Neriman çıkamadı mutfaktan. Akşam oldu. Ne bu telaş, sanki İngiltere prensi geliyor. İngiltere ne ki. Oğlu onun için dünyanın prensi. Anası tacını takacak bu akşam. Hadi bakalım. Ben de heyecanlandım. Bak koltukların örtüsünü de açmış. Yıllardır kayıyor bunlar aç derim de açmaz, inat eder. Kirlenirmiş, peh. Televizyonu açsam vakit geçer mi? Dır dır eder mutfaktan. Hastasıymışım. Ya neyin hastası olsam iyiydi? Tövbe tövbe.
Bak şimdi aksiliğe. On gündür ilacımı almadığımı söylesem sen iyice bunadın diyecek. Valla doğru. Her sabah yürüyüş dönüşü alayım diyorum eczaneden. Deyiş o deyiş. Eve gelip ayaklarımı uzatınca anca düşüyor aklıma. Yarın ola hayrola diyorum hep. Bir bu gün biraz daraldım yürüyüşün sonlarına doğru. Oğlana söylesem gelirken al diye. Yok daha neler. Çocuk dünyanın öbür ucundan evine gelmiş hemen iş mi buyuralım. Bu kez ne uzun sürdü. Bir yıl olmuş. Burnumda tütüyor kerata. Kerata dediğim de kazık kadar bir cerrah. Nasıl da desteklemiştim yurt dışına kapağı at diye. Al işte attı. Oturup beklersin böyle Hayri Bey.
Yavaş hareketlerle oturduğu koltuğun iki koluna elleriyle bastırarak kalktı. Üzerinde televizyon bulunan ahşap konsolun sağ kenarındaki kepli fotoğrafı kahverengi lekeli titreyen elleriyle okşadı. Göz bebeklerinin içinde kıpırdayan benekler arttı. Gözleri biraz daha mavileşti. Kalbi hop etti bir an. Çerçeveyi alıp televizyonun düğmesine bastı. Bu kez kanepeye geçti, ayaklarını uzattı. Biraz daha baktı fotoğrafa. Kendine benzer yanları araştırdı. Gözlerinin mavisi, gülüşü. Dudakları biraz daha mı inceydi. Yok yok gülünce inceliyordu. Kep de ne çok yakışmıştı. Ama en önemlisi kendi gibi disiplinli olmasıydı. İşte sonuç. Göğsünü kabartan başarı.
Mutfaktan sabahtan beri değişik kokular geliyordu. İç pilav doldurulmuş tavuk bir saat önce pişmiş, ocakta bekliyordu. Çorba az önce kaynamaya başlamış, zeytinyağlılar dolaba akşamdan girmişti. Bir gece bekletmek daha iyi olur, kendine gelir yemek derdi Neriman Hanım. Hamarattı. Hele zevkle yaptığı zaman. Üç gündür yapacağı yemekleri düşünüyor, oğlunun sevdiği, orada bulamadığı çeşitleri hatırlamak için hafızasını zorluyordu. Topu topu bir hafta kalacaktı. Salatanın yanına bir de cacık yapmaya karar verdi. Belki cacık yoktur orda diye düşündü. Soyduğu sarımsakları dövdü, yoğurda karıştırdı. Dolaptan bir iki parça buz attı içine, üzerine kuru nane ufaladı. Sonra birden turşu geldi aklına. Avrupa’da turşu ne gezer. Kesin özlemiştir. Sevinerek kavanozdan lahana turşusu çıkardı.
Yine açmış televizyonun sesini sonuna kadar. Kapı çalsa duymayacağız. Bulmaca çöz diyorum beynine iyi gelir. Yok, illa ses olacak bangır bangır. İyice uyuştu adam. Yaşlandıkça keçiliği de artıyor. Acıkmadı mı acaba. Kahvaltıyla duruyor. Bir şey de demedi hayret. Çekirdek çitlemiştir yine salonda. Az akıtsa bari. Belim tutulmasa lafını eder miyim. Neriman da yetmiş oldu Hayri Bey.
Kadın saatine baktı, boynuna taktığı önlüğü çıkarıp sandalyenin koluna koydu. Mutfakta tüm çeşitler istediği saatte hazır olmuş tezgâh derlenip toplanmıştı. Derin bir oh çekti. Sandalyeye bıraktı kendini. Dizlerini ovuşturdu. Parmağındaki beyaz izi gördü. Yemek yaparken çıkarıp fayansın köşesine koyduğu alyansını hatırladı. Kendini boşlukta hissetti bir an. Bedeninden bir şeyler eksilmiş gibi geldi. Ilık bir serinlik geçti sırtından. Tüyleri diken diken oldu. Bilemedi. Kalkıp pencereyi kapattı, alyansını parmağına geçirdi.
Kapının çalmasıyla fırladı mutfaktan. “Geldi vallahi. Hayri Bey kalk.” Hızlı adımlarla kapıya vardı. Otomatın düğmesine bastı. Kısacık bekleme süresinde çocukluğu geldi aklına. Okul dönüşü aşağıdan zile basıp tost almak için annesinin balkondan para atmasını istediği günleri hatırladı. Yukarı çıkmaz sırtında çantasıyla karşıdaki büfeye gitmek için dil dökerdi. Neriman Hanım, Hayri Bey’in, “İyice dışarı alıştırdın, gelsin ev yemeği yesin,” demesine aldırmaz gizlice parayı atardı balkondan. Kıyamazdı oğluna. Sonra, sen çok şımarttın bu çocuğu diye başlayan uzun cümleler sıralanırdı. “Gel güzel oğlum benim. Ne çok özledim.” Kapının tokmağında duran eli titremeye başladı. Genç adam merdivenin ucunda belirdiğinde Neriman Hanım apartman boşluğuna çıkıp kucakladı oğlunu. Bir müddet öylece kaldılar. “Ne bu güzellik Neriman Hanım,” dedi genç adam elini omzuna atarak. “Her zamanki gibi.” Başını annesinin omzuna yasladı. Ilık bir damla ıslattı boynunu. “Babam nerde, evde yok mu?”
“Olmaz mı, içerde. Uyuyakalmış kanepede seni beklerken. Sabaha kadar gözüne uyku girmedi heyecandan. Bilirsin hiç söylemez. Panjur ses yaptı ondan uykum kaçtı demez mi. Top patlasa uyanmayan o değil sanki. Senin çocukluk fotoğrafını çıkarmış albümden öyle bakıyordu. Beni görünce saklayıverdi. Ayıp sanki çocuğunu özlemek.”
Genç adam bilmez miyim der gibi başını hafif yana eğerek gülümsedi. “Dur ben önden geçip uyandırayım. Sürpriz olsun,” dedi ve önden ayakucuna basarak salona girdi. Her şey bıraktığı gibiydi. Televizyonun karşısındaki pastel renklere sahip şal desenli kanepe, her iki yanında uzun ayaklı, içinde yapma çiçek bulunan bakır vazolar, camların yarısını örten Fransız gupüründen perdeler, büfede annesinin çeyizinden kalma antika kahve fincanları, ortadaki sehpanın küçük iğne oyası örtüsü ve örtünün üzerindeki gümüş sigaralık. Gözlerini bir kez kapayıp açtı. Derin bir oh çekti. Geçmişin değişmeyen ayrıntılarını seviyordu. Bakışları sigaralığın içinde duran küçük tatlandırıcı kutusuyla Hayri Bey’in tansiyon aleti üzerinde kısa süre dolaştı.
Biraz daha yaklaştı usulca. Babası kanepede kucağındaki mezuniyet fotoğrafına sıkıca sarılmış yatıyordu. Gömleğini akşamdan özenle ütülemiş, tıraş olmuştu. Babalar gününde oğlunun aldığı nefti yeşil pantolonunu giymişti. Terliklerini her zaman olduğu gibi muntazam sırada çıkarmış, gözlükleri her an kalkıp gitmeye hazır şekilde takılıydı. Arkadan gelen Neriman Hanım televizyonun düğmesini kapattı, oğlunun yanında durdu. Ana oğul sert mizaçlı adamın masum ve sevgi dolu yüzünü bir müddet seyrettiler. Sonra genç adam yanında diz çökerek elini tuttu. Kalbi kulaklarında atmaya başladı.
“Ben geldim baba.”






