Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

10 Ağustos 2022

Öykü

Mor

Canan T.

Paylaş

4

0


Her akşam aynı saatlerde, aynı masaya oturuyordu adam. Sanki onu beklermiş gibilerdi; rengi solmuş ahşap masa ve ondan daha da eski duran sandalye. Kendisiyle yaşıt olanlar onun kadar yıpranmış görünmüyordu. Neredeyse yarım asırdır onca yükü taşımak kolay olmasa gerekti. Dört bacağından biri hafifçe havada duruyordu ama şimdiye kadar bunu hiç kimse fark edememişti.

Üç bardaktan daha fazla içmiyordu. Hep aynı mezeleri istiyor, ilk olarak kalamarlarını bitiriyor, haydarisini mutlaka yarım bırakıyordu. Ara sıra deniz börülcesi de istediği oluyordu ve onu da hep en sona bırakıyordu. Masasında kavun varsa onu yemeden önce kokusunu içine çekiyordu hep.

“Mor Hadran’ın Yeri” derlerdi buraya. Oysa ne bu isimde bir tabelası vardı ne de Mor Hadran adında bir sahibi. Balaban adında orta yaşlı, kendi halinde biri işletirdi burayı. Bir de yardımcısı Şemsi vardı. Alışveriş, yemekler, mezeler, bulaşık, temizlik… Tüm işleri birlikte yaparlardı. Balaban, dedesine ve babasına sessiz bir yemin etmiş gibi canla başla sahip çıkardı buraya, anılarına…

Kasabalının “Kürekçi dede” dediği köyün en yaşlısı üç yıl önce vefat etmişti. Onun söylediğine göre çocukluğunda “Hadran” adında bir Rum kilisesinin kalıntıları varmış burada. Mor ismiyle de günbatımı renklerini temsilen anılıyor olabilir miydi? Bu yere isim koyan ilk kişi kimdi acaba? Kasaba ahalisinin hiçbir bilgisi yoktu konuda. Buranın hikâyesini bilen kimse kalmamıştı demek bu kasabada, belki de dünyada.

Bu eski meyhane kasaba sahilinin sonunda, falezler olarak bilinen civarın sol köşesindeydi. Daha çok kasaba yerlilerinin uğrak yeri olsa da arada sırada keşifçi turistler gelirdi buraya. Yüzlerinde gizli hazine bulmuşçasına bir sevinç olurdu. Akşamüzeri gelenler balkon terasından gün batımını izlerlerdi hiç konuşmadan.

Yine güneşin kaybolmasına az bir zaman kala, elinde lacivert naylonumsu çantayla kapıda görünmüştü adam. Üzerinde aynı gri bermudası, ilk geldiğinde giydiği küf yeşili gömleği vardı. Kahverengi deri terlikleri epey bir yıpranmış görünüyordu. Sırtı terden belli belirsiz ıslanmış gömleğinin yakasını havalandırarak girmişti içeriye; terasın en soluna, aynı masaya, aynı sandalyeye… Sırtı dönük oturuyordu, gözleri denizde.

O gün her zamankinden dalgalıydı deniz, birikmiş sıkıntılarını kayalıklara hırçın hırçın vuruyor gibiydi. Gün batımını izlemek isteyenler masaları doldurmaya başlamışlardı. Açık maviden saman sarısına, griden laciverte bürünüyordu uçsuz bucaksız gökyüzü.  O akşam grisi daha koyu, laciverti daha gizemli gibiydi.

Adam, ensesine kadar inen yer yer beyazlamış saçlarını siyah bir lastik tokayla tutturmuş, hemen arkasından o masadan bu masaya dolanan Şemsi’ye dönüp sol elini kaldırmıştı. Adamın yüzündeki ifadesizliğe her defasında şaşıran Şemsi bir koşu yanına gidip “Aynılarından mı istiyorsunuz?” diye sormuştu. “Yok,” demişti adam bu kez. “Aslında aynı mezelerden, evet ama öncesinde sardalya istiyorum biraz,” demişti. “Hemen getiriyorum,” demişti Şemsi gülümseyerek. Sanki adam da gülümser gibi olmuştu ya da Şemsi’ye öyle geldi belki de.

Gökyüzü, yeryüzündeki tüm renkleri topluyordu o dakikalarda. Aynı göğün altında onlarca kişi bu renk geçişine birlikte tanıklık ediyor, o gizemi bozmaktan korkarcasına tek kelime etmiyorlardı. Şemsi, çok az duyulan müziğin sesini temelli kapatmış, balkonun siyah boyaları yer yer dökülmüş ferforje kenarlığına yaslanmış iç çekiyordu şimdi. Yıllar önce kendine de, aşka da, hayata da küsmüştü; bir tek buraya, bu renklere küsemiyordu işte. Yalnız buraya…

Son dakikalarda Balaban da işlerini kolaylamış, terasın sağ köşesinden ortak oluyordu bu atmosfere; güneşin vedasına, derin iç çekmelere, tüm uğurlamalara…

Gece bir örtü gibi her şeyin üzerini kapamaya başlıyordu artık. Önce bir zar gibi belli belirsizdi, sonra varlığı belirgin bir tül, en sonunda da üzerine yapışmış sinek ölülerini masaya yansıtan ampuller gibi kör, dilsiz ve ay ışığı altında yarı karanlıktı. Kısık sesli müzik tekrar açılmış, masalar mezelerle donatılmıştı. Kızarmış balıklar, karides ve kalamarlar etrafı tatlı bir kokuya bulamışlardı.

Yuvasına geç kalmış, belki de arkadaşları tarafından unutulmuş bir martı çığlığı duyuldu yakınlardan. Adam buzlu rakısını yudumlarken yarım bıraktığı haydarisine bakıyordu. Oldum olası sevmezdi ama nedense masada olsun istiyordu ve hep yarım bırakıyordu, belki de kendisine bıraktığı bir mesajdı bu.

Balaban masalardaki boş tabakları topluyor, misafirlerin bir şey arzu edip etmediklerini soruyordu içtenlikle. Kırk yıllık dostu Renan, oğluyla birlikte gelmişti o akşam. İlk fırsatta bir sandalye çekip oturacaktı yanlarına. Şemsi her akşam olduğu gibi gidenleri uğurluyor, kirli tabakları köpüklü leğene bırakıyor, bir oraya bir buraya dolanıyordu. Balaban gibi değildi o. İşi bitse de oturamazdı, belki de oturamadığından bitmezdi işi.

Gecenin, ona bakanların gözlerini sürmelemeye başladığı vakitlerdi. Denizin bir başka koktuğu, kiminin uyuduğu, kiminin güne yeni başladığı saatler.

Balaban’la Renan gençlik anılarını yâd ediyorlardı. Kahkahalarının biri bitiyor diğeri başlıyordu. İki kadın turist geçirdikleri iki saatin etkisiyle mesut, kalkmaya hazırlanıyor, Şemsi köpük bulaşmış ellerini önündeki nemli peşkire siliyordu. Karanlığın içinden yükselen bir motor sesi bölmüştü kahkahaların sesini; gittikçe yükselmiş, sonra azalarak bir anda hiç duyulmamış gibi yok oluvermişti.

Adam Şemsi’den biraz daha kavun istemişti utanarak. O gün kıyıdan çok açılmıştı, çok yorulmuştu kulaç atmaktan. Oturduğundan beri doyduğunu hissedememişti bir türlü.

Emektar balıkçı Adnan sipariş ettikleri balıkları getirmiş, çırağıyla birlikte donduruculara yerleştiriyordu. Çırak ustasını sorulara boğuyordu ve kuş üzümü gözleri daha bir küçülüyordu her sorusunda. Hiçbir soruyu geçiştirmiyordu fakat acele acele cevap veriyordu Adnan, bıyıkları yeni terlemiş çırağına. Daha üç yer vardı uğranacak.

Gecenin ilerleyen vakitleri, kısa süreli oturup gidenler, Şemsi’nin bitirmemek için ağırdan aldığı işleri, Renan ve oğlunun içten teşekkürlü vedaları derken adam dışında hiç kimse kalmamıştı misafirlerden. Tanrı misafiri sayılırdı, kovacak değillerdi elbet ama Balaban’ın sağ dizi ağrıyordu birkaç gündür. Evine gidip dinlenmek istiyordu. Adamın bir isteği olup olmadığını sorması için Şemsi’ye kaş göz etmiş, ardından da “ben çıkıyorum” işaretini yapmıştı ağrıyan dizini ovalayarak.

Adam hiç farkına varmamıştı sanki seslerin kesildiğinin, ampullerin ikiye düşürüldüğünün, Şemsi’nin daha bir yavaşladığının. Önce başını kaldırıp aya bakmış, sonra başını aniden çevirip yan masalardaki sandalyelerin altını süpüren Şemsi’ye:

“Kapatıyorsunuz sanırım. Burada uyuyabilir miyim bugünlük?” diye sormuştu. Şemsi günün yorgunluğundan ilk olarak adamın ne dediğini anlayamamıştı. Biraz düşününce de ne cevap vereceğini bilemeden kalakalmıştı elinde süpürge ve faraşla. Mekân Balaban’ındı. Ona sormadan bir şey söyleyemezdi ama çoktan uyumuştur diye düşündü. Nasıl gidip sorsundu şimdi. Cevap alamadığından olsa gerek, “Tamam, anladım ben. Sorun değil. Bulurum şu sahilde bir yer ben. Hesabı ödeyip gideyim, size daha fazla yük olmadan,” demişti. Aklından eski bir kayık bulmak geçiyordu, belki çocukluğunda yaptığı gibi kıvrılıp yatardı içine.

“Yok, olur mu öyle şey. Ben sahibi değilim de buranın. Ondan diyemedim bir şey. Hem yatak falan da yok ki burada. Sandalye masa üstünde de olmaz,” dedi Şemsi. Para üstünü verirken de yüzüne bakamıyordu adamın. Nedense çok acımıştı adamın bu kimsesiz haline. Bir pansiyonda kalacak parası da yoktu belli ki.

“Bak ne diyeceğim, yapacak az biraz işim var. Onlar bitince gel benim fakirhaneye misafirim ol bu gece.”

Adam ne cevap vereceğini bilmez bir halde Şemsi’ye bakıyordu. Şemsi, olumlu bir cevap almış gibi masaların altını hızlı hızlı süpürüyor, sandalyelerle birlikte terasın kenarına çekiyordu. İçerideki üç beş masayı Balaban halletmişti. Açık kalmış ocak ve ışık kaldı mı diye son kontrollerini yapıyordu. Adamın omuzuna hafifçe dokunup, “İşim bitti,” dedi. “Hadi bakalım gidiyoruz.”

Şemsi’nin evi birkaç sokak ötedeydi. Küçük bir sokağın sonunda, arkasında küçük bir bahçesi olan tek katlı bir evdi. Karısı geçen yıl vefat etmişti Balaban’ın. “Gel bizim eve, yoldaşım ol. Koca evde kaldım bir başıma,” diye söylendiği tüm ısrarlarına rağmen bu evde yaşamayı sürdürüyordu. Tam otuz sekiz yıldır.

Otuz sekiz yıl önce, henüz yirmilerinin başındayken daha önce adını bile duymadığı o zamanlar bir köy olan bu kasabaya getirmişti ayakları onu. Gerçi o zamandan bu zamana nüfusunda aşırı bir artış olmamıştı ama her an daha çok insanın keşfedip buranın büyüsünü bozmalarından korkmuyor da değildi.

“Gel hemşerim,” dedi içtenlikle. “Geç buyur. Banyo hemen yan tarafta. Yastık, çarşaf bulayım sana. Bir temiz havlu. Gelirim hemencik, rahatına bak sen.”

Ay ışığının aydınlattığı sokağa bakan adamın yüzü ifadesiz değildi şimdi. Kara gözlerinin nemlenmesine izin vermiyordu. Bu gece değil, belki sonra… Oturduğu şu gıcırtılı somyada daha uzun yıllar uyuyacağından bihaber, birkaç dakika sonra Şemsi’nin getirip yanına bıraktığı mavi beyaz çizgili çarşafa ve uçlarının nakışı sökülmüş mor el havlusuna bakıyordu.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Nisan Ayının 7 KitabıOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

2 Temmuz 2025

Ankara'da Hafta Sonu Kaçamağı: Nereye ..

Ankara’dan çok da uzaklaşmadan hafta sonuna eğlence, keyif ve dinlendirici bir tatil deneyimi eklemek ister misiniz? Başta Ankara Kızılcahamam termal otel seçeneği olmak üzere Ankara’ya yakınlığıyla bilinen en konforlu ve uygun maliyetli seçenekleri sizi..

Devamı..

Kafkaesk Bir Film: Birdman

Yalçın Yokuş

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024