Ah Sensiz...
19 Kasım 2017 Kültür Sanat Müzik

Ah Sensiz...


Twitter'da Paylaş
0

Hiçbir zaman şöhret peşinde koşmadı Alaaddin Us. Kulvarında kadir kıymet, emek sanat bilenler arasında zaten –kendiliğinden– tanınıyordu. Bu ona fazlasıyla yetiyordu.
Seyfi Gençer
Alaadin Us’u 1985 yılı güzünde tanıdım. İkimiz de Pendik Tersanesi’nde işçiydik. Üstelik aynı atölyede çalışıyorduk. Tersane işçiliği zor, ağır iştir. Ama emeğini sakınmayı aklına bile getirmeyen insanlar için zor iş yoktur. İşler iyidir. İyiydi... Alaaddin neredeyse uzunluğu yüz metreyi bulan atölyeye öğlen yemeği yaklaştığında, doksan derece bükülmüş, iki ucu neredeyse yere değen, sırtına vurduğu üç inç boruyla şarkı söyleye söyleye bir dalış dalardı... Ezgilenmiş, daha duyulmamış sözlerle: “Ben diktim bu geminin direğini / Atıp kenarından bir punta.” Bu girişin öğlen saati yemekhane yoluna doğru bir çıkışı da vardı elbette: “Bu demir Divriği dağlarından / Ben söktüm ulan ben söktüm / Bu namlu Divriği demirinden / Ben döktüm ulan ben döktüm.” 12 Eylül buldozer gibi geçmiş toplumun üzerinden. Herkes kendine bir tanım arıyor. Ancak başımıza gelen bütün melanetler gibi bunun da sıyrılıp atılacağına büyük inanç var. İşçiler henüz umutlu. Atlet don desteği halen bir sendikal hak. Ucu demirli Sümerbank ayakkabılarımız ayağımızda daha. Önden dört düğmeli kara kaşe ceketlerimiz, içi post takliti yalancı deriden kabanlarımız sırtımızda. O senenin kışında tersanenin üstünü kar basmışken, “Kızak Atölyesi”nde Aladdin’le çay içtik, tanıştık. Sonradan atölye içinde kurulan çay ocağı. Rezistanslı ocaklar. Kimi taşı çatlar, kimi teli kopar. İşçiler onarmasını bilir. Saat üç, üç buçuk arası. Şiirler, müzikler. Sözlenmiş şiirler, müziklenmiş sözler... Alaaddin gitar da çalabiliyormuş. Ama nasıl bir sesi var! Sanki dilini dağlamışlar da ciğeri dile durmuş. Üç çocuğu var. Küçükyalı’da giriş kat bir kiralık dairede barınıyor. “Müzikten vazgeçtim,” diyor. “Benim derdim bana...”Olur mu kardeşim? Yapalım müziğimizi, diyelim sözümüzü.” Bir yerlerde eski bir gitarı var. Bulunup onarıldı, tel takıldı. İlk önce gün yüzüne çıkan, çocukluk arkadaşı Şenol’la sözlerini yazıp besteledikleri bir çalışmadır: “Salın gönlümü sılaya doğru / Uzakta şarkılar söylenir / Duymaz mıyım ben / Tutun yolları yarime giden / Tükendi hasret şarkısı bilmez miyim ben" Varıp Şenol’u bulmalı. Eski mahallesinde bilenlerden sorduk soruşturduk. Şenol Sarıyer’de yaşarmış. İşçilik edermiş. Niyetimiz ikiliyi tekrar biraraya getirmek. Paydostan sonra düştük yola. Sarıyer’in tepeleri yokuşları çetin. Sor babam sor. Alçacık damlı iki göz bir gecekondu evini bulduk. İçinde Şenol ve bir eş, bir babaanne, ya üç ya dört çocuk var. Çocuklar koşturup duruyor. Çay demlendi. Yer sofrasına büyükçe bir sini içinde kahvaltılıklar konuldu. Oturduk yedik. Alaaddin meramını anlattı. Şenol gözlerini evin, hayatın içini göstere göstere dolandırdı. İzlerine kara çizgiler çökmüş, tırnakları etin yarısına çekilmiş parmaklarını uzattı, sordu: “Ben artık nasıl yapayım ki Alaaddin?” Zamanın şartlarında oradan gecenin bir vakti nasıl döndüğümüzü halen hatırlamıyorum. Sonra arayış sürdü yine. Çıraklık okulundan şube arkadaşım Murat Karakuzu bizim atölyede katip. TRT Çocuk Korosu’nda bulunmuş. Üstelik org çalabiliyor. Umut tekrar bacaklandı. Artık grubun adı bile var: “Grup Yedinci Gün” Şimdi çalışma zamanı. Kartal Sanat İşliği Tiyatrosu haftada bir gün, iki saat çalışabileceğimiz bir küçük oda verdi bize. Ben işin söz tarafını duyumsayabildiğimden daha çok onlar kalmış aklımda. Sahaflardan bulduğumuz, adı sanı duyulmamış şairlerin şiirleri müzikleniyor: “Bir seni seviyorum / Bir daha seviyorum / Elma ağaçlarından gayrı / Bir sana kanıyorum / Bir daha kanıyorum / Sarhoşluğum geçmeden gel / Hercai olmadan gel / Çekiçler yüreğimi dövdü / Mamulleştim sayılır / Atölyeler paydosken gel / Etiketim konmadan gel.” Önce ben üniversitede okumak için ayrıldım tersaneden. Sonra Alaaddin sadece müzik yapmak, sevdiği işle geçinmek idealiyle. Sonra Murat, özgür kafasının, dışarıda olmak arzusunun baskısıyla. Büyük fabrikalar aileler gibi içerlek, baskın yerlerdir. Alaaddin Us, ilk albümü Ateş Hırsızları'nı 1994 yılında çıkardı. Ardından 90’lı yıllarda Yaz Gibi Gel, Yurdumun Trenleri ve Nasihat gibi başarılı albümler geldi. Daha sonra albümlerini sürdüren Alaaddin, sayısız beste yaptı. Edip Akbayram’n yorumladığı, söz ve müziği Alaaddin’e ait olan “Türküler Yanmaz” eseriyle tanındı. İlkay Akkaya, Edip Akbayram ve Kızılırmak tarafından yorumlanan “Ah Sensiz” isimli şarkının da bestecisi Alaadin’dir. Şarkıları Suavi, Banu ve Sevda Gönülcan tarafından da yorumlandı. Onun sesindeki derinliği anlatacak en güzel ifade belki de şudur: “Köklü bir ağacın tınısını andırır sesi.” Kim söylemişse Alaadin’i iyi tanımış, yürekten dinlemiş. Alaaddin’le bağım hiç kopmadı. Kimi zaman bilinen şairlerden, kimi zaman kendi yazdıklarımdan el yazısıyla sunduğum şiirlere sol kaşını yukarı kaldırıp bakar, on on beş saniye içinde karar verirdi. Dörde katlayıp sol iç cebine, göğsünün üstüne tıka tıka yerleştiriken, “Bu tamam,” derdi. Müzikle buluşacak sözü kâğıdın üstünde duruşundan ayırt ederdi diyebilirim. Alaaddin albümler çıkardı. Besteler yaptı. Okullar bitti. Murat dışarıda tutundu. Hayat savura devire sürdü. Ama biz hiç kopmadık. Alaaddin bir dönem Ankara’da yaşadı, pek ısınamadı oralara. Sonra İzmir’e göçtü. Çok sevdi İzmir’i. Kara haberinden beş saat kadar önce neredeyse yarım saat telefonda konuşmuştuk. Sesini hiç o kadar canlı, mutlu duymadım desem yeridir. Akşamına Kadıköy’de bir arkadaşımla birlikteyken, benim de Alaaddin’in de sevgili dostu Atilla Sarayoğlu aradı: “Kardeşim Alaaddin’i İzmir’de trafik kazasında kaybettik.” Ne diyorsun Atilla? Daha dört beş saat önce... Bornova’da bir dört yol ağzında, kırmızı ışıkta son sürat geçen kamyon arabasını biçmiş. Alaaddin’i tam bir yıl önce, trafik katliamında, yirmi beş otuz yıllık, inanın orta halli bir televizyon parası bile etmeyecek, hurdaya dönmüş aracının direksiyonunda kaybettik. Bu dünyada edindiği tek mal o arabaydı. Alaaddin’in mülkiyet anlayışı onu da bırakmadı geriye. Hiçbir zaman şöhret peşinde koşmadı Alaaddin Us. Kulvarında kadir kıymet, emek sanat bilenler arasında zaten –kendiliğinden– tanınıyordu. Bu ona fazlasıyla yetiyordu. Alaaddin’in, kendi serüvenini tarif ettiği, şöyle bir şiiri kalmış ezberimde: Yüzüm güneşe doğru Yüreğim sizin yüreğiniz kadar bir yürek Sırtımda kazma kürek Güzel günler düşledim Ve onu nakış nakış Alın terimle işledim Şu işkence moru akşamlar Ve bu dar ağacı sabahlar şahitimdir. Sana Pendik Tersanesi’nden işçi kardeşlerinin özlemleri, selamları var dostum. Onlar da her zaman şahitin olacaklar. Hiç unutmayacağız seni.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR