel ve duygusal olanın peşindeyiz. “Kalpleri ısıtan” hikâyelere ihtiyaçları var. Bu tarz hikâyelerle evdeki okur ya da izleyici bir süre mutlu hissettiriliyor. İyi edebiyat kişiyi empatiyle donatır ve okuma süreci kolektif hale gelir.
Bazı televizyon yapımcılarına benzeyen, okurunu manipüle eden birçok romancı var. Okurların beklentilerini karşılıyorlar, böylece kitapları sular seller gibi satıyor. Hayatım boyunca okuduğum, yıllar sonra karşılaşınca hakkında hiçbir şey hatırlamadığım dedektif romanları oldu. Bu tarz bir okuma, yatakta uzanırken çikolata yemeye benzer. Bununla bir sorunum yok. Ne var ki ölümün yakın ve hızlı olduğu zamanlarda bazı okurlar, beklentilerinin ötesinde bir şeyi deneyimlemek istiyor. Televizyon ve internette sürekli bahsi geçen durumları değil. Benim bile virüs haberlerine tahammül edecek gücüm kalmadı.
7 Mart’ta katıldığım son akşam yemeğinde Boccaccio’nun Decameron’undan bahsedildi. 11 Mart’ta hastalandım. Başım, tüm bedenim ağrıyordu, ürperti, öksürük ve nefes daralması vardı. Bir hafta yataktan çıkmadım, sonrasında semptomlar devam etti. İyileştim. Test yapılmadı, o yüzden Kovid-19 olup olmadığımı bilmiyorum. Ancak Boccaccio’nun uzun zamandır sevdiğim kitabı, hastalığım boyunca aklımdan çıkmadı.
Kitabın başında Floransa’ya doğru ilerlemekte olan “ölümcül hastalığın” tanımı veriliyor. Kitap, hastalığın yol açtığı, kasıklarında ve koltuk altlarında büyüyen elma ve yumurta büyüklüğündeki tümörleri, kişiden kişiye temasın yanı sıra enfekte olmuş giysilere temas edilmesi halinde bulaştığını anlatıyor. Anlatıcı, hastalığa verilen farklı tepkileri tasvir ediyor: Güvende hissetmek için inzivaya çekilen kişiler, fırsattan istifade edip otoriteyi sarsan grup ve mantıklı davranmaya çalışan, ihmalkâr davranmayıp korkudan uzak duran insanlar. Hepsi, hastalığın karşısında savunmasız. Cesetler üst üste yığılıyor, şehir koca bir mezar. Bu okuma, katarsisin ta kendisi.
Decameron’da vebadan kaçan yedi kadın ve üç erkek zaman geçirmek için birbirine hikâyeler anlatır. Trajik ve komik hikâyeler. Erotik ve savunmasız bedenlerimiz, hayatta olmak ve öleceğimizi bilmekle ilgili hikâyeler. Hayal gücümüzün, olan bitenden kaçmak için yarattığı hikâyeler. Şimdilik sadece “hikâyeler”.
Çeviren: Aslı İdil Kaynar
(Lithub)






