Perihan yanımda, yorganın altında uyuyor. Kalkıp çelik kapıyı kontrol ediyorum, kilitli, sürgüsünü de çekiyorum.
Evde kimsenin olmadığına emin olunca salondaki kırmızı koltuğa çöktüm. Burası evin en rahat ettiğim yeri. Işığı açmadım, karanlıkta daha güvendeyiz. Anneannem, onlara gittiğimizde bize hep sorardı: Çıkarken ışıkları açık bıraktınız mı? Hırsız ışığı açık evlere girmez, içeride birileri var sanır. Bugün yaşasaydı ona cevap vermek isterdim. Zaman değişti anneanne, artık ışığı takan yok.
Gözlerim karanlığa alışıyor hemen, idmanlı. Ortalık toplanmamış, yarı dolu kuruyemiş tabakları sehpada duruyor, fıstık kabukları etrafa dağılmış. Biraz temizlik yaptım. Mutfak tezgâhındaki bulaşıkları toparladım. Uykum kaçtı artık, işe yarayayım bari.
Yapılacaklar bitince Perihan’ın yanında bittim. Dokundum ona. Ne yumuşak bir teni var, bayılıyorum ona dokunmaya. Uyandırmamaya çalışarak yorganı üzerinden kaldırdım. Açıkta kalan göbeğine ve yeni yaptırdığı dövmesine bakıyor, kenarından öpüyorum. Başım göbeğinin üstünde, bir süre uyumasını izliyorum. Arada karnından tuhaf sesler geliyor. Yanımda olduğunu bilmek öyle rahatlatıcı ki, üşümeyeceğini bilsem bütün gün uyanmasını bekleyebilirim. Yorganı tekrar üzerine seriyorum. Odadan sessizce çıkıp kırmızı koltuğuma dönüyorum.
Sabaha daha var, petekler soğuk. Benim için sorun değil, yeni başlayacak günü düşünüyorum. Tek bir tatil gününde yapılabilecekleri. Önce güzel bir kahvaltı hazırlayacağım. Yumurta ve simit almak için dışarı çıkmalıyım ama henüz erken, şimdi her yer kapalıdır. Yağmazsa Perihan’la dolaşmaya çıkarız. Akşama da konser var, haftalardır bekliyoruz.
Dışarının ışığı panjurdan salonun duvarına çizgi çizgi düşmüş, onu izliyorum. Gözlerimi kapayıp koltuğa sırtımı yasladım. Başım geriye düşüyor. Saat beşi geçti mi acaba. Akrep ve yelkovanı düşünüyorum, her şeyden habersiz en iyi bildikleri işi yapıyorlar. Uzun süredir umurlarında değiliz.
Kapının vurulmasıyla yerimden sıçradım. Temkinle pencereye yaklaşıyorum. Kendimi göstermemeye çalışarak camdan dışarı bakıyorum. Kimse yok. Ne dönen bir ışık, ne hedefe odaklı adamlar. Kapı vuruluyor yine, bu sefer iki defa. Yüreğim ağzımda sese doğru yürüyorum. Sürgüyü açmadan önce delikten bakıyorum, karanlık. Ötesini göremediğim kapkara bir sis. Buna alışkın değil işte gözlerim. Niçin zili çalmadılar, diye merak ediyorum. Apartman kapısı aklıma geliyor, onu nasıl açtılar. Yavaşça sürgüyü kaldırıyorum, anahtarı yuvasında döndürüp tokmağı indirdiğim an, niçin sürgüyü açtım ki, diye kızıyorum kendime. Böyle zamanlar için değil midir sürgüler, aralıktan bakarsın, beğenmezsen kapayıverirsin. Adamların elindekileri düşününce kendime gülüyorum. Evet, gerçekten dalga geçebiliyorum kendimle, neredeyse kahkaha atacağım ve beni uyandıran da bu oluyor. Patlamak üzere olan bir kahkaha.
Kendime geldiğimde kahkaha falan yok, ufak bir gülümseme bile uzak. Sevdiğim kadının yanına gidiyorum, biraz daha sarılıyorum, vücudu beni ısıtınca üşüdüğümü fark ediyorum. Ne güzel şey üşümek. Sırf Perihan beni ısıtsın diye her sabah üşüyebilirim.
Hava ışıdı artık. Kalkıp işe koyulma vakti. Ama bugün tatil, bu iyi işte. Bugün tek işim Perihan’ın yanında olmak. Ona güzel bir kahvaltı hazırlamakla başlayacağım. Elbette bunun için dışarı çıkmam gerek. Fırın ve bakkal çok uzak değil ama yine de bir süre yalnız kalacak Perihan. Beni endişelendiren hangisi; yalnız kalması mı, yanında olmayacağım mı. Düşünmenin sonu yok, evden apar topar çıkıp fırına yollanıyorum.
Fırıncı üç simidi sararken anlamlı bir bakış atıyor bana. Yalnız yaşadığımı sanıyor, ne de olsa şimdiye kadar tek simitten fazlasını aldığımı görmedi. Ne düşünürse düşünsün, bakkaldan yumurtaları alıp evime dönüyorum. Arkamda bıraktığım gazete manşetleri bağırıyor, görmezden geliyorum. Sokağımızda, Perihan’la görür görmez vurulduğumuz ağaçlı sokakta, komşumuz sayılabilecek çekirdek aile karşıma çıkıyor. Sabah sabah gezmeye çıkmışlar. Sormazlar ya, Perihan’dan söz edecekler diye ödüm patlıyor. Ne olur ne olmaz, yolumu değiştiriyorum.
Üç simit, altı yumurta için göze alınmayacak tehlikeler bunlar. Evden çıkmamalıydım hiç. Apartmanın yolunu tutup kapıları aceleyle açıyorum. Elimdekileri mutfağa bırakır bırakmaz yatak odasını kontrol ediyorum. Yatak yerinde, yorgan yerinde, Perihan yok. Gerçekten yok ve bu bir rüya değil, eminim. Keşke bir düşün içinde olsaydım ama öyle kokuyor ki burası, şu gerçeği suratıma çarpıyor: Rüyalarımda iki şey olmaz, koku ve başkasının sesi.
Yorganı burnuma yaklaştırdım, Perihan’ın kokusunu ayırt edebiliyorum. Yaşlı bir av köpeği gibi evin içinde iz sürmeye başladım. Odaların en kuytu köşelerine dek her yere bakıyorum. Aklımı yitirmeme ramak kala arka balkonu hatırladım. Yüklük olarak kullandığımız, çamaşırları astığımız balkon. Dün geceyi anımsamaya çalışıyorum, yatmadan önce çamaşırları asmamı söylediği aklıma geliyor hayal meyal. Balkona bir çırpıda koştum, çamaşırlar ipe asılı, tertemiz, mis gibi kokuyorlar. Yeni yıkanmış gibiler.
İşte o zaman bir huzur çöküyor üzerime. Dünyanın en mutlu adamıyım. Yatak odasına dönüyorum. Perihan yorganın altında, kıpırtısız. Yanına sokuluyorum, Korkacak bir şey yok artık, yanındayım. Beni duymuyor. Parmaklarımı vücudunda gezdiriyorum. Uyanır gibi oldu, hareketleniyor. Gözleri yarı açık, beni görünce gülümsüyor. Doğrulmuşum ben, dizlerimin üstündeyim, Uyandın sonunda güzelim, diyorum. Dudakları aralanıyor, yanıt verecek, Ne aydınlık bir sabah, diyecek belki ama sesi bana ulaşmıyor.






