Kum sarısı dört duvarın arasına Çiçek’in haftada bir yolladığı öykü kitapları… Demirleri pas tutmuş, eklem yerleri yavşamış ranzanın çevresine kurşun kalemle çizdiğim güneş motifleri… Göğsümü kabartan masumiyetimin yanında vicdanımı kanatan geçmişin, her geçen gün ağırlığını daha çok vermesi omuzlarıma… İşte günlerdir, “Nasıl yaparım, becerebilecek miyim acaba” sorularını kendime sorarak arka cebimden çıkarmaya cesaret edemediğim defterin kapağını ilk kez, bu duygularla aralıyorum. Şırnak’ın İdil ilçesinden kalkıp bir nevi mevsimlik işçi olarak İstanbul’a gelen, ardından adını bilmediğim bir semtteki yüksek duvarlı cezaevinin rutubet kokan herhangi bir hücresinde, Mesud’u yazmak için yaslanıyorum ranzanın kenarına.
Zordur mevsimlik işçi olmak… Sevdiklerini arkanda bırakırsın. Sözleşirsin morlu alacalı yaprakların cemalini göstereceği bahar ayında yeniden buluşmaya. Çekersin sarıldığının kokusunu içine sonra. Özlemi, daha gitmeden teninde hissedersin. Kollarını kaplayan kara tüyler sanki dile gelmek ister gibi dikilirler havaya. Yüzün, aynada daha öncesinde hiç karşılaşmadığın halini alır, hayal edersin sadece. Annenin dudaklarından devrilen hayır duaları kulaklarına dokunurken arka arkaya, her birinde yaşını gördüğün kardeşlerini süzersin sırayla. Onlar içindir de yaptığının yarısı, söyleyemezsin. Diğer yarısının sahibi düştüğünde aklına, otobüsün arka kapısının önünde içinin ezildiğini hissedersin. “Ağustos geldi, Mart da gelir” diye avutursun sonra kızgın suya sokulup çıkarılmış gibi yanan yüreğini.
Hayat şartlarının sürüklediği bu yola girdiğinin ilk senesinde, "Halbuki bir saat önce görüşmüştüm çiçek kokulu 'Çiçek'imle" dersin. Dünya güneşin etrafında tam bir tur dönüp ayrılıkların ikincisi geldiğinde, dilin bağlanır bu kez, gözlerinle anlatmak istersin hissettiklerini. Üçüncüsünde ise kendini ifade edeceğin bir durum kalmamıştır, ‘Çiçek’ine geçmiştir artık söz sırası. Allahın emri, peygamberin kavli, tam da o bahar gerçekleştiği için, “Bu kış da gitmemiş ol Mesud” diyebilmiştir sana, en masum ve en haklı sözcükler ile.
***
Yıllar yılı Çukurova’nın pamuk hasadında çalıştım. Elçimin bulduğu tarlaya Ağustos’ta girer Kasım’da çıkardım. Sonrası Adana’nın merkezinde bulunan haftalık usulü çalışılan işler… Mart ayında köye döndüğümde yüzüme tebessüm çizecek kadar para kazanmamı sağlayacak belli başlı mücadeleler… Bu sene de Çiçek’imle yaptığımız dillere destan düğünümüzden birkaç gün sonra elçimi aradım. Ben geliyorum, dememe kalmadan telaşlı bir ses tonuyla sözcüklerimi boğazıma dizdi elçim. “Hiç gelme Mesud, vallahi hiiiç gelme” dedi, bir de iç çekti.
“Yahu elçim nasıl olur? Biliyorsun daha yeni dünya evine girdik Çiçek’imle. Yapılır mı şimdi bu bana?” sözcükleri telaşla dudaklarımdan devrildiği sırada anlatmaya başladı elçim de.
Ne yapsındı. Tarlalardaki pamuk hasadı sırasında beyaz altına zarar vermeden toplayacak makineler geliştirmiş işverenler. Bu sayede insan gücüne ihtiyaç çok azalmış. Neredeyse dört kişinin yaptığı işi bir kişi halledebilir duruma gelmiş. Bırakmış o da elçiliği. Başka bir yer aramaya koyulmuş. “Belki vişne işine girerim, belki çilek… Bu sene biraz dinleneyim de…” ile noktalamıştı sözlerini.
Ne diyeceğimi, ne yapacağımı şaşırmıştım. Geride bırakacaklarıma üzülürken, bırakamadıklarımı doyuramayacağım aklıma geldikçe deliriyorum sanmıştım. Yine sordum elçime. Sen bulursun bir yolunu dedim. Tanıdıkların vardır şehirlerde… Bir el uzat, seninle hukukumuz işçi elçinin ötesinde…
Vallahi Allah razı olsun yardım etmişti elçim. İstanbul’dan ne kadar tanıdığı, ahbabı varsa aramış, bir iş bulup bulamayacağını öğrenmişti. Bulmuştu. İnşaatı üç senedir devam eden adliyenin kabası tamamlanmış, tahmini altı-yedi aylık işi kalmıştı ve orada görevlendirilmeme vesile olmuştu elçim. Aynı “mevsimlik” günleri gibi… Bu kez bir kuruş da istemedi.
***
Hazırlandım sonra. İşi bulmak için verdiğim mücadelenin sevincini yüreğimde gizlerken, bavuluma dizdiğim kıyafetlerin arasına gözyaşlarımı sıkıştırdım. Gerçek olan buydu ama söyleyemedim. Sessizliği bitirecek dönüş günün tez gelmesine iman ettim. Ve düğümlendi boğazım Çiçek’in karşısında. Çiçek'imin de katıldığı, arkamda bırakacağım on kişilik hane halkı da zihnimdeki yerini aldı. Yanaklarını ellerimin arasına aldım Çiçek’imin. Dünyanın en haksız öpücüğünü tek gerçekmiş gibi kondurdum alnına sevdiğimin. Ve usulca mırıldandım kendimi ikna etmek zorundaymışçasına, otobüsün arka kapısından içeriye uzanan basamakları ağır ağır tırmandığım sırada. Ki ikna olmak zorundasın aslında. “Gitmem gerek, gitmem, git…”
***
Ucu bucağı yok gibiydi. Çocukluğumda inşaatında çalıştığım, şehir merkezine yapılan hastanenin içini gezme fırsatı bulmuştum da bununla mukayese bile edilemezdi. Tamamına yakını bizim oralardan bir şekilde İstanbul'a gelmiş işçiler, oya gibi örmüşlerdi adliyenin çevresini. İlk iki gün inşaatta gezdiğim sırada gördüklerime dayanarak koca bir bal peteğinin içinde harıl harıl çalışan arıları andırdıklarını söyleyebilirim. Ertesi gün zaten o kovanın içine ben de girdim.
Çok fazla iş kalmamıştı adliyede. Sayısız odası olacağından, örülecek iç duvarlar ve sıvası tamamlandıktan sonra kaplaması yapılacak dış cephesi eksikti bir tek. Bir saatlik yemek molası dışında günde verdiğimiz on bir saatlik mesai ile de iyiden iyiye yol almıştık. Güneşin yerini karanlığa bırakmasıyla birlikte, inşaatın çevresinde belirlenen dört noktada ikişer saatlik nöbetler tutmaya başlamıştık adliye son halini almaya yaklaşırken. Yoğun çalışıyorduk ama kazancımızın yerinde olması şikayet etmemizin önüne geçiyordu bir anlamda. Zaten çoğumuz dar gelirli insanlardık. Büyük bir kısmı memleketinden İstanbul’a göç etmiş, bir kısmı da benim gibi köyünden belli süreler sınırıyla gelmiş sonuçta buralara.
Yine de burnumda tütüyordu bahar. Yeşilin toprağa renk vermesiyle birlikte çalışmaya başladığım fıstık ve meyve bahçelerinde, çiçek topladığımızı hayal ediyordum Çiçek’imle. Hiç yaşamamıştık buna benzer duyguları ama neden olmasındı. Karımdı sonuçta artık. Kokusuna doyamadan yüzünden mahrum kaldığım karım… Sürme gözlüm, kıvırcık saçlı kumralım…
***
Açılışa bir aydan az bir zaman kala işçilerle taşeron firma arasında, yapılan geç ödemeler yüzünden tartışmalar baş göstermeye başlamıştı. O, harıl harıl çalışan işçiler, ayaklarının altında karınca sürüsü varmış gibi yürüyen uyuşuk insanlara dönüşmüştü bir anda. Bu iş yavaşlatmaların sayısı artınca da taşeron firma geri adım atmamış, aksine mesai saatlerimizi artırmıştı. Hikmeti kendinden sorulan ustabaşı ve kalfaların tavırları ise, adliye tamamlandığında her biri birer koltukla ödüllendirilecekmiş gibi tavizsiz olmaya başlamıştı bizlere karşı.
Günler biraz daha ilerlediğinde yapılacak açılışın sıcaklığı inşaatın atmosferini neredeyse tamamen etkisi altına almıştı. Bağırış, çağırış, eksik olmuyordu artık inşaatta. Taşeron firma yetkilileri bir yana, ördüğümüz duvarların arasında işçiler birbirlerine hakaret savuruyorlardı her fırsatta. Çalışan hor görülüyordu, bazen de çalışmayan. Her gece bir konteynır çevresinde konuşmalar yapılıyordu. Düşmanın kendimiz değil, taşeron firma olduğu anlatılıyordu. Aralarında en çok, benim de kaldığım konteynırda yaşayan; esmer, doğuştan sağa doğru taranmış gibi düz siyah saçları olan, çıkık elmacık kemikli, iri cüsseli Veysi’nin sesi çıkıyordu. Taşeron firmanın yetkililerinin geldiği günlerde elini kolunu havada savurarak bir şeyler söylüyordu sürekli. Geceleri de, genel toplantının sonrasında konteynırımıza gittiğimizde, ben yattığım yatağın köşelerine güneş motifleri çizip Çiçek’imin hayalini kurarken, soluksuz bir şeyler anlatıyordu diğer arkadaşlara sürekli.
Ve bir gün, benden çok daha radikal bir şekilde iş yavaşlatma eylemi yapan işçiler, parmakla sayılamayacak kadar yeni işçi gruplarının inşaata giriş yaptığını gördüğünde adeta şok olmuşlardı. Ben elimdeki sıvayı duvarlara çalarken onlar çay içiyor dudaklarının arasına sıkıştırdıkları sigaraları tüttürüyorlardı ancak iş sıkıya gelince ne yapacaklarını şaşırmışlardı işte. Buldukları taşların üzerine tüneyen bir grup işçinin hızla Veysi’nin yanına gitmelerini tartıştığını işitmiştim ki, inşaatın kuzeyinden gelen sesle olduğumuz yerde zıplamıştık. Beşinci katın sıvasını atan Veysi, iskelede dengesini sağlayamamış beton zemine çakılmıştı. Ve aynı gün sorguya çekmişti taşeron firma yetkilileri bizi. Veysi diye birini tanımadığımıza dair istedikleri yeminin arkasından üstü kapalı tehdit etmişlerdi. Bir kişinin yapacağı bir hata ile bin kişinin cezalanacağını söyleyerek noktalamışlardı sözcüklerini.
Ve hiç eksik olmadı dedikodular günlerce. Kimi Veysi’nin hiçbir zaman yukarı katların dış cephe sıvasına katılmadığını söyledi, kimi ustabaşılardan birinin Veysi’yi ittiğini, kimi Veysi’yi tek kişinin itmeye cesaret edemeyeceğini bu yüzden birden fazla kişi ile bu eylemin gerçekleştirildiğini kulaktan kulağa dillendirdi. Bana sorsalar; kimsesi olmayan Veysi hiç çalışmamıştı bu inşaatta. Yine o Veysi, belki hiç yaşamamıştı bu hayatta. Eğer o yaşadıysa biz olmayacaktık çünkü, en iyisi o olmasındı zira benim Çiçek'im vardı.
Adliye’nin açılışının ilk ertelendiği tarihin bir hafta öncesinde polisler gelmişti inşaata. “Bu inşaatta Veysi diye biri hayatını kaybetti mi” diye sorguya çekmişlerdi patronların en büyüklerini. Ve tabi sırasıyla bizleri… İşte vicdanımı kanatan, bu gerçeği istikbalim için yuttuğumu hatırlatan her dakika bunun için ölüyorum biraz daha. Gerçekten de becerememiştim, "Bu inşaatta Veysi arkadaş yaşadı kardeşim" demeyi. Aynı diğer işçiler gibi. Veysi’yi sevenler, Veysi’den haz etmeyenler, çok görmemiş olanlar Veysi’yi, dizinin dibinden ayrılmayanlardan farksızdı sözcüklerim. Bu inşaatta Veysi diye biri hiç yaşamadı demiştim. Mantığım da bir yandan “O doğuştan taranmış gibi sağa yatan düz saçlar hiç olmadı, hiç gelmedi buraya o iri cüsselisi. Çıkık elmacık kemikli bir işçi olsaydı tanımaz mıyım ben memur bey” diye sayıklıyordu kendi kendine sürekli. Kalbim mi? Çiçek’ime götürebileceğim temiz bir kalp mevcut muydu hala bedenimde...
Taşeron firma yetkilileri, haberin polise nasıl ulaştığıyla ilgili kafayı bozmuştu ilerleyen günlerde. Herkesin yanlış ifade verdiği yetmezmiş gibi sürekli, “Göreceksiniz lan, hepiniz göreceksiniz” diye sayıklıyordu en ufak olanları. Vallahi gördüklerimizi ondan mı gördük bilmiyorum ama daha hakaretlerini savurduğunun ilk gecesinde konteynırlarımıza baskına teşebbüs edildi. İşçiler olarak toplanıp küçük bir çocuğu dövdüğümüz söylenerek gecenin bir yarısı dayak atılmakla tehdit edildik.
Ertesi gün ise, ilk günün üç misli bir kalabalık, ellerinde Türk bayrakları, “Bayrağımızı yakanı biz de yakarız” sloganlarıyla yürüyordu inşaat alanına. Neyse ki polisler bu kez daha sıkı önlem almışlardı ki canımızı kurtarmayı becerebilmiştik.
Son saldırıları ise feciydi. Üzerimize gelen insanların sayısını tespit etmek mümkün değildi. Ellerinde savurdukları sopalar inecekti bugün vücudumuza artık diye düşünmeye başlamıştık her birimiz. Ve zaten şeffaftan daha yumuşak polis kordonunu geçmekte zorlanmamışlardı bu kez. Sırtımdan baldırlarıma, sayısız darbe yemiştim. Başımı ellerimle kapatıp yerde sürünmüştüm bir süre. Ve nasıl olduysa, nereden çıkardıysa bir tanesi, ilk gün dayak yediği söylenen küçük çocuğu benim dövdüğümü haykırmıştı.
İlk başta üzerinde durmamıştım bu sözlerin ancak polisin nezaretinde çekik gözlü çocukla yüzleştirildiğimde ve beti benzi solan o çekik gözlü çocuğun kendisine yöneltilen sorulara cevaben başını yukarıdan aşağı doğru kaydırdığını gördüğümde telaşa kapılmıştım. Ve daha ben ne olduğunu anlamadan götürmüşlerdi beni, bugün bulunduğum, adını dahi bilmediğim bir semtteki yüksek duvarlı cezaevinin rutubet kokan herhangi bir hücresine.
***
İki aydır buralardayım ama neyse ki dün çıkarıldığım mahkeme tutuksuz olarak yargılanmama karar verdi ve birkaç dakika içinde geleceğini tahmin ettiğim haber ile de toparlanacak, bavullarımı yüklenerek çıkacağım dışarı. Bir daha köyümden çıkmayacağım dışarı. Kapıdan çıktığımda Çiçek'imin boynuna atlayacağım. Bir daha Çiçek’imin sözünden ileri atlamayacağım. Okuduğum öykü kitaplarından pasajlar okuyacağım, kopardığım meyveyi ona uzatacağım, onun verdiği fıstığı ağzıma atacağım hiçbir şey düşünmeden.
Ama önce mahkemeye götürülürken, dört ay boyunca inşaatında çalıştığım adliyenin merdivenlerinde ellerim kelepçeli yürürken, yaşadığım bir olayı buraya yazmadan geçemeyeceğim.
Fötr şapkasını çıkarmıştı bir adam. Yanındaki trençkotlu, beyaz top sakallı asilzadeye gülücükler sallıyordu bir yandan da. Aynı tonda kahkahalarla güzel bir kadın da eşlik ediyordu bu iki asilzadeye. Ve o sırada, ben ellerim kelepçeli mahkeme salonuna doğru yürümeye koyulduğum bir vakit, elindeki fötr şapkasını yeniden başına geçiren adamın sesi yankılandı kulaklarımda. Ellerini açmış, “Ellerimizle yaptık bu adliye sarayını azizim ellerimizle” diyordu avuç içlerini göstererek. Dudaklarının kenarına, onu seyreden herkesin haklı bulacağı tebessümü de iliştiriyordu ağır ağır. Sonra bir ara gözleri bana kaydı sanki, aynı hızda benim de ellerime. Ne demişti adam, “Ellerimizle yaptık bu adliye sarayını azizim ellerimizle”.
Asker : Ne diyorsun?
Ben : Veysi'yi ellerimizle öldürdük diyorum.






