Öykülerin yoğun ve etkisinin güçlü olduğuna dair yorumlar almıştım ama okuru kıskıvrak yakalayıp onları nakavt etme niyetiyle yola çıkmıyorum.
Bazı öyküler tam zamanında gelir ve duygularımızın tam anlamıyla ifadesi olacak şekilde hayatımıza girer. Tüm ağırlıklarıyla. Öznur Yalgın’ın Ağırküre öykü kitabı tam zamanında gelerek, duygularımın tam anlamıyla ifadesi olacak şekilde –bütün ağırlığıyla– hayatıma girdi. Öznur Yalgın ile Ağırküre odağında derinliği kendine münhasır, kapsamı sadece öyküleri değil, hayatı da içine alan, insanların ağır yaşamlarının hangi duygusal tetiklemelerle, nasıl ifade bulduğunu konuştuğumuz son derece nitelikli bir söyleşi gerçekleştirmenin mutluluğu ile paylaşıyorum. Buyurun lütfen.
Aynur Kulak: Sizinle ilgili edebiyatla olan ilk temasınızın ne zamana tekabül ettiğini ve nerede derinleşmeye başladığını merak ettim. Sonrasında nasıl bir etkileşim içine girdiğinizi de tabii.
Öznur Yalgın: Üniversitede çok bilinçli olmayan bir tercihle İngiliz Dili ve Edebiyatı’na başladım. İlk yılım burada ne işim var diye düşünerek geçti, ikinci yıldan itibaren derslerden çok zevk almaya, kendimi ait hissetmeye, derslere aktif katılmaya başladım. Orada edebiyat metinlerine yaklaşım çok farklıydı. Metin çözümlemesi yapmak, her yeni okumayla yeni anlamlar, katmanlar keşfetmek, boşlukları okumak ne demek ilk orada öğrendim. Hocalarımız bütün hayatı bir metin gibi okumaktan bahsediyordu. Ama ben kendim bir şey yazmak, anlatmak istiyordum, fakat yazma düzeyim defterlere karaladığım herhangi bir formattan uzak metinler biçimindeydi. İstanbul’a taşındığımda Notos’un felsefe ve yaratıcı yazarlık atölyelerine yazıldım. Orada daha başka bir bakış açısı vardı, bundan böyle metni tema olarak, anlam olarak çözmek tek başına yeterli değildi, bu nasıl yazılmış, öyküyü yazan kişi onu nasıl kurmuş diye bakıyorduk. Bakış açısındaki asıl büyük kırılma atölyeye başlayınca oldu diyebilirim.
AK: Ağırküre’nin içinde on dört öykü var. Her birinin ağırlığı birbiriyle kıyas götürmeyecek derecede kendi öznesini oluşturuyor. Mesela Kazlar öyküsü, mesela Yeni Bir Yıl öyküsü, mesela H.K öyküsü, mesela Meryem öyküsü. Şahit olması ayrı, yaşaması ayrı, anlatması ayrı, yazması apayrı, okuması apayrı zor, ağır. Bu öyküleri yazma süreci nasıl bir süreçti sizin için? Nasıl bir ağırlıktı? Nasıl yazabildiniz demiyorum asla, yazılmalı zaten, kesinlikle ve her fırsatta. Hiçbir öyküyü arka arkaya okuyamadım mesela, bir müddet durdum. Durmak zorunda kaldım.

ÖY: Benim için de yazma süreci sizin okuma sürecinize benziyor aslında. Adını saydığınız öykülerin hemen hepsi en az üç dört yıllık öyküler, fikrin oluşması hatta daha öncesinde. İlk hallerinden sonra ara ara birçok değişiklik yaptım, bir süre sonra dergilerde yayımlandı, ondan sonra yine ufak tefek değişikliklerle bu kitapta yer aldılar. Öykü yazmaya uzun aralar verdiğim zamanlar oldu. Şimdi yeniden aynı öyküleri sıfırdan yazmaya başlasam hem böyle yazmam hem de süreç bu kadar uzun sürmez sanırım. Ama özellikle sözünü ettiğiniz öykülerin yazımı benim için de ruhsal bir sıkıntı gibi uzun süre içimde dolanıp durdu ve o zamanlar fazla yazma pratiğim olmadığı için çok yavaş yazıldı.
Bazı karşılaşma anları, en az iki öznenin kendi bakışının çarpışması, ya da her neyse onun adı, o sıkışmayı mercek altına almakla başlıyordu. Yeni Bir Yıl adlı öyküde bahsi geçen öğrenci gerçekte benim öğrencim değildi, tanımıyordum, ama olay olduğunda okuldaydım, ve eğer benim dersimden çıkmış olsa nasıl hissederdim acaba diye epey bir süre düşündüm. Bu tip çarpışmaları hepimiz belki sıklıkla yaşıyoruz. O ânı mercek altına alıp hisleri, düşünceleri incelemek, onu anlatabilmek yazıldığı dönemde benim için önemliydi.
Meryem’in konusu ise çok uzun zaman öncesine dayanıyor. Kısacık bir haberdi. Mülteci kampında bir kadının iki kap yemek almaya devam edebilmek için iki bebeğinden birinin öldüğünü uzun süre yetkililerden sakladığı anlaşılıyor. Bir anne bu kararı nasıl verebilir, orada nasıl hissetmiştir onu çok merak ediyorum, o ânı yazabilmek, o insan gibi düşünmeye çalışmak, ve hatta mümkünse onun hissine yaklaşabilmek çok ilgimi çekiyor.
Aklı başında her yazar gibi, ben de üstten bakmamak ve mesaj vermekten uzak durmak isterim.
AK: Aslında bu ağır olaylar, insan hikayeleri ilk defa konu edinilmiyor. Bir ülkede, şehirde, kasabada, köyde nerede yaşıyor olursak olalım bildiğimiz, şahit olduğumuz mülteci dramları, madenci dramları, tarımın yok oluşu, hayvanların telef oluşu, hastalıklar, cinsiyet ayrımcılığı, her türde pozitif ayrımcılık vb… Yaşadığımız yerkürenin gerçekleri bunlar. Ağırküre’de kurgu götürmez derecede gerçeğe yaklaşma canlılığı var. Her bir olayı, her bir karakteri derinden kavrayış var aslında bu canlılığın içinde. Didaktik veya üstten bakış dilini kullanmıyorsunuz. Sizler (yani biz) böyle olduğunuz için böyle böyle şeyler oluyor, böyle dramlar yaşanıyor ve insanlar böyle berbat, çaresiz, sefil duygular içinde debeleniyor, demiyorsunuz. “Direkt bizim yarattığımız” fakat “hiç üstümüze almak istemediğimiz” ama orada olan ve kaybolmayan yüklerin ağırlıklarını hissetmemizi istiyorsunuz sanki. Ne dersiniz?
ÖY: Böyle bir yorum duymak benim için sevindirici. Bu kitap dosyasında en büyük endişem, öyküler arka arkaya okunduğunda bir acı kataloğuna mı dönüşüyor, işte bildiğimiz dramatik olayları tek tek alıp yazmış, ne var şimdi zaten bunları biliyoruz diye bir durum ortaya çıkıyor mu diye düşünmemdi. Kitapta yer alan öykülerin hemen hepsi dergilerde bir süre önce basılmıştı, yine de acaba konudan dolayı gündeme dair bir söz, bir duruş diye onaylandığı için mi basıldı diye arada düşünüyordum. Kitabın çıkmış olması, beni hiç tanımayan insanların öykülerimi okuyunca ne düşündüğünü duyabilmek için iyi bir fırsat. Aklı başında her yazar gibi, ben de üstten bakmamak ve mesaj vermekten uzak durmak isterim. Olayların öznesinde yer almasam bile ister istemez ben de olup bitenlere bulanıyorum, yaşananlar karşısında hareketsiz kalmanın ağırlığıyla, o olayı yaşayan insanın duygusu düşüncesi nedir onu yakalamak istiyorum. Kitabın tanıtımında yer aldığı gibi, olayın merkezini genelde ana karakterler oluşturmuyor ama kendi çeperinden bakmaya, aynı yerde kalmaya devam ediyorlar. Tweet'ler atılıyor, öfke kusuluyor, ama bana kalırsa anlık, geçici bir arınma ötesine pek geçilemiyor. Bizi asıl rahatsız eden duygunun, dolaylı dolaysız, hepimiz bu ortak suça bulanmışken, bunu durdurabilmek için gereken gerçek dönüşümü başlatamıyoruz hissi olduğunu, bir birey olarak yetersizlik hissi olduğunu düşünüyorum.
AK: Öyle öyküsüne gelene kadar birçok yerde ağırlığını daha fazla hissedeceğim bir hissi Öyle öyküsünde daha hafif geçişler yapmasına rağmen daha ağır bir şekilde hissettim. Empati yoksunluğu. Ya da empati duygusunun günümüz dünyasında artık tamamen yok olmasına değinmek istiyorum. Öykülerdeki ana karakterlerin karşısına yerleştirdiğiniz tüm karakterlerin bazen az, bazen çok, çoğu zaman ise empatiden tamamen yoksun oluşları öykülerin özgül ağırlığına, –merkezde duran ağırlığın öznesine– tekabül ediyor sanki. Empati duygumuz, empati duygumuz ile kurduğumuz bağ ne durumda sizce? Tamamen mi kaybettik artık yoksa umut devam etmeli mi?
ÖY: Empati duygusunun çoğu insanda hali hazırda olmayan bir şey olduğunu epey geç fark etmiştim. Belki bu yüzden, toplumsal empatiye dair büyük beklentilerim yok. Hiç tanımadığı bir insanın gerçekliğine yaklaşmaya cesaret edecek, onu tam anlamıyla görebilecek başka insanlarla karşılaşmak çok nadiren gerçekleşiyor. Öyle öyküsünde, çekirdek aile içinde birbirini tam manasıyla görmeyen insanların konuştukça birbirini pas geçmeye devam etmesini, anlatıcının veda isteğiyle birleştirmek istemiştim, kitabın en uzun diyaloglu öyküsü belki, baba kız birbirleriyle konuşsalar da bambaşka gündemleri var, tam olarak kimse birbirini görmüyor. Karakterlerin genel empati durumlarını değerlendirişinize katılıyorum, öykülerin merkezinde yer alan karakterlerin ve onların karşısına düşenlerin böyle bir ortak yanı var. İki taraftan biri ısrarla öbürünün gerçeğini, ruh halini görmemeye devam ediyorsa, elbette öbür muhatap için bu durum daha büyük bir yüke dönüşüyor, derdini açabilmek, kendini anlaşılır kılmak şöyle dursun üstüne bir de karşı tarafın dayattığı, kendi gerçeğiyle hiç alakası olmayan, onu göremeyip gördüğünü iddia eden gözlerin baskısını da yüklenip daha fena ağırlaşıyor.
AK: Öykülerdeki boşluklar yerli yerinde ve çok değerli. O boşlukları nasıl dolduracağımız da bir bu kadar önemli. Öğrencisi kaza geçiren şehirli öğretmenin Yeni Bir Yıl öyküsü. İsmi ve soyadı, kimliği H’den ve K’dan ibaret olan insanın naifliği, sadece sayıdan ibaret olan insan ölümleri. Kitabın son öyküsü Sallantıda öykünüze ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Boşluklar doldurulabilir gibi değil, arayışlarımız sonsuz. Öykülerimizdeki boşlukları doldurmalıyız, doldurmazsak küre daha da ağırlaşacak sanki.
ÖY: Okurun dahil olabileceği bir alan, boşluk varsa bu benim için önemli. Okurken de yazarken de önemli. Sizin “öykülerimizdeki boşlukları doldurmalıyız” derken kastettiğiniz şeyi öyküye dahil olmak anlamında yorumluyorum. Öykülerin yoğun ve etkisinin güçlü olduğuna dair yorumlar almıştım ama okuru kıskıvrak yakalayıp onları nakavt etme niyetiyle yola çıkmıyorum. Kendim başka yazarları okurken de bir okur olarak benim zekâma ve anlama kapasiteme saygı duysun diye bekliyorum. Ne beni işte ben orada anlattım ama sen demek ki anlamıyorsun diyerek küçümsesin ne de bu şimdi her şeyi anlamaz deyip her şeyi hazır hap gibi versin. Bunu böyle sözde ifade etmek, ahkam kesmek şimdi benim için çok kolay ama bu dengeyi gerçekte tutturabilmek zor, bir de hangi okurun anlama düzeyinden söz ediyoruz tabii, hizayı kime göre belirleyeceğiz? Aklımı, fikrimi kullanıp ayrıntılardan, çağrışımlardan, durumlardan anlamı kendim çıkarabileceğim bir okuma bana da en çok zevk veren okuma şekli. Yazdığım öykülerde aynı şekilde okuyan birinin kendi bakışıyla yorumlayacağı bir alan varsa ne mutlu bana, bu zaten istediğim bir şey.
Kısacası okurlar öykülerde bahsettiğiniz boşlukları kendileri doldurabiliyorsa öykülere dahil hissedebilir, aralıklar doldurulamazsa durum vahim, öykülerle hiçbir bağ kurmadan ayrılabilirler. Aksi halde, büyüklere acılı masallar gibi bir kitap sunup yüzeyde bir yoğunlukla, ama derinde temassız, uyuşturucu etkisiyle bitirmek, insanların anlatılana gerçek manada ortak olmadan okuyup ayrılması en son isteyeceğim şey.
AK: Mülteciler meselesi, madenci dramları, yeterli eğitimi alamayan çocuklar, homofobik durumlar, cinsiyet ayrımcılığı, şiddet, öfke, kadın, erkek, yaşam, ölüm… Tüm bunları biliyor olmama rağmen öyküleriniz bir şeylerin tetiklenmesine, duygusal anlamda dağılmama sebebiyet verdi. Bilmek çözmeye yetmiyor, bilmek tek başına bir işe yaramıyor sanırım. Ağırlıklarımızı yok etmiyor. Ne dersiniz? Cennetten kovulmuş, yerküreye bir şekilde atılmışız. Bu sert düşüşün çaresini mi arıyoruz hala? Korona virüsünün de panzehiri var elbet ama insanın, insan var oluşunun çarelerini bulabilecek miyiz?
Öznur Yalgın: Toplumsal ruh halinin yansıması ister istemez öykülere, karakterlere, arka plana sızıyor. Hiçbir şey yap(a)mıyorum, hâlâ seyirci kalmaya devam ediyorum hissi, birbirinden apayrı zamanlarda yazılmasına rağmen şimdi öykülerin bütününe bakınca ön plana çıkan bir yan olmuş, kendim de yeni bir gözle baktığımda bunu görüyorum. Yerküreye bir şekilde atılmış olmak, dediğiniz gibi, benim de hissettiğim bu. Bu coğrafyaya, tarihin bu anına öylece bırakılmış olmak. Her şeye müthiş bir kesinlikle bakıp insanları, olayları yargılayıp hızlı, toptancı çözümler sunmamız beklenirken aksine yaşananlarla aramda kapanması güç bir boşluk oluyor, pozlar gerçekle örtüşmüyor, insanların kesin yargılarla ve adeta bir çelik gibi şaşmaz bakışla nasıl devam edebildiğini de anlamıyorum.
Edebiyat tam o noktada yaşanan hayatın içinde böyle keskin ayrımların olmadığını, yaşamı olduğu gibi tam da yaşandığı gibi anlatmaya yarıyor bence. İnsanlar çare arayabilir, ama kitaplar elbette çare sunmuyor, nasıl ve niye sunsun, yalnızca yaşamın derinliğini, karmaşıklığını, keskin yanıtların, duruşların hakikate olan uzaklığını anlatabilse, bu bile zaten başlı başına çok büyük bir şey olmaz mı?
Ülkemizde, neredeyse her takvim gününe ve her şehir adına denk gelecek biçimde bir felaket ve kıyım haritası çıkarılabilir, anma günü düzenlenebilir.
AK: Kolektif hafızamız ne durumda sizce? Toplumun duyguları, fiziki yapısı geri dönüşsüz şekilde erozyona uğradı diyebilir miyiz? Yaşamın her güzel öznesine karşı zehirlendik sanki. Buna izin verdik. Yakın bir zamanda İzmir depremi oldu (30 Ekim) ve unutuldu. 91 saat sonra enkazdan Ayda bebek kurtarıldı ve bir hafta sonra hastaneden taburcu edildi. Hastaneden babasının kucağında çıktı ayakları çıplak halde. Sosyal medyada babaya söylenmedik söz bırakılmadı. Babanın yaptığı açıklama tüm o enkaz ve kurtarılma hikayeleri içinde unutulmaz şekilde sabitlenecek nitelikte: “Enkaz altından çıkarıldığı için ayaklarında yaralar var. Bu yüzden çorap giydiremedik.”
ÖY: Başka bir ülkede halk isyanına, hükümetin devrilmesine yol açabilecek olaylar bizde üç günde bir gerçekleştiği için ne diyebilirim. Cezasızlık, hukuksuzluk sürdükçe başka türlü bir kabullenişe, bellek yitimine yol açıyor sanırım. Sayısız haksızlık, orman kanunlarında sindirelemeyecek onca şey varken insanlar hayatta kalma stratejisi olarak unutmayı tercih ediyor galiba. Toplumun duygularının ya da fiziki yapısının dediğiniz gibi geri dönüşsüz erozyonu ise bana kalırsa çok daha eskiye dayanıyor. Ülkemiz tehdit olarak görünen herkesi, herhangi bir olayı bastırma adına hiçbir dönem şiddetten geri durmamış, zararlı unsur gördüğünü kaybetme, yok etme, işkence, faili meçhul, insanları diri diri yakma gibi insanlık suçlarının neredeyse hiçbirinin hesabı verilmemiş, sorumluları cezalarını çekmemiş, aksine konumları, mevkileri artırılıp ödüllendirilmişler. Şimdi sınırsız bir güçle, gözü dönmüş bir iktidarla bu değer erozyonu daha çarpıcı bir hale büründü, başka bir ivme kazandı yalnızca, manzara daha çirkinleşti, boğazımıza kadar batmışız gibi hissediyoruz. Depremden kurtarılan bebeğe gelirsek, yaşamın karmaşıklığını zerre yansıtmayan suni düşünce kalıplarıyla olayları, insanları yorumlamak bizim günlük zihin jimnastiğimiz gibi geliyor, komşuluk, arkadaşlık, aile ilişkilerimizi yaşama, yorumlama şeklimiz de böyle değil mi? Söz konusu böylesine dramatik bir olay olunca içi bomboş merhamet, kınama sözlerini art arda işitmek daha da acayip, rahatsız edici olabiliyor. Babanın açıklamasının sadeliği elbette bizi yaşanan olayın gerçeğine hiçbir tweet'in, sloganın, kınamanın başaramayacağından daha fazla yaklaştırıyor. “Enkaz altından çıkarıldığı için ayaklarında yaralar var. Bu yüzden çorap giydiremedik.”
Yaşanan toplumsal acıların sloganlarla, öfkeli kınamalarla değil olayın sadelikle ele alınmasıyla daha iyi kavranacağını düşünüyorum. Selim Dindar’ın Neşe Düzel’le yaptığı 2003 yılına ait bir söyleşi var. Selim Dindar yaşadığı işkenceyi öyle sade, kısa cümlelerle anlatıyor ki, neredeyse hiç sıfat kullanmadan, tasvire yeltenmeden, zaten olayı kendisi yaşamış insan niye buna yeltensin, arka arkaya dizdiği cümlelerin yalınlığı, ama hakikatin ağırlığı sizi yaşanan işkencenin boyutu ile öyle bir yüzleştiriyor ki. Durumun boyutunu o yalın cümlelerden daha iyi hiçbir şey anlatamaz, diye düşünürsünüz.
Kolektif hafıza konusunda, evet, ülkemizde, neredeyse her takvim gününe ve her şehir adına denk gelecek biçimde bir felaket ve kıyım haritası çıkarılabilir, anma günü düzenlenebilir. Türkiyeli olmak zor, sıradan bir vatandaşın bütün bunlarla yaşaması, belleğinde, aldığı nefeste bile taşıması gerekiyor, ben bir süredir yurtdışındayım ama yük aynı kalıyormuş pek değişmiyormuş bu aralar onu deneyimliyorum.
AK: Çok önemli bir ayrıntı olarak sormadan geçmek istemiyorum Ağırküre'yi neden bitişik yazmak istediniz? Zihnin otomatik olarak ayırdığı ama sizin bir araya getirmek istediğin "Ağır Küre"yi neden bir tercih olarak bitiştirmek isteyerek "Ağırküre" yapmak istediniz?
ÖY: Ağırküre adı çok yakın dostum, yazar arkadaşım Çiyil Kurtuluş’un ikinci kitabı yayımlanmadan önce kendi dosyasına düşündüğü isimler arasındaydı. Kendi kitabı için çok özgün, oldukça yaratıcı isimler bulup listelemişti. Ağırküre birleşik yazılıyor diye özellikle vurgulamıştı. Ali Püsküllüoğlu'nun yazım kılavuzunda birleşik olarak geçiyordu. Bu adı duyduğum anda herhalde gözlerim parlamıştır, çok beğenmiştim. Kendi dosyasının adı en sonunda Aramızda Bir Bahçe Yakınlığı oldu ve ben kendi dosyam için uygun bir isim bulamıyordum. Kendisi benim bütün öykülerimi çok iyi bildiğinden Ağırküre ismini o önerdi. İlk duyduğumda çok beğendiğim bu adın kendi kitabımın adı olmasına, onun bunu teklif etmesine çok sevindim elbette, oldukça şanslı hissettim.
Birleşik yazıldığında, sözcüğün bana şahsen çağrıştırdığı şu: Bunun yerküreden türemiş bir ağırküre olduğu. Coğrafya derslerinde geçtiği gibi bir ara katman değil artık, yerkürenin dengi ama yalnızca daha koyu bir versiyonu. Yerküre nasıl birleşik yazılıyorsa bu da o yüzden muhakkak birleşik olmalı. Çiyil’in keşfettiği ve editörümün ve Ali Püsküllüoğlu’nun tasdik ettiği, bu ismin çekiciliğine, çağrışımına, sesine talip olmak var bir yandan, bir sıfat tamlamasına gönül indirmemek gibi kendi kendimize anlam dayatmak da var.
Zihnin otomatik olarak ayırması meselesine katılıyorum, bir jeoloji terimi olarak bütün kaynaklarda ayrı yazılıyor, TDK yazım kılavuzunda da ayrı yazılıyor, hatta zihin öyle güçlü bir şekilde ayırıyor, kabullenemiyor ki, yayınevinin uyarılarına rağmen hâlâ bazı kitap satış sitelerinde iki ayrı ad olarak yazılmaya devam ediyor maalesef.
Aynur Kulak: Öykü yazmaya devam edecek misiniz yoksa roman da gelebilir bundan sonrası için der misiniz? Özellikle bu pandemi süreci ilerde nasıl metinler okutacak bize sizce?
ÖY: Yeni öyküler yazmak istiyorum, kafamda yazmak istediğim öyküler yavaş yavaş şekilleniyor. Ancak işlemek istediğim bazı konuların romana daha uygun olduğunu düşünüyorum, ama bunu romanı daha üst bir basamak ve öyküden sonra varılması gereken bir aşama diye görerek söylemiyorum. Ele almak istediğim şeyin önünü, arkasını etraflıca anlatmak istediğim için bu yaklaşımın romana daha uygun olacağını düşündüğümden. Kendi adıma pandemi sürecinde yazdıklarım teknolojinin, özellikle ekrandan ekrana yapılan görüşmelerin öykülerde daha fazla yer kaplayacağı, uzun diyaloglu metinler olacak gibi. Yazmaya başladığım taslaklardaki durum bu.






