Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

26 Eylül 2017

Öykü

Neval Yercik • Adaya Yolculuk

Oggito

Paylaş

38

2


Tükendiğimi hissettiğim günlerden biri. Çayıma sıkıntı karışmış, ruhuma isyan. Cendereye giren hayatımı sorguluyorum; gökdelenler bölgesi Levent’in göbeğinde, penceresi, kanadı açılmayan, gün ışığının girmediği otuz dört katlı plazanın yirmi yedinci katında koyu renkli camların arkasında geçen gerçeklikten uzak yaşamımı... Sisifos bir kayanın ömürlük mahkumuymuşum gibi içim daralıyor, ruhum yeknesak bir karamsarlık içinde cama çarpıp düşen sinek misali can çekişiyor. Köleliğin tarihin sayfalarına gömülü olduğunu sananlar ne kadar da yanılıyor. Her allahın günü sabahın köründe kalkıp döner kapılardan girilen, güvenlik görevlilerinin dikildiği turnikelerden geçmesi zorunlu tutulan, giriş çıkışları manyetik okuyucular ile kayıt altına alınan, boyunlara takılmış yaka kartlarıyla akşama kadar plaza patronlarının kurallarının oynandığı, her günün aynı kısır döngü içerisinde döndüğü kamera önü yaşamlarda, kölelik mevkiye bakmaksızın devam ediyor. Para denen birkaç kâğıt parçası karşılığında ömrümüze ipotek konmuş. Donuk koridorlarda resimsiz bir resim kitabı gibi yaşamım; güneş ışığı almayan, çiçeklenmiş ağaçları görmeyen, havaya sinmiş baharın kokusunu hissetmeyen… Ruhum plaza mahallelerinde geçecek bir yaşamı şiddetle reddediyor, dayatılmış düzenin biçtiği gömleği giymeye karşı çıkıyor; zira içimde balinalar, gemiler yüzüyor, zihnim özgür kumsallar düşlüyor, düşlerim hep denizle buluşuyor. Öte yandan annemin dün akşam telefonda sarfettiği o dikenli sözler dolanıyor beynimde: “Uluslararası bir şirkette insan kaynakları yöneticisi olmak herkese nasip olmaz. Kıymetini bil! O şirkete girmeye çalışan binlerce insan var.” Taze hava akışının olmadığı, yapay gün ışığı aydınlatmalarının altında zihin de kaygılı düşüncelere odaklanmaya meyilli oluyor. Oysa kaygının değil, huzurun hâkim olduğu yerlerde yaşamak istiyor ruhum... Kalktım yerimden. Biraz temiz hava almak için kahve makinesinden sert bir kahve alıp terasa çıktım, köşe duvarına yaslandım, derin bir soluk aldım. Bir süre gökyüzünün maviliğinde başıboş gezinen bulutları seyrettim. Beyaz kümelerin içinde dans eden şekilleri takip ettim. Kocaman bir bulutun üzerinde beliren başka bir bulutun havadaki gizemli valsine tanıklık ettim. Bir belirdi, bir kayboldu, bir belirdi, bir kayboldu… Yeniden görünür olduğunda, rahmetli babaanneciğim kolçaklı sandalyesinde oturmuş bana bakıyordu. Gözleri üzerimde, endişeli… Dar alnına dökülen bembeyaz lüle saçları, yüzünde yıldızların parlaklığını taşıyan aydınlıkla, “Yorgunsun, ruhunun ışığı sönmüş,” dedi. Değişik açılardan vuran ışık hüzmeleri arasında saydam bir diriliği vardı. Nar çiçeği kırmızısı yanaklarına, çocukluğumun en güven veren yüzüne baktım ve tanıdık bir yere düşmenin ferahlığıyla: “Ahh babaanne ahhh! Sadece o kadar olsa iyi. Metropolün, suni yaşam alanlarının tozları doldu ciğerlerime. Damarlarıma tortusu çöktü. Yıllarımı harcadım bu köhnelerde. Bu hayat aslında benim hayatım değil!” Gözlerimin içine baktı, “Ayaklarını rüyalarına sağlam basmalısın o vakit,” dedi. Ne zaman içimde kimselerin duymadığı bir çığlık yükselse; duyan, dindiren, dönüştüren hep o oldu; bıkkınsam, kırgınsam, umutsuzsam bir bakışı ile yakaladı. Hayatımın en sığınak yeri... En kıymetli mesel benim olmuş gibi, aradığım cümleyi bulmuşum gibi içime ferahlık yayıldı. Göz kapakları sabitleşmiş bakışlarının üzerinde yavaşça inip kalktıktan sonra, ışıklı görüntüsü kayboluverdi. Bir müddet onu aradı durdu gözlerim fakat o sihirli bulut kaybolmuş, yerini sonsuz bir boşluğa bırakmıştı. Bakışının cesaret veren etkisi ve yıldızların ötesinden aldığım güçle hızlı adımlarla yerime döndüm. Bu içi boş, manasız düzenle ilişiğimi kesmek için hayatımda ilk kez bu kadar kararlıydım. Dört yanı deniz olan bir kara parçasına sığınmak için sabırsızlanan ruhum meyhane gibi taşkın şimdi. Çok yakında dinecek içimin sancısı; sokakları deniz kokan adada güneş iliklerime kadar sızdığında; lodosla, poyrazla, meltemle uyandığımda; yüzümü billur mavi sularla yıkayıp denizin tuzuna, yosununa bulandığımda; beyaz çakılların üzerinde çıplak ayak yürüyüp iyotla demlendiğimde; gemiler ışıklarını yakıp gecenin huzurunu seyre daldığımda… Gidiyorum işte! Sakin, yavaş, mavilik dolu bir yere…. Çok yakında… Hızlıca bir istifa dilekçesi hazırladım. Çıktısını alıp insan kaynakları direktörünün önüne koydum. Şaşkınlıktan büyümüş gözlerle baktı yüzüme, “Ne demek oluyor şimdi bu? İyi bir teklif mi aldın yoksa?” dedi. “Hayır” dedim. İnanmazlıkla baktı. Şüpheli gözlerle baştan aşağı süzdükten sonra, “Emin ol söylemem kimseye! Hangi firma?” diye yineledi. “Bir yere geçmiyorum. Adaya yerleşiyorum ben,” dedim. Yüzüne garip bir tebessüm yerleşti, “Çılgınsın!” dedi ve alay mı beğeni mi olduğunu anlayamadığım bir kahkaha patlattı. Geniş koltuğuna iyice yaslanarak, “Gerçek mi bu yahu?” diye dikkatlice yüzüme baktı. “Evet,” dedim. “Yeni bir yaşama başlıyorum. Bozcaada’ya yerleşiyorum.” Derin bir göğüs geçirdi. “Ne yalan söyleyeyim Pınar, şimdi seninle yer değiştirmek isterdim,” diyerek içinde sıkışan özlem duygusunu açığa vurmaktan geri kalmadı. “Para denen şu meret var ya! Özgürce istediğimizi yapmamızı hep engelliyor. Çocukların kolej taksitleri, evin kredisi, dört yandan yığılan faturalar… Yoksa şu beton yığınını, bu odayı ve dünyanın saçma telaşlarını terketmek için o kadar çok sebep var ki…” dedikten sonra hafif aşağı düşmüş gözlüklerinin üzerinden manalı manalı bakındı. “O zaman benim de sana bir hediyem olsun. Tüm tazminatlarını ödemeleri için Genel Müdürle konuşacağım,” diyerek göz kırptı. İncelikli düşüncesi ve beklemediğim bu jest beni gülümsetti. Gözlerimle teşekkür ettim. Eve gider gitmez bilgisayarı açıp ertesi gün için Çanakkale’ye bir bilet aldım. Oradan da feribotla Bozcaada… Annemi aradım, birkaç aylığına merkez ofise destek vermek amacıyla Ankara’da görev yapacağımı söyledim. "Ne zaman gideceksin Ankara’ya?" diye sordu. “Yarın sabah.” “Varınca aramayı unutma!” Mutfağa girdim ve en kısık ateşte köpüklü bir Türk Kahvesi yaptım kedime. Artık önümdeki bütün günler benimdi. Üzerimde kum sarısı ip askılı incecik uçuşan bir elbise, ayağımda nar çiçeği parmak arası terlikler, kuş gözü desenli çekçek valizimle otogardan otobüse bindim. Feribottan iner inmez, geniş meydandaki çınar ağaçlarıyla kaplı çay bahçesinde bir kahve içimlik dinlendikten sonra, temiz, şirin, bahçesinde zeytin ağaçları ve rengârenk ortancaları olan kale manzaralı bir pansiyonun ikinci katını kiraladım. Feribot iskelesine bakan bir de küçücük balkonu vardı, içine iki sandalyenin ancak sığabildiği... Kapıyı açar açmaz, bahçe ağaçlarının dalları arasından yükselen serçelerin coşkulu çığırtıları ve deniz kokusu karışmış odanın feraz feza havası ruhuma doluşunca, hep aynı konuşmaların, aynı sıkıcı meşguliyetlerin içinde dönüp dolaştığım labirentten çıktığımı hissettim. Her sabah telaşla işe giden, aynı saatte aynı işleri yapan, ama çok önemli işler yapıyormuş gibi büyük bir ciddiyetle dolaşan insanların olduğu ruhu çekilmiş koridorlardan... İçine girdiğim anda yıllardır buraya aitmişim hissi veren özel bir yerdi burası. Sanki bir zamanlar burda yaşamıştım ve gizemli bir güç beni yeniden yuvama getirmişti. Yeni hayatımın ilk gününde uyku, koşuşturmaların yorgunluğu ile değil, huzurla çöktü üzerime... Eski bir rum evinden pansiyona dönüştürülmüş bu taş binanın temiz yataklı çarşaflarında bedenim bulutların üzerine uzanmışçasına kendini uykuya bıraktı. Günün ilk ışıkları adanın üzerinde parıldarken martıların odaya doluşan sesleri ile uyandım. Bahçeye indim. Dalları omuzlarıma kadar sarkan asmalı çardağın altındaki masaya oturdum. Pansiyonun tatlı sahibi Fikriye Teyze beni görür görmez geldi. Bir tepsinin içinde getirdiği Ezine peyniri, gelincik reçeli, ada mahsülü zeytinler, demli çay ve sıcak sıcak gelen otlu börek ile masayı donattı. Domates, biber ve salatalığın tadı bile başka güzeldi. Mükemmel bir Ege kahvaltısı yaptım. Evin sevimli köpeği hemen ayaklarımın dibinde uyuyordu. Şehirden uzaklaşmak ne büyük bir nimetti. Cennete buyur edilmiş gibiydim. Sabahın taze deniz kokusu ile dolduğu bu anda masadan istemeyerek de olsa kalkıp, adayı gezmek için meydana doğru yürüdüm. Bu şirin adada kendimi fazlasıyla özgür hissediyordum, hiçbir yere hiçbir kurala bağlı olmadan, düzenin öğretilmiş çaresizliğine aldırmadan… Zamana yetişmeye çalışan ben değildim artık, zaman bana ayak uyduruyordu… Gün yeni yeni batmaya hazırlanıyordu. Ayazma’ya ulaşmak için meydandan plaja giden mavi minibüse atladım. On dakika bile sürmedi yol. Yanımda getirdiğim kitapla kumların üzerine oturdum. Deniz bütün sakinliği ile önümde uzanıyor, ara ara aldırışsız kıpırdıyordu. Öyle temiz, öyle berraktı ki suyu, içi dışı birdi sanki. İlk sayfayı okumak için çevirsem de hemen sonrasında kapatıp kitabı çantaya attım. Karşımda kaygısızca özgürlüğünü servis eden maviliği seyretmek herşeyden daha keyifliydi. Sanırım ancak dört tarafı deniz olan bir yerde, insanın öylece hiçbir şey yapmadan durması, içi dans ediyormuş gibi etrafı izlemesi mümkündü. Mavi suların böyle de bir büyüsü vardı. Kumsal neredeyse boşalmıştı. Az ilerde küçük bir kum yığının yanıbaşında gitarla şarkı söyleyen, kafalarında garip hasır şapkalar olan iki genç adam dışında… Yanlarında iki şarap kadehi… İçimden onlara bakıp bakıp gülmek geliyor. Sevimli bir haşarılıkları, dünyayı umursamaz halleri var. Benim yaşlarımda olmalılar. Eğitimli sesler olduklarını anlamak zor değil. Parçanın sözlerine biraz kulak verdim. Dilime pelesenk olmuş bir türküydü seslendirdikleri. Düpedüz yeni bir kostüm dikmişler türküye. Anadolu Rock tarzına çevirmişler. “Sofular haram demişler, aşkımın şarabına, ben doldurur ben içerim, günah benim kime ne, haydar haydar günah benim kime ne…” İyice merak ettim kim olduklarını. Bir acayip söylüyorlar mavi sulara karşı. İnsanın içine içine işliyor. Dönüp dönüp bakıyorum. Yok olmayacak. Ayaklandım, dayanamayıp gittim yanlarına. “Müziğiniz beni çok etkiledi, dinleyebilir miyim?” diyerek yaklaştım. Sürekli hareket halinde, kıpır kıpır olanı neşeyle karşılık verdi, “Hoş gelmişsin. Müzik seveniyle buluşuyorsa müziktir zaten,” dedi. Yanındaki bir şey demedi, gülümseyerek baktı. Onu tanıyor gibiyim bir yerlerden. İki laf söylese çıkartıcam nerden olduğunu. O da bana şaşırmış bakıyor. Tanıyormuş gibi... Oturdum yanlarına. “Pınar ben,” dedim. Yerinde duramayan atıldı hemen elini uzattı. “Ben de Fatih.” Diğeri muzipçe gülümseyerek, “Mehmet. Hatırladınız mı bilmem?” dedi. “Mazur görün. Çıkaramadım ama daha önce gördüğüme eminim.” “İkiz kulelerde iş görüşmesi yapmıştık birkaç ay önce. Bilgi İşlem için başvurmuştum.” Şaşkınlıktan donakaldım. Dünya küçük ama bu kadar da değil yani! “Evet evet çok iyi hatırladım. Bu ne tesadüf? Tatil için mi buradasınız? ” “Hayır hayır. Doğma büyüme adalıyım ben. Görüşme olumsuz neticelenince adaya döndüm. Sanırım cevaplarım hoşunuza gitmedi,” dedi ve kendinden emin bir şekilde gülümsedi. “Şimdi iyi ki olmamış, diyorum. Adada yaşayan birinin şehirde yaşaması pek mümkün değil! Delilikmiş o başvuru! Pederle ufak bir tartışma yaşayınca, efelendik işte öyle birdenbire kalktık gittik İstanbullara…” “Şimdi daha net hatırlıyorum, ‘Beş yıl sonra bu şirkette olacağımı siz biliyor musunuz ki?’ diye ukala bir yanıt vermiştiniz.” Fatih muzip muzip gülümsedi. “Beş yıl sonra kendinizi nerede görüyorsunuz gibi sorulara asla katlanamaz Mehmet, karakterine ters,” dedi. “Ben de katlanamadığım için istifa ettim zaten,” dedim. Güldük hep birlikte. “Siz ne yapıyorsunuz burada, tatil mi?” diye sordu Mehmet. “Tam olarak değil. Adaya yerleşmeye karar verdim. Bugün daha ilk günüm.” “Aaaa ne güzel bir karar. O zaman kalıcı olarak hoş geldin madem!” dedi Fatih ve sırt çantasından bir plastik bardak çıkarıp yanındaki şişeden şarap doldurdu. “İçelim öyleyse böyle cesur kararlara,” diyerek bana uzattı. İki cam kadeh ve bir plastik bardak yükseldi havaya. “Siz ikiniz nasıl tanıştınız peki?” diye sordum. Mehmet anlatmaya başladı. “Ben mühendislik okurken, Fatih de felsefe okuyordu. İkimiz de müzik kulübüne ve felsefe gurubuna üyeydik. Çimlerde gitar çalar, şarkı söyler, akşamları da yurt odasında felsefe yapardık. Dört yıl böyle geçti. Mezun olunca ben adaya döndüm. Baba mesleği şarapçılığı devraldım. Bağlarımız var. Adanın en eski şarap üreticilerinden biri bizim aile. Fatih ise büyük holdinglerden birinin satışına girdi okuldan hemen sonra. Beş yıl çok iyi bir pozisyonda yöneticilik de yaptı ama mesaili çalışma düzenine daha fazla katlanamadı. İki yıl kadar önce beni aradı. ‘Birader ben istifa ettim, oraya geliyorum,’ dedi. Bir yıl önce de Tenedos Cafe’yi açtık birlikte. Bir de aşçı ile anlaştık. Burada sanat, kahve, değişik tatlılar, müzik ve felsefe paylaşıyoruz işte misafirlerimizle.” “Sen neden kaçtın şehirden peki?” diye merakla sordu Mehmet. “Benzer sebeplerden. Şehir yaşamı, her özgür ruhluya kaçmak hissini uyandırıyor sanırım. On yıl plazalarda çalışmak, tabiri caizse allak bulak etti beni. Edebiyat bitirdim ben de aslında. İstemeyerek de olsa iş hayatım bu görev ile başlayınca, böyle devam etti. İşten kalan zamanlarda öyküler, şiirler yazmayı umut ediyordum ama yoğun mesailerden her akşam eve geç gidince bu hayaller de pek gerçekleşemedi.” “Ada sana da iyi gelir,” dedi Fatih. Güneş adanın turkuaz sularına tamamen gömülmüş, şarabi bir kızıllık sarmıştı ortalığı. Denize karşı bir şişe karalahna şarabını devirmiş, karşılıklı gülümsüyoruz. Hava şarap havası, ada zaten şarap adası, shbet de gerçek olamayacak kadar keyif dolu olunca… Şarabımız bitince, “Tenedos Cafe ile tanışmak ister misin?” diye sordu Fatih. Ben daha bir şey söyleyemeden, “Hadi tanıştıralım seni,” diyerek heyecanla ayağa kalktı Mehmet. Hep birlikte minübüse atladık. Yolda zaman zaman Mehmet ile göz göze geldik. İkimiz de ne olduğunu anlayamadık. Meydana varınca, ağır ağır iskeleye doğru adımladık. Mehmet birden omuzuma dokundu, sıcacık gülümsedi. “Hikâyeler ortak madem, bu tanıklığa dikkat edelim, sen de üçüncü ortak olarak katılsana Tenedos’a. Edebiyat sohbetleri de yaparız,” dedikten sonra, “gerçi sen beni işe almamıştın ama…” diyerek göz kırptı. Tenedos Cafe’nin kapısına geldiğimizde, püfür püfür bir rüzgar esti denizden, hikâyeler gelip geçti zihnimden. “Olabilir,” dedim. Başlasın yolculuk, nereye götürecekse…
YORUMLAR

Murat Sönmez

İş yükü altında ezilmiş ruhlara yol gösteren öykü....Tasvirler çok başarılı. Gözümde canlandılar. Huzur....Ancak içine girdikçe o huzurlu sanılan dünyada da sorunlar, yaşamak için gösterilmesi gereken çabalar....Gerçek huzur nerede? Yazarın eline ruhuna sağlık....

15 Ekim 2023

Murat Sönmez

İş yükü altında ezilmiş ruhlara yol gösteren öykü....Tasvirler çok başarılı. Gözümde canlandılar. Huzur....Ancak içine girdikçe o huzurlu sanılan dünyada da sorunlar, yaşamak için gösterilmesi gereken çabalar....Gerçek huzur nerede? Yazarın eline ruhuna sağlık....

15 Ekim 2023

Öne Çıkanlar

Tıbbın Askeri Deyimlerle İstilasıFaik Çelik
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Adrien Rivierre

26 Ocak 2025

Makine Çevirisinin Bilişsel Kapasitemi..

Yeni bir dil öğrenmenin beynimizi doğrudan etkilediği uzun süredir bilinen bir gerçek ama bu etkinin boyutu hâlâ tartışma konusu. Makine çevirisi, yapay zekâ teknolojisindeki hızlı gelişmeler sayesinde kısa süre içinde hayatlarımıza ..

Devamı..

Antalya’nın En Büyüleyici Antik Kentleri

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024