Limon çekirdeklerini saksıya ektim. Son zamanlarda kurduğum en iyi cümle belki bu. Belki de bu, son zamanlarda kurduğum dünyanın içinde umduğum tek şeydir yaşamdan. Bir filiz. Benim elimden çıkacak bir can. Canımın elinde kaldığı her şeyin ve herkesin aksine.
Bir can ki ben kendimi kırıp kırıp onun yanında onarıyorum. Dünyanın en güzel kollarında, dünyanın en saf sevgisiyle, beni hep iyileştiren sevgilim.
Ben bu hikâyeyi bir defa daha anlattım. Çok değil bir yıl önceydi ve içindeki herkes hayattaydı. Ben yedi yaşında bir kız çocuğunun iç sesiyle, günlerce, gecelerce konuştum durdum. O adamların tamamı yaşarken ve ben yedi yaşındaki o kız çocuğunun ağzından çıkanlara can vermekle uğraşırken sözcüklerle alacak bir şeyim var sanıyordum hayattan. Oysa sözcükler bir intikamın parçası olmaktan daha fazlası olmalı. Hayatın sana getirdiklerinin karşısına yazarak çektiğin setler çabuk yükselir ve çabuk yıkılır. Benimki yıkılanlardandı.
Yayınevinden dosyamın yayınlanamayacağı yanıtını aldığımda, dedem yoğun bakımda ölmek üzereydi. Köydeydim. Sapsarı bir bozkır, toprak yollar, sadece dağ görüntüsü. Abbas Kiarostami filmlerindeki kadar da etkileyici değildi.
Dosyamı yayınevine gönderdikten sonra üç ay beklemem gerekiyordu. En erken üç ayda döneceklerini söylemişlerdi. Ben birinci aydan sonra her gün mailimi yeniliyor, her bilinmeyen numara tarafından arandığımda, telefonu hayatımın en önemli cümlesini duyacakmışım gibi açıyordum. Olumlu ya da olumsuz alacağım bütün cevapları binlerce kez kafamdan geçirmiş, vereceğim muhtemel tepkileri prova etmiştim. Kimisi epey nazik, kimisi küstah, kimisi de umursamaz şeylerdi. Ben ret cevapları içerisinde en çok, “gençsin, biraz yeteneğin var, çalışman gerekiyor” olanını seviyordum. Olumlu cevapların ikinci cümlesinde çığlığı bastığım için devamını duyamıyordum. Tam üç ay diyorum! Her gecem bunları düşünerek geçti. Kitabımın ismi ne olacaktı, kapağı nasıl olacaktı, kime ithaf edecektim, acaba insanlar elli yıl sonra da beni okur muydu, anlattıklarımdan sadece bir şey, bir cümle, bir an, bir insana dokunur muydu?
Dedemin bitkisel hayattaki 16. günüydü ve yaşaması adına tek bir umut bile kalmamıştı. Fişini çekme kararı çoktan alınmıştı. Köyden şehir merkezine giden sınırlı sayıda araba olduğu için büyüklerin tamamı binip gitmiş, biz de bizi almaya gelecek ikinci posta arabaları bekliyorduk. Herkes bir yerlerde ağlıyordu. Bozkır üstüme üstüme geliyordu. “Yetiş ya Van Gogh!” diye bağırmak üzereydim ki Facebook’tan bir mesaj geldi.
Dünyanın en olmayacak yerinde, dünyanın en olmayacak zamanında, internetin binde bir çektiği köy evinde üç aydır her gün ve her saniye beklediğim o yanıtı verecek adam atmıştı mesajı. Şöyle başlıyordu: “İzlem merhaba, dosyanla ilgili biraz dostane yazacağım.” Sadece bu kadarını görüyordum. Tıklayıp tıklamamak arasında bir boşluk. Belki bir dakika belki bir yıl, donup kaldığım bir an, öyle hissedilebilir bir boşluktu ki bu. Evden hemen kendimi dışarı atıp dağ yoluna doğru hızlıca yürümeye başladım. Yolda önüme çıkan teyzenin birinin ağzı bana karşı oynuyordu, ne dediğini duymadım. İlerledim. Köy kahvesi köyün meydanı denilebilecek yerde kalıyordu, dağ yolu kahvenin biraz daha ilerisinde başlıyordu. Meydanda telefon rahat çekerken mesaja tıkladım.
“Kimi öykülerde potansiyel var, kimisi bu dosyada yer almamalı vs vs. Genel olarak biraz daha beklemelisin hissini taşıyorum…” diye devam eden bir mesajdı. Sonu şöyle bitiyordu: “Sana olumlu haber veremiyorum. Başarı ve kolaylıklar diliyorum.”
Karşımda koca dağ, elimde telefon, kupkuru bir hava, ayağımın altı toprak yol. Yan tarafımda tahta sandalyelerde oturmuş kasketli amcalar, yere düşen okey taşları, masalarda Niğde gazozu, ilk imza günüm, hani benim sevincim, olumlu haber veremiyorum.
“Dedeeem,” diye çığlığı basıp avazım çıktığı kadar ağlamaya başlıyorum. Ağladıkça ağlıyorum, içimden büyük bir şey taşıyor böyle, durduramıyorum. Dağ taş yıkılsın içinde kalayım istiyorum o an. Hazır Ankara’ya yakınken diyorum, basıp gideyim editörü öldüreyim. Evet, kesinlikle bunu yapayım çünkü bana bunu yaşatmaya hakkı yok. Hem insan bir arar ya da mail atar ya da bilmiyorum bir şey yapar ama insan insana ölüm fermanını Facebook mesajıyla vermez. Yani böyle olmamalı gibi geliyor bana. Yanıma birileri geliyor, bir şeyler söylüyor, “Dedem,” diyorum başka bir şey demiyorum.
“Ah güzel yavrum,” diyorlar.
“Çok yaşlıydı,” diyorlar.
“Araba şimdi gelir,” diyorlar.
“Tamam,” diyorum.
“Dağa doğru gitme, çoban itleri olur,” diyorlar.
“Tamam,” diyorum.
Yolda sevgilimi arıyorum, arıyorum ama ağlamaktan ne dediğimi anlayabildiğini sanmıyorum
“Dedene bir şey mi oldu?” diyor.
“O editörü öldüreceğim, bıçaklayacağım onu, kendimi öldüreceğim ya da evet kendimi öldüreceğim ve Başak gibi, onlara anlayamayacakları şeyler anlattım, diyeceğim, suçu onlara atacağım, size atacağım, çünkü ben yirmi iki yaşındayım ve insan yirmili yaşların başında herkese atabilir başarısızlıklarının suçunu.”
“Seni seviyorum,” diyor. Sadece bu kadar.
Yanında olsam kafamdan öperdi bir de, biliyorum. Çünkü hep öyle olur. Duruluyorum sonra biraz. Cenazeden sonra beni torunları içinde dedesini en çok seven ilan ediyorlar. Bir köy dolusu insanla kucaklaşıyorum, dedemin mezarına bahçesindeki çiçeklerini toplayıp bırakıyorum. Tanısaydım, diyorum, eminim severdim seni.
Sonra on iki saat yol, karadan, cam kenarı… Dağları geride bırakıyoruz, Tuz Gölü’nü geçiyoruz, evlerin boyu bir bir yükselmeye başlıyor.
Editörün attığı mesajı defalarca okuyorum. Her harfini ezberleyene kadar okuyorum o mesajı. Zanaat eksikliğimin olduğunu söylüyor. Anlamıyorum. Anlamadığım ne varsa ağlıyorum. Bizim köyün koca dağı içime oturmuş sanki, bir milim kımıldamıyor. Öyle bir ağırlık hissediyorum kalbimin üstünde.
Kitapçıları gezerken sevgilim son çıkan kitap raflarının önünden topluyor beni. Uzun uzun dalıyorum, bir şeylere kırılıyorum, aldığım cevap yetmez oluyor bana. Açıklama istiyorum. Kitap almayı bırakıyorum. Yazmıyorum. Kitapçı gezmelerim yerini İkea’ya Koçtaş’a bırakıyor. Saksılar, çerçeveler, kek kalıpları falan alıyorum. Zanaat eksikliğim var benim. Birkaç da tahtam eksik.
Tarhana çorbası yapmayı öğreniyorum sonra. Çukurcuma antikacıları en yakın dostlarım oluyor. Paslı bisikletleri boyayıp duvara asıyorum. Daktilolar yağlıyorum, aksesuar olarak… Limon çekirdeklerini saksıya ekiyorum. Sevgilim yalvarıyor yazıya küsmemem için. Bir şeyler yaz, diyor. Birkaç cümle. Hatırım için. Oturuyorum sandalyeye, açıyorum boş bir word sayfası.
“Limon çekirdeklerini saksıya ektim,” yazıyorum. Elimden daha fazlası gelmiyor.