Önce AVM'ler, meydanlar ve bulvarlar çöktü. Ve tapınaklar, sanat galerileri, parklar, restoranlar, hükümet binaları günden güne eskidi, döküldü, çirkinleşti ve silindi. Ağaçlar kuruyup devrildi, pınarlar çekildi, güneş, yıldızlar ve ay söndü. Harap, biçimsiz, renksiz, gölgesiz ve kahırlı şimdi sokaklar. Kimse gülmez burada. Belki birileri gülerken görülmüşse, dudaklarının kenarında varla yok arası bir gülücük fark edilmişse bile - ki bu hayal bile edilemez - bin yıl önce, henüz renklerin ve bitkilerin çürüyüp ölmediği çağlarda olmuştur. Çok uzun süredir hiç durmadan kül ve küf yağıyor yukarıdan. Göklerden yağıyor, diyemez kimse; çünkü gök ne demek bilinmiyor burada. Sıska, pis, dişsiz, dilsiz erkekler dolanıyor küf ve toz bulutunun içinde avara avare. Yüreklerinde ne en küçük bir neşe var ne de umut. Keder ve acıdan başka duygu tatmıyorlar. Bilinçleri boş, metalik bir delik gibi ve gri. Cinsel uzuvları kullanılıp atılmış ve güneşte erimiş bir kondom misali hüzünlü ve manasız. Ve kağnı öküzleri gibi enselerine geçirilmiş boyunduruklarla geziyorlar darlık ülkesinin çürük topraklarında. Bütün kadınlar ölü. Yürekleri yok kadınların. Damarlarında o sıcak, kızıl kımıltı yok. Kızgın değiller, üzgün değiller, pişman değiller sadece buradalar ve hep birlikteler. Tek bildikleri ölü oldukları.
"Öğlen veya ikindiydi," diyor bir kadın. Yüksek bir kayalıkta durmuş, yüzeyindeki kül ve tozla bulamaca dönmüş hantal bir denize bakarken. "Yaz sonlarıydı ama havalar hala sıcaktı. Yorulmuştum, uzanmıştım. Sigara dumanı kokusu geldi burnuma. Balkondaydı o. Biliyorum. Balkonda durmuş sigara içiyordu. Sonra tepeme ince, tül gibi bir gölge düştü. Durdu, kılçık gibi dikildi o gölge üstümde. Ansızın göğsüme iğne sokulmuş gibi acı duydum. Ellerimi kalbime götürdüm hemen. Gölge korkutmuştu beni çünkü. Ama ellerime ılık, yapışkan bir şey bulaştı. Lokur lokur atıyordu memelerimin arasından o şey. Kendi kanımmış. Ölüyormuşum. Öldürülüyormuşum. Şimdi buradadır belki o da. Yüzleri gözükmüyor biliyorsunuz. Boyunduruk engel oluyor doğrulmalarına."
"Çay demlemiştim ben," dedi göğsünde büyük bir delik ve kolunda iplikten bilezikler olan öteki kadın. "Küçük kardeşimi göndermişler beni öldürmesi için. Çay demlemiştim ben de, uzak yoldan geldi, yorulmuştur diye. Bir dut ağacının altındaydık sanki. Serindi. Tavuklar dolanıyordu etrafımızda. Tepsiyi ve demliği bir sehpaya koymuştum. Eğildim ki bardağını doldurayım. Benim küçüğümdü. Zayıf, biraz sinirli ama iyi bir oğlandı. Eğildim ki bardağını doldurayım. Sevinmiştim yanıma geldi diye. Gariptim o köyde, başka köyden gelin gelmiştim. Sevinmiştim kardeşim yanıma geldi diye. Başımı kaldırdım ki bir kara çalı gibi kabarmış üstümde dikiliyor. Ve bana doğru, iki delikli, büyük, siyah bir tüfek doğrultmuş. 'Kalk,' dedi bana. 'kalk kancık,' dedi, 'ele güne rezil ettin bizi.' Çay tepsisine kaydı benim gözüm, alışmışız, öyle görmüşüz babamızın evinde. Çay içirmeden gönderilmez, bırakılmaz ki! 'Orospu!' diye bağırdı bana. Döşüme, işte şu boşluğa taş değmiş gibi oldu önce. İki adım arkaya sendeledim. Ufacık oğlandı kardeşim. Görsem tanırım, yüzünü görmesem bile tanırım. Tüfeğin ucu tütüyordu ve titriyordu. Sonra bir ses daha duydum. Yıkılmışım. Başım yere düşüp yana kaymış olacak ki kanımın sıcak sıcak toprağa aktığını gördüm. Yarım metre kadar ötede, bir çukurlukta göl olup pıhtılaşıyordu göğsümden akan kan."
Zift gibi ağır, külfetli ve çamurlanarak soluyan denizin uzaklarında bir ufuk çizgisi yoktu. Döküm bir sacın sırtı gibi yassı ve pürtüklü yüzeyi kıyıdan hemen sonra belirsizleşip isli, kalın, boğucu bir karanlıkta yok oluyordu. Bazen bu öksürük gibi topak topak karanlığın uzaklarında bir zamanların gün batımlarını andıran kızılımsı bir leke görüyordu kadınlar. Bazen de görmüyorlardı. Yüksek yarların başında durup iç çeken kadınların ölü suratlarına denizin homurdanan, bezgin, küflü solukları değiyordu. Susuz kalmış bir kuşun hançeresinden çıkan kâğıt yırtığına benzer bir sesle, "Beni oğlum öldürdü," dedi kır saçlı bir kadın. "boğazımı kesti, bileylediği bir bıçakla. Onu görmem gerekmez tanımam için, burada biliyorum. Dolanıp duruyor bir dağın çevresinde." Göğsünün altında bir anlığına karıncalar yürüdü kır saçlı kadının. Ancak bir anlığına da olsa fark edemedi o bunu.
Ansızın çığlığa değil de, iniltiye, on binlerce mahlukatın ağlayışına benzer bir figan duyuldu küf ve toz anaforunun içinde. Duman duman burgaçlar yükseldi ölgün havaya ve milyonlarca kuzgun sürüsü yerin beş altı metre yükseğinde durmuşlar da kuş tüyünden bir tavan oluşturmuşlar gibi karardı her yer. "Kalkın," dedi gövdesinde küçük küçük, kara kara delikler oyulmuş bir kadın. "gitmemiz gerek," diye sürdürdü cümlesini gövdesindeki deliklerden reçine gibi şeyler akmış da kurumuş o kadın. "taşı çevirecekler!" "Ne taşı bu?" diye kuğurdadı, kır saçlı, kesik boğazlı kadın. "Cefa Taşı," diyerek cevapladı, göğsü iki tüfek fişeğiyle yarılmış başka kadın ve başını Utanç Meydanı'na çevirip olağan bir kayıtsızlıkla devam etti, "Çığlıklar erkekleri çağırıyor. Birazdan Utanç Meydanı'na doğru yürüyecekler ve boyunduruklarının ipini büyük bir değirmen taşına bağlayıp hep birlikte çevirecekler. O taşın adı Cefa Taşı'dır. Yüzlerce senedir o taşın etrafında dönüp dururlar başları önlerinde." Ve birer birer yürümeye başladı erkekler Utanç Meydanı'na doğru. Takatsiz, bezgin, yenik ve itaatkârca yürüyorlardı. Kadınlar bu keder, acı ve yokluk ummanında inleye inleye dönen erkekleri izlemek için meydana doğru ilerleyeceklerdi ki, "Kızarıyor!" diye diye bağırdı içlerinden biri. "Denizin ötesi kızarıyor. Bakın, uzakta bir ışık yok mu sanki?" "Ve bir şeyin gölgesi yalpalanmıyor mu kayalarda?" diye destekledi bunu çırılçıplak başka bir kadın. Bedeninde tırnak ve el izleri vardı. Bacaklarının arasında mor gibi, mavi gibi izler ve ezikler görülüyordu. "Kayıkçı bu," dedi memeleri bir palayla şerha şerha dilinmiş de küçük et porsiyonları gibi göğsüne asılmış bir kadın. "Yeni bir ölü kadın getiriyor." Meydana yürümeye hazırlanan bütün ölü kadınlar şimdi döndüler karanlık denizin kızıl ufkuna doğru. Uçurumun başından izlediler hepsi birden boş ve duyarsız gözlerle aşağıyı. Çocuk yaşta bir kızı indirdi nemli kumsala Kayıkçı. Uçurum başından bakan ölü kadınlar, küçük beyaz bir elbisenin karanlık suların yüzeyinde harelenen şavkını izliyorlardı. Ve Kayıkçı yükünü indirir indirmez suya yansıyan beyazlığı kırdı, başı eğik, lanetler ve sövgüler mırıldanarak küreklerini batırdı zift gibi yoğun, külfetli suyun karnına. Bir süre sonra da kaybolup gitti sönüp kararan ufkun hezeyanlarında.
"Ben öldüm mü?" dedi beyaz elbiseli kız çocuğu. "Burası neresi, siz kimsiniz?" Kır saçlı kadın ifadesiz, neredeyse karşısındaki bir toprak yığınına bakar gibi baktı kızın yüzüne. Ve "Ne geldi başına peki orada?" diye sordu. "Beni sattılar," dedi kız. "Oradan oraya dolaştırdılar. Bedenime onlarca el değdi." "Peki, tamam ama," dedi bacaklarından cıva gibi ağır bir sıvı akan kadın, "hatırladığın son şey nedir?"
"Arabalar vardı sanki," dedi küçük kız. Bir rüyadan söz edermiş gibi. "Aşağıda arabalar vardı sanki. Korktum ama atladım," dedi. "Öldüm mü peki, ölebildim mi?" "Hepimiz ölüyüz burada, sen de öyle olsan gerek," dedi boğazı kesilmiş kadın. "O halde ölmüş, kurtulmuş olmalıyım," dedi kız, sesinde pişmanlık, neşe ya da tasa gibi bir vurgu taşımadan. "İstedim," dedi tekdüze tonda, “ölü olmayı, hiç olmamamış olmayı istedim."
Kimse konuşmadı bunun üzerine. Kimse konuşmuyorken "Gidelim," dedi kır saçlı kadın. "toplanmışlardır şimdi, Cefa Taşı'nın oraya inelim.Kalın, boğucu alacakarınlıkta, ölüm, küf ve hiçlik savuran havayı soluyarak kırılgan, nazik adımlarla yürüdüler.
Cefa Taşı'nın döndüreleceği meydana az kala durdular. Binlerce çıplak, sıska, kambur ve güdük erkek, değirmen taşlarına benzer yuvarlak iki kayanın çevresinde boyunduruğa bağlanmış ağır ağır yürüyorlardı. Taşların ortasında büyük bir direk ve kenarlarındaysa makinelerin kayış kasnaklarını andıran geniş demir halkalar vardı. Yukarıdan, sağdan soldan savrularak düşen toz ve küf zerreleri pudra gibi yumuşak bir sisle kaplamıştı havayı. Ölü kadınlar biraz yüksekçe bir yamaçtan öç alma, ödeşme, merhamet ya da üzüntü gibi duygulardan yoksun öylece bakıyorlardı bir zamanlar kocaları, oğulları, babaları olmuş bu erkeklere. Ansızın alacakaranlığın bir yerlerinden fillerin ulumasına benzer bir ses duyuldu ve bu ağdalı çığlık, süne süne bütün diyara yayıldı. Yamaçtakiler bu sese hiçbir tepki vermedi ama meydanda yuvarlak çizerek dolaşanlar kulaklarını dikip durdular. Hepsi ansızın kaskatı kesildi ve o halde toprağa çakılmış birer sopa gibi hareketsiz kaldılar.
"Gidip boyunduruklarını Cefa Taşı'nın halkalarına bağlamamız gerek," dedi küçük kardeşinin çiftesiyle öldürülen kadın. "Yapmamız gereken buysa yapalım o zaman," diye onayladı beyaz elbiseli küçük ölü kız. Ve yamaçtan aşağı, meydana yürüdüler. Bütün erkekler çürüyen, çirkin bir demir filizi gibi yere doğru bükülüp kalmışlardı. Uyuduğu kanepede döşünden bıçaklanarak öldürülen kadın, kadidi çıkmış bir erkeğin yanına geldi ve boyunduruğun altında güçlükle soluk alıp veren adamın omuzlarına dokundu. Adam ağlayarak hayıflanmaya, pişmanlığa benzer şeyler söylemeye çalıştı ama uyurken bıçaklanarak öldürülen kadın, adamın durumuna anlam veremedi. Onu bir kara saban beygiri gibi yavaşça çekti ve boyunduruğunu Cefa Taşı'ndaki halkalardan birine geçirdi. Diğer ölü kadınlar da birer birer erkekleri taşın çevresindeki halkalara bağladılar. Ve boynu halkalanmış yüzlerce erkek açlık, soğuk ve sevgisizlikten dizlerinin bağı çözülüp yıkılmış birer yılkı atı gibi doğrulmaya çalıştılar. Can çekişen, ömründeki son kanat çırpışlarını tadan kızıl arılar gibi kırpışan umutsuz gözleri şimdi yere değil önlerine bakıyordu. Fil tekrar uluyunca kemikli ayaklarıyla yeri iyice kavrayıp hareket etmeye çalıştılar. Cefa Taşı yağlanmamış bir araba dingili gibi ama büyüklüğüyle orantılı bir gürültüyle gıcırdayarak, zorlukla dönmeye başladı. Acıyla, uyuşuk ama başka çıkar yolu olmayanların yenikliğiyle taşı çevirmeye çalışan erkeklerden biri başını çevirip yamaçta duran ölü kadınlara baktı. Yamaçta dikilmiş ölü kadınlar, adamın ışıksız havada dura dura iyice belermiş gözlerine baktılar. Genç bir oğlandı bu ve gözleri; ağarıp ekşimiş, çiğ bir hamur gibi şekilsiz, soluk suratında patlayıp da akmış iki iltihap pıhtısı gibi duruyordu. Oğlan, ölü kadınlara sanki çok eski bir hatayı düzeltmiş de bağışlanma umuyormuş gibi çaresizce uzun uzun baktı. Sonra o yamaçta durmuş kendilerini izleyen kadınlardan birini tanımış da çok eskiden gırtlağını bir bıçakla kesip onu öldürmüş olan oymuş gibi azap çekmeye başladı. Vurulmuş, ağlayan ve ölmek için yalvaran bir köpek gibi alacakaranlığın içinde parlıyordu gözleri.
Kırılgan, kahırlı ve hiçlik çağrıştıran sıcak bir rüzgâr ölü kadınlardan birinin kuyruk sokumuna kadar inen kır saçlarını hafifçe savurdu. Bir anlığına küçük küçük, sarı sarı karıncalar yürüdü kaburgalarının altında kadının. Ve kır saçlı kadın, çoktan unutulup gitmiş tuhaf, tanıdık özlemeye, merhamete benzer bir şey duydu bir anlığına göğüs kemiklerinin altında. İleri doğru, bağışlanma dilenen oğlana doğru bir adım atmasına neden olan bir şeydi bu. Binlerce yıldır uyuyan bir tanrı gibi azametli, sonsuz, sessiz bir karanlığın içinde aniden yanıp sönen, cılız, soluk bir parlama şeklinde büyük yemyeşil bir ağaçla o ağaca doğru giden çayırlı bir yol ya da buna benzer bir görüntü belirdi kafasının içinde. Ama durdu sonra. Boyunduruğun altında inleyen, köpük köpük terleyen oğlana baktı. Baktı. Baktı. Ve bakmayı sürdürdü ama daha öteye gidecek, bir adım daha atabilecek bir neden bulamadı kendinde.
Koyu alacakaranlığın içinde demir cüruları gibi ağır toz ve küf sağanağı altında, Cefa Taşı'nı döndüren, döndürürken öksüren, terleyen, ağlayan ve yürekleri yanan, yanan, yanan erkeklere aldırış etmeden bakan kadınlar bir süre sonra arkalarını dönüp gittiler. Binlerce yıldır yaptıkları ve binlerce yıl yapacakları gibi.






