Kendime apartmanın çıkışındaki aynadan bakıyorum. Her şey olması gerektiği gibi, legal bir yakışıklı, güleyim bari! Suratımda hazırola geçmiş bir gülümseme; yüzdeki ifadede sahtecilik, kabul edilme uğruna her gün benzer rollere girme. Neydi efendim? Topluma uyum kaideleri – numara bilmem kaç; gülümse hep!
Sokaktayım. Kaç adımda yürüyorum ki bu yolu? Ne kadar sürüyor iki yerin arası? Adımlarımı hiç saymamış olmam çok saçma. Oysaki kendiyle hoş adamların boş oyunları olur. Bir zamanlar benim de olduğu gibi. Şimdi hepsi kayıp! Kayıplarımın arasında yürüyorum, selama durmuş hınzırca gülüyorlar ben geçerken. Birden hislerimi kaybedip onların ilahi bir teklikte buluştuğu geliyor aklıma. Yaşadığım her hissin sonunda acıya dönüştüğünü, tam olarak ne zaman fark ettiğimi hatırlayamıyorum.
Ufak tefek türleri ile yaşadığımız ve hiç farkında olmadan, “Ah! O bir okyanus olsa da içinden hiç çıkmasam,” diye düşündüğümüz his olan mutluluk mesela. Kimine göre yaşamın yegâne gayesi; mutluluk. İnancım, neşem, heyecanım; hepsi benimle olurdu mutlu olduğum bazı zamanlarda. Bazen ise uzay boşluğundan zavallı küçük dünyayı seyrederdim; doruklardaydım bildiğin. Ama kısa süre sonra bulunduğum yükseklikten yere çakılırdım. Düşüşüm ne kadar uzun sürerse o kadar çok canım yanardı. Vücudumda kırılmadık kemik kalmazdı sanki. Açık yaralarıma teşhis bile konmadan tuz basılırdı. Acıyı acıyla kapatmak alışkanlığı. Mutluluğun acıyla mübadelesi. Acının acı ile terbiyesi.
İçimizdeki endişelerin nihai sonucu, ruhumuzu beslerken almaktan en çok hoşlandığımız gıda olan üzünç mesela. Saf olanından bahsediyorum; hani şu yüzümden okunan, asla saklamasını beceremediğim üzünç. Bu beceriksizlik, çevremdekiler için “Neyin var?” diye sorma hakkı doğururdu. Aslında onlar öyle sanırlardı. “Anlat, kurtul!” diyeceksiniz şimdi. Üzünç ortaklıkla son bulur mu, üzüntünün ortağı olur mu? İşte acıya doğru sessiz ve kendi halinde bir yol alış.
Kalbimizin derinliklerinde, bazense dilimizin hemen ucunda taşıdığımız şaşkınlık mesela. Şaşkınlık ki; duyguların en masumlarındandır, çocuklukla akrabadır o. Çocuk olduğumuz ölçüde şaşkınlık yaşar ve ne kadar çok şaşırırsak o kadar çok, “Bunda şaşılacak ne var!” ile karşılaşırız. Sıradan bir beyinde, sıradandır her türlü mevcudiyet. Şaşkınlık zeki beyinlerin mahsulüdür. İşte zamanla benim içimdeki çocuk şaşkınlıkları da her şey normale dönüştü. Bu dönüşüm, bu sıradanlaşma, bu büyüme zarureti zamanla acıya evirildi. Acıya bambaşka bir çerçeveden, devinim dolu bir bakış.
Nihayetinde tüm hislerimin acıya dönüşmüş olması, içimi de ruhsal bir çöplüğe çevirdi. Acıdan başka bir şey hissedememek ve bunu bir türlü gizleyememek. Toplum, herkes acı çeksin ister ama tek tek acı çekenleri sevmez. İşte bu sebeple bir süre sonra insanlar acımın sebebini dahi merak etmez oldular. Kimse başını çevirip bakmıyor, yanlışlıkla biri baksa bile gördüğü manzaradan farkında olmadan tiksiniyordu. Acımla baş başaydım.
Yine de insanlığın sosyal olma defosundan kendimi kurtaramadığım zamanlar oldu. İşte maskelerim de aradığım insan kelamının ürünüdür. Türlü türlüdür maskelerim. Ne çok emek verdim onlara! En çok gülümseyen, gülen yüzlü maskemi severim. Ne zaman onu taksam herkes memnun olur, çünkü dengeli bir birey olarak anılmanın ilk koşulu gülümseyebilmektedir.
Bugün de aynı maske var yüzümde. Her adımda gülümsüyorum. Adım sayımla gülümseme sayım eşit. Birazdan beni gören herkes neşe ile bana bakacak. Görenler; “Ooo! Keyifler yerinde üstat.” diyerek imrenecekler bana. Şakalar, takılmacalar, merhabalar, kolay gelsinler gırla.
Her zamanki gibi yolun sonundaki meyhaneye gidip demleneceğim. Değişmez masamda oturup şişenin dibini bulana kadar içeceğim. Belki de bir şarkı seçip garsondan onu çalmasını bile isterim. Beni kıracak değil ya, en güler yüzlü müşterisiyim. Vakit tamam olunca ayağa kalkacağım. Yalpalamadan, ayaklarım birbirine dolanmadan yürüyüp kapıyı açacağım.
Bu sefer iki adım atınca arabaların hızla aktığı caddeye değil, denize çıkacak yolum. Ne şahane bir yanılsama! Duyan herkes, sarhoşun biri arabanın altında kalmış, diyecek. Kimse bilmeyecek ama ben yerle değil, denizle bir olacağım. O güzel ussal mavilik, tanrısal bir baba sevgisi ile bağrına basacak beni. Belki de efsanedeki gibi beni baldırında saklayıp büyütecek. Gün geçmeden denizin içinden doğacağım; Dionysos misali ikinci kez.
Doğduğumda maskelerim denizin yüzeyine saçılmış bir halde olacak. Bense onları görmezden gelip bu sefer düşmanını kalbinde taşıyan bir yalnız gibi yaşayacağım. Artık rol yapmak yok!






