Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

6 Mart 2020

Öykü

Nedir Bu Farklı Evren?

Takyedin Çiftsüren

Paylaş

12

0


            Dilan için.

Telefonla konuşuyoruz, ağabeyimle oturuyoruz, gelsene diyor. Çayı demliyorum, geç kalma. Hazırlanıp çıkıyorum. Ben kardeş olduklarını neden hiç fark etmedim ki. İkisini ayrı zamanlarda tanıdım, kardeş olduklarını bir hafta kadar önce öğrendim. Benzemiyorlar. Çatı katında oturuyor. Ev, tamamen ahşap. Kocaman bir terası var. Eve yangın merdiveninden çıkılıyor. Ayaklarımla ses çıkararak çıkıyorum. Binanın girişinden ayrı bir giriş. Sanki yangın merdiveni bunun için yapılmış. Neden diğer merdiveni kullanmadığını sorduğumu, onun da başka zaman anlatacağım, dediğini hatırlıyorum. Bir daha sormamam gerektiğini biliyorum. İsteyince anlatır. Sen ısrar edince içine çekilir, hayatının panjurlarını kapatır. Aranıza mesafe girer, sen üstüne gittikçe mesafe uzar. Tersinden yaklaşsan mesafe ikiye ayrılır. Yaklaşmak imkânsızlaşır. Bildiklerimle hareket ediyorum.

Salonda oturuyoruz. Oturulacak başka yer yokmuşçasına ısrarla aynı koltuğa oturduğumu fark etmiş olmalı. Gülümsüyor. Bir keresinde, eşyayı uzuvlarım gibi benimsediğimi söylediğimi hatırlıyorum. Aklına söylediğim gelmiş olmalı. Kendisi psikologummuş gibi karşımda oturur hep. Sırtını Guernica’ya dayar. Ağabeyi terasta, içiyor. Havadan sudan konuşuyoruz, dertleşmeyeli bayağı zaman olmuş. Ağabeyini daha fazla yalnız bırakmaya gönlü er vermeyince kalkıp terasa geçiyoruz.

Teras odadan daha aydınlık geliyor. Ağabeyiyle sarılıyoruz, uzun zamandır görüşmeyen iki dost gibi.

Terasta iki tekli koltuk, bir tane de çekyat var. Koltuklar karşılıklı bırakılmış, çekyat ikisinin ortasında, oturduğumuz terası diğer bölmeden ayıran duvara verilmiş sırtı. Üçünün ortasında el yapımı bir masa.

O, ağabeyinin tam karşısındaki kestane yeşili koltuğa oturunca bana solmaktan açılmış kahverengi çekyat kalıyor. Ağabeyi şarap içmek isteyip istemediğimi soruyor, çaya geldiğimi söylüyorum. D. aniden ayağa kalkıyor.

Çay olana kadar biraz içersin.

Aklına gelmediği için kendini suçlar gibi içeriye geçiyor. Elindeki su bardağıyla gelene kadar başımı kaldırmadan masanın oyuklarına bakıyorum.

Kusura bakma, şarap bardağım yok.

İstiridyenin içindeki inci gözlerini arıyorum gülümsemek için, bulamayınca gecenin sessizliğine gülümsüyorum.

 

Dilin sınır çizgilerini aramaya çalışan ama bir türlü bulamayan üç yabancı olarak bir süredir ne konuşacağımızı bilemeden böyle suspus oturuyoruz. Aynı anda şarabı beğenip beğenmediğimi soruyorlar. Hangisinin önce cevaplayacağımı bilemiyorum.

Aslında birini cevaplamam kâfi ama iki farklı uçta oturuyorlar ve hangisine bakıp giriş yapmam gerektiğini bilemiyorum. Oldum olası iki kişinin arasında oturmaktan nefret ederim. Kimin gözlerine bakıp konuşmam gerektiğini düşünmekten sözcükleri tam söyleyemem. Heceleri yutarım. Daha fazla geciktirmeden arkadaşıma bakıp cevaplıyorum.

Gayet iyi.

Gerçekten beğendim mi bilmiyorum, zaten beğenip beğenmememin bir anlamı olmadığını biliyorum. Meselenin bu olmadığını, konuşulacak konu aramanın yıkıcı gücünden kaçmak olduğunu onlar kadar biliyorum. Arkadaşım içeriye geçip iki bardak çay getiriyor. Birini benim önüme, öbürünü terasın duvarına kendisi için koyuyor. Sağ omuzu üzerinden sokağa bakıyor. Sokağa öylece bakınca sen aklıma geldin, der her aradığında. Ona boşluğu hatırlatmaktan başka bir işe yaramıyor varlığım, derim. Şimdi yanında olduğuma göre neyi düşünüyor. Düşünülecek başka boşluklar da mı var acaba. Dönüp bana baksa ne düşündüğünü anlarım. Dönmüyor. Aydınlanmıyor cevapların yüzü.

O, öylece suskunluğun dalgalarıyla uzaklara sürüklenirken zihnimde bizi iki elemanlı üç kümeye ayırıyorum. Ağabeyiyle alevli bir şekilde siyaset konuşuyoruz. D. bir keresinde, iki erkek bir araya geldi mi ya siyaset konuşur ya da kadınlardan, demişti. Ben kadınlardan konuşmayı bilmediğimden hep ilkini konuşurum.

Konuşmanın bir yerinde ağabeyi, tam da burada söylemem gerekir ki, diyor, peygamberler(İsa hariç) ve diktatörler aslında kendi alanlarında uzman sosyologlar. Toplumlarını çok iyi tanıyorlar, bu en büyük silahları. Toplumun hazır oluşuna göre ortaya çıkıyorlar, sanıldığı gibi onlar toplumu dönüştürmüyor. Taraftar bulmaları bu yüzden zor olmuyor. Bir tek İsa toplumu iyi tanıyamıyor. Yanlış yerde ortaya çıkmanın cezasını, canıyla ödüyor. Bir daha ortaya çıkacağını söylemesi bundan. Doğru bir toplum bulunca geleceğim demektir bu.

Ağabeyi karşısında susmak zorunda kalıyorum, söyleyecek söz bulamıyorum. Bugün her şeyin karşısında susma günüm olmalı. Kendi düşümde bile yenilen biri olmaktan kurtulamayan silik bir tipsin işte, kabul et. Son yudumu içiyorum.

D. ise daha derin, daha kederli. Şarkıların kalbe dokunan yanından konuşuyor.

Günler, böyle ömrümden uçup giderken, diyor, en ufak tatlı bir esinti dahi yüzüme vurmuyor. Ben yaşlandığımı böyle daha bir derinden hissediyorum. Hüzünleniyorum. İçimde ölümün fay hattı patlıyor sanki. Belki de bu yüzden yaşlanmak varoluşumun en büyük kanıtı. Başka şekilde insan nasıl var olduğunu anlayabilir ki. Ölüme duyulan ihtiyaç işte burada zirveye çıkıyor. Madem yaşlanmak, varlığını derinden hissetmektir, o zaman ölüm yaşlanmanın derin hüznünü tutunduğu topraktan koparıp atmaktır.

Bir daha susuyorum. İçeri geçip bir çay alıyorum. Onları yan yana o güne kadar görmediğimden aralarındaki konuşmayı hayal edemiyorum. Dudakları hareket ediyor, ben dudaklarına bakıyorum. Dudak okumayı bilseydim keşke, diyorum ama yok.

İki elemanlı kümelere ayrılınca saatlerce konuşan üç kişinin bir arada konuşacak bir şey bulamaması tuhaf. Bunu bir tek ben düşünüyor olamam ya. Sonra onların da aynı şekilde bizi kümelere ayırdığına inandırıyorum kendimi.

Oracıkta, içine düştüğümüz yalnızlığın gecenin karanlığında kendini emzirdiğini, emzirirken kendini yetiştirip büyüttüğünü görüyorum. İlerleyen saatlerde benimle besleneceğine dair bir korku sarıyor içimi. Sessizlik uzadıkça korkum büyüyor. Saçlarımdan başlayıp ayak parmak uçlarıma kadar yayılan bir titreme geliyor ama kendimi tutuyorum. Nasıl yaptığımı bilmiyorum.

Sanki konuşmayacağımıza dair ettiğimiz yemini çiğnememeye çabalıyormuşuz gibi geliyor. Can havliyle batan gemiden kendini denizin dipsiz derinliğinin kucağına atan bir müfrezeden kalanlar olarak, birbirimizin yüzüne kederle bakıp duruyoruz. Birazdan terasın duvarına çıkıp el ele tutuşarak kendimizi sokağın sessizliğine bırakacağımızdan korkuyorum. Ağabeyinin yeni açtığı şaraptan bardağımı dolduruyorum.

Konuşacak şey bulamadığımda ya da konuştuğumda boşluğun derinleştireceğini bildiğin ortamlarda kendimi yadırgarım. Orada bedenimi ele geçiren pişmanlık olur. Pişmanlığın omzuna başını koymuş, kalbimi yararak beni içine iten boşluk da cabası. Şimdi burada, terasta içine düştüğüm boşluğun diğeriyle aynı olmadığını, bunun daha çok, söyleyeceklerimin yerini bulmasından ileri gelen korku olduğunu biliyorum Anlaşılmak, çoğu zaman anlaşılmamaktan daha korkutucudur, biliyorum. Biz, anlaşılma korkusuyla sessizliği tercih edenlerdeniz.

Bir bardak daha dolduruyorum, öğrencilik günlerimin kötü alışkanlığıyla tek dikişte içiyorum. Bir bardak şarabı tek seferde içmek, tek seferde içimi dökmüşçesine boğazımı yakıyor.

Çok sonra, iyice sarhoş olduğumda sokaktan gelen boğuk bir ses duyuyorum. Sesin geldiği tarafa yüzümüzü çeviriyoruz. Bir kurtarıcı bizi derin suskunluktan kurtarmaya gelmiş olmalı. D. terasın duvarına yaslanıp başını karanlığın boşluğuna sarkıtıyor. Sokağın korktuğum kadar karanlık olmadığını D.nin yüzünün görünen sağ tarafından anlıyorum. Dönüp, bana sesleniyor, adımdaki tek d harfini her zamanki gibi bastırarak.

Ne kadar da sana benziyor.

Yerimden zorlanarak kalkıp yanına gidiyorum. Onu taklit ederek sokağa, sesin geldiği yere bakıyorum. Lanet olsun, lanet olsun, diye bağırıyor sokağın ortasında duran kişi. Tam o esnada başını kaldırınca göz göze geliyoruz. Şaşkınlığım üç saniye bile sürmüyor. Gerçekten bana benziyor. Bir kopyam gibi. Üstümüzdeki elbiseler bile aynı.

Şimdi burada olmasaydım aşağıdakinin ben olduğuma inanacaktım.

Lafımı çalma. Onu benim söylemem lazım.

Birbirimizin yüzünün aramadan gülüyoruz. Sokaktaki, of, ulan of, diye bağırarak ilerliyor. Arkasından birileri bağırıyor. Bağırma, diyorum, çoluk çocuk uyuyor. Önünde biri varmışçasına dili dolanarak özür diliyor. Bunu bir yerden tanıyorum. Ben de öyle olurum. Sonra karanlığın giysisini giyip gözden kayboluyor. D. ile birbirimize bakıyoruz. Kısa süreli şaşkınlığımı içerlemiş, belli.

Ben de artık gideyim, diyorum. Yeni evim beni bekler.

Biraz daha otursaydın.

Kaygılı gibi. Belki de değil.

Yok, yeterince sustuk, bir dahaki görüşmemize de kalsın, diyorum, tarasın ortasına geldiğimizde. Hem suskunluğumuzun dili damağı kurumuştur. Bir şey demiyor. Söylediğime pişman oluyorum.

 Ağabeyi olduğu yerden, daha susacak şeylerimiz vardı diye söze karışıyor. Tek ağızdan gülüyoruz. Ağabeyiyle tokalaşırken D. de içmeden sarhoş olanlardan, pardon, evren değiştirenlerden, diyor.

Ben bu evde içince evren değiştiriyorum, diye itiraz ediyor.

Sormadığım hâlde bir cevap bekler gibi bakıyorum yüzüne. Terastan içeriye geçiyoruz.

İçince ayılmak, içmediğinde sarhoş olmak, uyanıkken rüyada olmak, rüyadayken uyanık olmak gibi, diyor, dış kapıyı açarken. Biraz daha açıklamasını istiyorum.

Başka zaman konuşuruz, bu farklı evren.

Bana bundan bahsetmedin.

Daha bende de tam oturmadı, oturunca anlatacağım, söz, diyor sarılırken. Tamam, mutlaka anlat diyorum. Kokusu ağzımdaki şarap kokusuyla birleşiyor.

 Üstüne daha fazla düşmüyorum, kaçmasın. Basamakları demirlere tutunarak iniyorum. İkinci kata indiğimde kapının kapanma sesini duyuyorum. Gözden kaybolmamı beklemiş olmalı. Ayaklarım gerisin geri gidiyor gibi, yürüdükçe merdiven uzuyor. Lastik mi bu. Sarhoşken her şey uzuyor zaten, insanların boyu, burunları, ağızları, dertleri, suskunlukları, hikâyeleri, boş veriyorum.

Bir iki sokak yürüyorum. Kafam bulanık. Gri. Hayır, gri değil, simsiyah. Kapkaranlık. Karanlığın arkasından birilerinin durduğuna eminim. Seslere kulak kesiliyorum. Anlamayınca, lanet olsun, lanet olsun, diye bağırıyorum. Boğazım yanıyor. D harfini bastırarak Muhyidin, diye seslenen birini duyuyorum. Duruyorum. Etrafı gözlerimle iyice tarıyorum, kimsenin olmadığından emin olunca bir daha, lanet olsun, lanet olsun, diyorum.

Tam o esnada biri çenemden tutup yüzümü çeviriyor gibi gayriihtiyari dönüyorum. Sokağa oranla epey aydınlık terastan sarkan iki kişiyi görüyorum. Ekrandaki bir görüntü kadar net görünüyor yüzleri. Biriyle göz göze geliyoruz. Nasıl da bana benziyor. Sokakta olmasaydım, yukarıdakini ben sanacaktım. Ah, kafamın içinde yankılanıp duran ses. Başım dönüyor. Merdivenden hızlı inmeyecektin işte. Önüme dönüp yoluma devam ediyorum. Of, ulan of.

Nedir bu farklı evren.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Emrah Polat: “Hayatta olduğu gibi roma..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Josef Kılçıksız

17 Ekim 2025

Cam Tavanın Altındaki Gökyüzü

Gazze söz konusu olduğunda siniyor tüm ilham perilerim.Yeni taşındığım bu şehirde “mahsur” kalmış gibiyim. Orhan Pamuk’un Kars’ta mahsur kalan Ka’sı gibi hissediyorum. Bu his, sanırım, ne olduğunu bilmeden hep sıra dışı bir şeyler olmasını beklememden.Bu şehirde her gün ..

Devamı..

László Krasznahorkai’nin Günümüze Sesl..

Bran Nicol

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024