Mnemophobia
26 Aralık 2018 Öykü

Mnemophobia


Twitter'da Paylaş
0

"Bu dünyada ise düşmeyi sürdürmektir en büyük beceri." – R.M.Rilke
 

Kuluçka

Paslı gövdesinin en çok sağ yanını kaplamıştı yosunlar. Bunu hissettiğinde içinde uzanamadığı bir yer kaşınıp duruyordu. İşe yarar tek bir gözü olsa bile artık nafile. Şimdilerde, balık yumurtalarının pek sallanmayan beşiğiydi. Yıllar evvel, 'gözü gibi baktığı' gri denize batan bir deniz feneriydi o. Yalnızca gövdesiyle değil, gördükleriyle de beraber ebedi derinliğe çekilen bir deniz feneri.

 

İlk Kırmızı Mısır Tanesi

Eylülün son günlerinde yaz mevsimi, gelip yerleştiği doğadan bir kez daha gönülsüzce ayrılıyor, güzün henüz ürkek yağan yağmurlarına boyun eğiyordu. Döngüye sadık bu sakin devir teslim törenini kentin meydanında aniden yükselen bir ses bozdu. "Biri daha düştü denize, adamcağız bırakıvermiş kendini aklı başında serinliğe!" Yaygara koparmak için her anonim kalabalığın içinde hazır bekleyen üç beş kişinin aksine haberci genç ve etrafındakiler sustu birdenbire. Konuşmalar soluk ışıklar altındaki evlerin odalarına çekildi. Aradan birkaç hafta geçmeden üstü başı dağınık birisinin sessiz adımları değdi meydana. "Denize giden bu!" dedi bir tanıyanı uzaktan. Yakınında duranlar ise ürkek bir merakın çeperini kurdular etrafına. Adam her şeyin farkında, kımıldamadan dile geldi bir süre sonra: "İlk kırmızı mısır tanesiydi o, hatırlıyorum."

 

Mühürlü Yerler Atlası

Hiçbir şey olmamış gibi yaşayabilmek insana bahşedilen şüphesiz en korkak fakat en temkinli güçtü. Gündeliğe verilen emek, uğruna gösterilen saygıdan biraz olsun nasibini alan başka bir durum daha görülmemişti. Meydanda yaşanan son –tuhaf– olay ve denizlerden çıkıp gelen adam da buna dahil. Ona ne olduğunu bilen yoktu. Kusur diye görülen anormalliği bulaşıcı atfeden insanlar, bu adamcağızı meraklarından ve gündeliklerinden tecrit etmişti. Adam bunları umursamıyordu, onun içini kaşındıran, derine battığı sırılsıklam anılardı. Üzerindeki şaşkınlık ve dehşet kenttekilerin aksine tazeliğini kaybetmemişti. Bir sabah, evine döndüğü günden bu yana ilk defa kapısı çalındı. Israrcı yumruklar duymayınca bunun civardaki çocukların bir oyunu olmadığını da anladı. Çok sonra, akşama doğru yattığı yerden doğrulup kapıyı açtı. Adam akıllı başını kaldırıp ne etrafı yokladı ne de uzaklara baktı. Göğün ağırlığı ile eğilmişti başı yere. Neyse ki böylece fark etti eşikte duran kalın papirüsü. Okuması zayıf olduğundan hiç acele etmedi. Tekrar içeri girdiğinde yakmak için bir mum aradı ve buldu sonunda. Kibrit de buldu elleri, mum ışığını haftalar sonra gördü. Kâğıdı masaya koydu, dikkatle açtı. Kenti ve çevresini gösteren, el yordamı eski bir haritaydı bu. Kentin çeperleri dışında kalan araziler, tepeler ve deniz hafifçe taranmıştı. Kentin içi boştu ve üzerinde "zararsız" yazıyordu. Haritanın dörde katlı iz yerleri başındaki büyük yazıyı tam ortasından aşındırmıştı. Burayı heceleyerek dikkatle okudu: "Mühürlü Yerler Atlas'ı"
 

Korkuluk

Toprakta ve evlerde kış temizliği başlamıştı. Bu aynı zamanda bir hazırlıktı çünkü soğuk benzemezdi sıcağa. Hizaya sokardı gittiği yeri, daha temkinli kılardı. Bulutlar ise saatlerdir tepenin omzunda geziniyordu. Yağmur, kentte dolaşan kalabalığa kaçış şansı tanıyordu. Fakat ondan önce başka bir haber düştü meydana. "Kıyıya inerken görmüşler onu." Bir başka haberciydi bu. "Dalgalar fırsat vermemiş usulca yanaşmasına. Bir anda kadıncağızı sarmış kollarına." Acemi ulak kente yalnızca bir haberi değil ahalinin unutmaya yüz tutan korkusuna da getirmişti. Ardından kadıncağızın geri dönmesini müşterek bir sükûnet içinde bekledi herkes. Neredeyse bir ay geçince, geceden yağan karın yerdeki renksiz yüzüne düşen bir gölge beliriverdi meydanda. O da geri gelmişti, sabaha doğru. Henüz uykudaydı gün, sokak lambaları ayaktaydı. O ise bekledi. Erkenden yol alanlar gelip gitti yanından. Sonra okula giden çocuklar, bilinmez karşısında cesaretini henüz yitirmemiş olan insan hali, onun kardan heykelini yapmayı denediler yanı başında. Şimdi iki kadın yan yana duruyor ve yalnızca eriyen susuyordu. "İlk kırmızı mısır tanesi ve korkulukları hatırlıyorum."
 

Kestirme

Yaz gittiğinden beri denize inenlerin sayısı sekize yükselmişti. Yok sayarak durumun içinden çıkmak artık mümkün değildi. Ahali öğrenmişti. Beklemek istemiyordu kimse. "İlk kırmızı mısır tanesini, korkulukları, mavi çaputları, tepedeki kara çamı, kıyıdaki gümüş tokayı, uzak yol ayrımını, yırtık eldivenleri ve penceresiz boşlukları hatırlıyorum," demişti denizlerden gelen son kişi. Ancak gelen hiç kimse fazlasını anlatmıyordu. Neyi hatırladığını söylüyor ama hatırladığının ne olduğunu kimse bilmiyordu. Bu durum kentin huzurunu bir hayli kaçırdı. İnsanlar bir araya gelerek çözüm aramaya başladılar. Dördüncü gidengelen'den sonra kıyı yolunu kapattılar ama ne fayda. Dört kişi daha gitti ve sabaha karşı döndü meydana. Köpük köpük dalgaları hiç eksik olmayan deniz, korku veriyordu artık bakanlara. Kıyıya inmek, suyuna dokunmak yüzyıllardır lanetli sayılırdı ama nedenini bilen yoktu. "Mühürlü" deniyordu kısaca. Artık mühür çözülmüştü, bir kez daha kuruması imkânsızdı. Herkes diken üstünde, her an bir yerden aşağı düşüverecekmiş tedirginliğiyle yaşıyordu. Görece gözü pek olanlar hâlâ çözüm arıyordu. Yaşanacak yeni bir yer bulmaktan başka çare kalmadığı kulaktan kulağa yayılıyordu. Kentin meydanı dikenli tellerle çevrilmişti fakat oraya kimse gelmese bile bir süre kaybolan ve hatıralarıyla dönenler olduğu biliniyordu.Görünüşe göre yeni bir yer içi kıyı imkânsız, tepe ise tehlikeliydi. Birisi çıkıp tam karşıyı işaret etti. Tam karşıda duran dağı. Ne var ki bu kestirme bir yol sayılmazdı çünkü oraya yalnızca aradaki denizi aşarak ulaşabilirlerdi. Üstelik çoğu zaman sisli olan karşı dağın nasıl bir yer olduğuna dair kimsenin en ufak bir fikri yoktu. Buna rağmen düşündüler günlerce, bir sabah ise karar alındı. Karşıya geçilecekti. En kestirme yoldan.
 

Cambaz

Kentin karşı dağa bakan bir ucundan diğer ucuna kadar bir şiş gibi uzunca demiri sabitlediler. Bir köprü kuracaklardı. Ağ gibi yavaş yavaş örülüp gri denizin üstüne örtülecek bu köprünün ne zaman tamamlanacağı bilinmiyordu. Kimlerin çalışacağı, kimlerin ise kentteki işlerine devam edeceği belirlendi ilk önce. Ardından bir sabah şişin bir ucundan diğerine eşit aralıklarla dizilen onlarca insan "vira!" deyip örmeye başladı. Başlangıçta oldukça adil bir vardiya sistemi kuruluydu. Bundan olsa gerek, çalışmanın birinci yılı dolduğunda epey aşama kaydedilmişti. Yine de dağ göründüğü kadar yakın ama bir o kadar da uzaktı. Kentten ise haberler gelmeye devam ediyordu. Denize inmeyenlerin karaya da tahammülü kalmamıştı artık. İlkin sabırsızlıktan ağa yanaşan ahali zamanla oraya taşınıp, orada yaşamaya başladı. Çalışanlar olur da düşeriz korkusuyla başta örmeye çekiniyor, iş bitince de giderek uzaklaşan kente dönmek istemiyordu. Bu böyle yıllarca ve yavaşça sürüp gitti. Bir gün orada, denizin üzerinde yolu yarılamış bir köprü, karşıya geçmek için onun sırtına binen ahali ve "eski" kentteki hatırlayanlar vardı.
 

Kuklanın İpleri

Örgüye devam edecek birileri mutlaka bulunuyordu. Tıpkı ekmekçiler, doktorlar ve diğer meslekler gibi, yüzyıllardır kentin kuzeyindeki boşluğa çalışmaya gidiyordu insanlar. Köprü ilk haline göre epey değişmiş, devasa bir yüzey haline gelmişti. Üç yönden kalın ve yüksek duvarlarla kapatılmıştı. Rivayete göre karşı yamaca varıldığı gün çok eski bir lanet ortadan kalkacaktı. Kışa hazırlık geleneği tüm görkemiyli sürüyordu kentte. Sakinliğe aykırı düşen tek bir yer vardı ve bunun sebebi bir haberciydi. "Örgü bitmiş! Ey ahali örgü bitmiş! Karşı yamaca vardık. Yakında kuzey duvarlarını da örebileceğiz." Bu öylesine güzel bir haberdi ki, tez vakitte tüm kente yayıldı. Meydanda toplanan halk şenlik içinde sarılıp kucaklaştı. Birisi heyecan içinde sormuş: "Kuzey duvarını ne zaman örmeye başlayacağız? Hep beraber orada olalım ve yardım edelim. El birliği ile hemencecik bitiririz." Kalabalığı seyreden düşünceli birisi ise sabırla kalabalığın coşkusunun biraz dinmesini bekledi. Fakat ahalinin durulacağı yoktu. Sesini her defasında biraz daha yükseltmeyi deneyerek bir kaç defa sordu: "Karşı yamaca çıkıp bakmayacak mıyız?" Onu duyan bir kaç kişi arasından en heveslisi aceleyle cevap verdi: "Yüzyıllardır kuzey duvarlarını tamamlamak için çalışıyoruz. Atalarımızdan devraldığımız nihai emelimiz budur. Karşıya geçmek için yola çıkmadık. Yurdumuzdan uzaklaşıp, herkesi tehlikeye atmanın lüzumu yok!" Aldığı cevaptan pek memnun kalmayan o kimse, bir sabah duvar henüz örülmemişken geçti karşıya. Arkasına baktığında, yurdu bildiği uçsuz bucaksız örtüye rağmen aslında karşı dağa ne kadar yakın olduğunu fark etti. Kentin yüksek çeperleri ve altında kalan deniz. Bir galibiyet olamazdı bu. İlk defa gerçek bir toprağa dokundu. Tahmini yarım gün boyunca yürüdü. Yurduna hiç benzemeyen, terk edilmiş bir kente vardığını anladı sonunda. Evler, sokaklar çoktan boyun eğmişti doğaya. Şimdilerde herhangi bir kent emaresi taşımayan bu koca araziyi olduğu gibi kabullenip arşınladı bir kaç saat boyunca. Tepeye tırmanmayı gözü kesmedi, canı kıyıyı çekti. Bu denizi biliyordu, hakkındaki tüm efsaneleri ve masalları dinleyerek büyümüştü. Ondan kaçan insanların soyundandı. Fakat kimse bu kaçışın nedenini bilmiyordu. Zehirliydi belki ya da öfkeli. Neden denizden uzak durulması gerektiğine kesin bir cevap bulunamıyordu. Sahi neden diye düşünüp korkuyla yaklaştı ona doğru. Suyu mu dokunuyor acaba insana? Yakıyor mu teni ya da çok mu sıcak? Bu kemirgen dakikalarla daha fazla mücadele edemeyeceğini anlayıp bıraktı kendini suya. Çabucak alıştı. Yüzme bilmiyordu, bunun bilinen bir şey olduğunu bilmediğinden. Bu denizde zaten yüzülmez, dolaşılırdı. Dolaştı o da. Günler sonra evine dönmek istedi. Boyuna kadar yükselen kuzey duvarını güçlükle aştı. Kendini yere bıraktığı köşede etrafına şaşkın insanlar üşüştü. Onca soruyu ve talimatı yanıtsız bıraktı. Biri çıkıp yüzüne su çalınca irkildi ve çözüldü dili: "İlk doğan kırmızı balığı hatırlıyorum."
 

Doğum

Bugün nihayet, suyun yüzeyinde kalan son parçası da denize kavuştu. Ayakları çoktan yosun tutmuştu. Önünde süzülen, yol gösterdiği yolcuları anımsadı. Ya da hayal etti. Tek gözü çürümeye başlamıştı. Geçmişi görünür bıraktı.

Bir balık ilk kez yumurtalarını bıraktı kırık lambasının içine. "Gözü gibi baktı" yavrulara. Günler sonra ilk yavru gözlerini açtı dünyaya. O ilk yavru, kırmızı bir balıktı. Deniz feneri bunu hiç unutmadı.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR