Mustafa Soyuer • Uzayıp Giden O Tren Yolları
11 Mart 2018 Öykü

Mustafa Soyuer • Uzayıp Giden O Tren Yolları


Twitter'da Paylaş
0

"Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider gelirdi.” Ve sen bu trenlerle, sürekli bir yerlere gider, bir yerlerden gelirdin. Ama gidişlerin hep birinci mevki, dönüşlerin üçüncü mevki... Gidişin ne kadar erken olmuşsa dönüşün o denli geç kalırdı. Geç de olsa bir gün mutlaka dönerdin. Bunu bilirdim. Giderdin ve ben beklerdim. Kimseler bilmezdi kimi beklediğimi. Sen de bilmezdin beklendiğini. Gidişin bir oyundu. Tek kişilik bir saklambaç. Gözlerini yuman ben, saklandığım yerde kendimi arayan ben. Bulunca kendimi sobeleyen yine ben. Hiç bilmezdin, her seferinde istasyona seni yolcu etmek için geldiğimi. Tren, dumanını tüttüre tüttüre uzaklaşırken ardın sıra, bir türkü tırmanırdı genzimden dudaklarıma. “Kara tren gelmez m’ola / Düdüğünü çalmaz m’ola / Gurbet ele yâr...” “Yar” demeye göreyim, raylar urgan gibi dolanırdı boynuma. Nefesim kesilirdi. Dibi olmayan bir uçurum olurdu “yar” bana. Sallanır dururdum bıraktığın o boşlukta. Ta ki içimdeki zehri kusuncaya dek... Herkesten sakladığım bir çift gözyaşı usulcacık sızardı yanağımdan. Islak bir leke bırakırdım, güneşin susattığı paslı demirlerin üstünde. Giderdin ve ben beklerdim. Ki o zamanlar en iyi bildiğim işti beklemek. Bu dünyada benden daha iyi kimse bekleyemezdi. Nasıl ki seni alıp götüren o treni ancak işin ustası bir makinist yürütebiliyorsa ben de işte öyle beklemek işinin makinistiydim. Beklemek fillini geniş zamanlarda, en güzel ben çekimlerdim bu şehirde. Cümle içinde en uzun ben kullanırdım. Giderdin ama bilmezdin insanın bir tren bileti almakla gitmiş olmayacağını. Kompartımanının perdesini sürmelerdin üstüme kendini burada unutarak. Gidiyormuş gibi yapardın sadece, bir gün yine döneceğin bu yerden. Giderdin, kendini bana emanet ederek. Ama bilmezdin boynuma yüklediğin emanetin ağırlığını. Kimseler bilmezdi. Bir inci tanesi gibi gözümün bebeğinde saklardım seni. Gözün hiç arkada kalmazdı. Döndüğün gün, bıraktığın yerde, bıraktığın şekilde bulacağını bilirdin kendini. Bu hep böyle olurdu. “Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider gelirdi. ”Ve sen bu trenlerle sürekli bir yerlere gider, bir yerlerden gelirdin. Ve ben beklerdim. Giderdin ama bilmezdin insanın bir tren bileti almakla gitmiş olmayacağını. Sorardım ben kendi kendime o zamanlar: Sen gittiysen eğer bu şehirde kalan kimdi peki? Bu kaldırımlar, bu zeytin ağaçları, bu kuşlar, bu yer, bu gök, bu musluktan akan su, bu köşedeki lokanta, bu tarihi hamam bu kitapçı dükkânı, şu beş katlı apartman... Sen gittiysen eğer bu şehirde kalan kimdi? Niye gözümün değdiği her yerde sen olurdun? Dala baksam boyun belirirdi birden, ağaca baksam binlerce yumuk yumuk elle selamlardın beni. Dut mevsiminde dudakların, güzleri zeytin gözlerin silkelenirdi dallardan. Irmağın kenarına oturup biraz soluklanacak olsam sırf suyla demleniyor diye çay içişini hatırlardım. Bilirdim ki sen sadece bu şehirde yaşayan insanların değil, ağaçların kuşların, yıldızların, rayların da hemşerisiydin. Aslında sen bu şehrin kendisiydin. Hal böyleyken gitsen de aslında gitmiş olmuyordun ki... Evet, gitmiş olmuyordun bir bilet almakla. Her bilet alan gitseydi eğer, kim kalırdı bu köhne şehirde. Hem ne kadar uzağa gidebilirdin ki benden? Yaşıyorsak aynı gurbeti yaşıyor, kavuşuyorsak aynı sılaya kavuşuyorduk. Sen orada grip olsan ben burada burnumu çekiyordum. Sen orada azıcık üşüsen ben burada paltomun yakasını kaldırıyordum. Bir yere geç kalsan sen orda, ben burada saatime bakıyordum. Farzımuhal sen orda balkona çıksan benim burada başım dönüyordu. Ama sen bilmiyordun, kimseler bilmiyordu. Bilmezdi kimseler yolların bana düşündürdüğünü. Yol dediğin hep alıp götürmez ya insanı. Şeritleri çifttir. Bir şerit alıp götürüyorsa diğer şerit geri getirmez mi? Bunun için gittiğin yönün aksi istikametinden gelen trenleri gözlerdim hep. Kalplerimizin bir gün aynı makasta kesiştiğini düşlerdim. Umulmadık bir yerde, umulmadık bir gün ellerimizin aynı hemzeminde birleştiğini hayal ederdim. Biliyordum, muhal bile değildi bütün bunlar. Ama yine de o vakitler “Uzayıp giden tren yolları” falan diye hüzünlü şarkılar söylemezdim. Islıkla kıvrak oyun havaları çalardım. Koskoca adam, trencilik oynardım ufacık çocuklarla. Sadaka verirdim istasyondaki dilencilere, sevindirirdim yetimleri. Dönüşün aklıma her düştüğünde trenleri ne de çok severdim. Gün olur dönerdin de. Muhtemelen bir bayram sabahı. Arefe ancak sen dönmüşsen bayram olurdu bana. Şekerler o vakit tatlanır, kolonyalar o vakit tütün kokardı. Bir can daha çoğalmış olurdunuz gidiş dönüş arasında. Kucağında sana benzeyen bir kız çocuğu. Bir diğerinin elinden tutmuş olurdun. Aldırmazdım yanındaki çırpı bacaklı adama. Gelmiştin ya. Dünya gözüyle bir daha görebilmiştim ya... Yıkılsındı gayrı Konya şehri. Gelişinde yeniden şenlenirdi şehir. Kaldırımlar endamınla, lokantalar iştahınla, yıldızlar uykularınla taze bir can bulurdu. Gökyüzü nefesinden, ağaçlar ellerinden, papatyalar gözlerinden bereket devşirirdi. Sofralara Hızır uğrardı sanki. Sen geldiğinde bu şehre, ne bir ambulans sesi ne de bir polis sireni. Huzur kol gezerdi şehrin sokaklarında. İlmek ilmek nakşederdin güzelliğini her yere. Ve sonra çekip giderdin. Bir dahaki gelişine kadar güzelliğini saklardım gözlerimde. İşte bu yüzden her neye baksam sen vardın ya orada. Sen yokken bile sensizlik çekmezdim bu yüzden. Giderdin, geç de olsa bir gün mutlaka döneceğini bildirdim. Bu hep böyle olurdu çünkü. Ve her gelişinde yeniden can bulurduk ben ve şehir. Bu yerlerde hâlâ trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gidip geliyor, gidip geliyor. Ama sen inmiyorsun artık bizim istasyonda. Bu seferki gidişin çok uzamadı mı? Kaç bayram geçti aradan, dönmedin hâlâ. Gurbetin bayramına bayram mı derim ben. Bir sılan var senin burada, unuttun mu? Yerin altında ölülerin. Ben varım hiç kimsen yoksa bile. Bilmedin beni, kimseler bilmedi. Diyorum ki gelsen de bir güzel tazelesen bu köhne şehri. Yaş geçtikçe insanın gücü azalıyor. Yüzüyle beraber sabrı da ihtiyarlıyor sanki. Eskisi gibi kavi bekleyemiyorum. Dizlerimde bir ağrı. İhtiyarlıktan mıdır bilmem gözlerim de iyice bulanıklaştı bu ara. Belki de aklımı yitiriyorum. Kaldırımlarda taş kırıntıları, ağaçlarda yaprak döküntüleri, gökyüzünde bulut hayaletleri görmeye başladım. Oysa her neye baksam sen olmalıydın orada. Allah’ını seversen, çok uzamadı mı bu son gidişin? Çıkıp gelsen de tazelense gözlerimin feri. Dünya gözüyle bir daha. Ha? İnme istersen trenden. Uzaktan uzağa bir gülümse yahut mendil salla kompartımanından. Sonra gene git. Peşin sıra uzayıp gitsin o tren yolları. Ve yine paslı demirlerde ıslak lekeler.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR