Ağaçların çift taraflı eğilerek tünel havası verdiği, neredeyse tamamı gölgeli arnavut kaldırımlı sokakta adımlarını her taşı ortalayarak atmaya ve mümkün olduğunca daha düz taşlara basmaya çalışarak yürürken sırt çantasının sırtını sırılsıklam etmesinden çok rahatsız olduğunu düşünüyordu. Oldu olası sırt çantalarını sevmezdi zaten. Yaz kış terletirdi. Ama hayatının o kadar vazgeçilmezi vardı ve onlar olmadan hareket etmeye o kadar tahammülsüzdü ki, yürüyen bir ev gibi geziyordu. Çantanın içindekilerin çokluğu değil, kaldı ki eşyalar çok sayılmazdı, önemleriydi çantayı ev yapan.
Yanından insanlar geçiyor, sevgililer el ele tutuşuyor, anneler çocuklarına kızıyor, köşede birkaç genç sigara içerek gülüşüyor, kızlar yürürken saçlarını düzeltiyor, patates soğan kamyonetleri hoparlör ile sesini duyurmak için bağırıyor, arabalar etrafındaki bütün varlıklara korna çalıyor, İstanbul’da hayat her şeye rağmen ve her zaman devam ettiği gibi, yine ediyordu.
Çantasının tek sapını çıkardı, sırt çantası sadece sağ omzundaydı artık, solak olduğu için bu onu rahatsız etti. Çevik hareketlerle sol tarafına taktı. Sırtı hava aldıkça rahatlamıştı. Çantasının sağındaki fileden su şişesini aldı su içti. Az kalmıştı, varmak üzereydi.
İçeri girdiğinde nefes nefese kalmıştı. Düğünün başlamasına daha bir saat vardı. Rahatça hazırlanabilirdi. Kulise geçti, çantasını bırakıp sigarasını alıp kapının önüne çıktı. Bir sigara yaktı. Yaklaşık beş yıldır yanından ayırmadığı rengi atmış çakmağıyla yaktı. Salonun önünde de hayat aynı hızıyla akıyordu. Telefonuna göz attıktan ve bildirimlerin tümünü sildikten sonra sigarasını atıp içeri girdi. Önce üzerini değişti. Makyajın bulaşmaması için bu şarttı. Hızlıca makyajını yapmaya başladı. Çabuk hareketlerle yanaklarına beyaz, göz çevresine kırmızı boyayı sürdü. Yanaklarındaki beyaz boyanın içine birkaç yeşil dokunuş ekledi. Ardından önce pembe peruğunu sonra kırmızı top burnunu taktı. Hareketleri otomatikleştiği için on beş dakika içinde hazır olabiliyordu. Çantasından kitabını alıp çift kişilik koltuğa oturup ayaklarını uzattı ve okumaya başladı. Nasılsa çok vakti vardı. İçeri giren temizlik görevlisinden bir çay rica etti. Fakat çay gelmeden uyuyakaldı.
Rüyasında upuzun nehirlerin aktığı, haşmetli ağaçların gölgeleriyle çimenleri okşadığı, kuşların cıvıldayarak uçtuğu kırlarda dolanıyordu. Üzerinde yere kadar beyaz bir elbise, yüzünde elbisesiyle aynı renk bir ışıltı vardı. Neden bu kadar yavaş yürüdüğünü anlamlandırmaya çalışıyordu, uykuyla uyanıklık arasında bir yerde. İleride bir kamaşma gördü. Yaklaştığında bunun bir ayna olduğunu anladı. Çok güzel görünüyordu, kendisi de şaşırmıştı güzelliğine. Birden elbiselerin yavaş yavaş silindiğini fark etti. Sol omzundan sağ omzuna kavisle uzanıp, göbeğinde birleşen bir şekil belirdi vücudunda. Pırıl pırıl, bembeyaz, kanat ya da belki kalbi andıran bir görüntüydü. Çok güzeldi. Kendisine hayran olmuştu. Sırasız bir düzende elmas gibi tek tek parıldıyordu şeklin içindeki noktacıklar. Bu görüntüye dokunmak, sarılmak, orada kalmak istedi. Sol elini kaldırıp üstüne götürüyordu ki, ismini fısıldayan ablanın sesiyle uyandı. Uyuyakaldığını fark etti. Saate baktı, on dakika kalmıştı. Rüyanın etkisinden çıkamıyordu. Teşekkür edip ablayı gönderdi. Çayından bir yudum aldı, çok sıcak olduğu için içemeyeceğini anlayınca masaya geri bıraktı ve çantasını toparlayıp, dolaba atıp, kilitledikten sonra yukarı çıktı.
Hareket başlamıştı. Çocuklar toplanmış oyunlar oynuyor, anneleri ağızlarını, yüzlerini ya da ellerini silmek için peşlerinde dolanıyor, herkes bir şey için koşturuyordu. Müzik ve tören artık başladı. Düzen iyice değişmişti. Sünnetler salonlarda olmadığı için palyaçolar kesim işleminin bitmesini beklemiyor, zaten bir ya iki gün önce sünnet olmuş çocukların düğünlerinde direkt sahnedeki yerlerini alıyorlardı. Organizatörün kafa işaretini beklerken derin bir nefes aldı, yapması gerekeni yapmaya odaklandı ve bilincinin bütün seslerini keserek büyük bir neşeyle sahneye fırladı. Şov başlıyordu. Diğer çocukların hepsini sünnet çocuğunun yatağının etrafına topladı. Ellerinde portakallar çevirdi, çocukların yüzlerini boyadı, trencilik oynadı, Hangi Elimde? oynadı, gülmekten salyası akan bir çocuğun salyasını nereden çıkardığı anlaşılmadığı için yine gülme konusu olan bir mendille sildi. İlk saatin sonuna geldiğinde gerçekten çok yorulduğunu hissetti. Çocukları atlatıp molaya çıkması çok zor olmuştu fakat alışkın olduğu için sorun etmedi. Saatine baktı son bir saat daha kalacaktı. Dört-beş saati devirdiği günler aklına geldiği için kendini şanslı hissetti. Hızlıca bir sigara ve bir saat kadar önce sıcak diye içemediği çayı içti. Beş dakika daha oyalanıp tekrar yukarıya çıktı.
Sünnet çocuğunu, dolayısıyla organizatöre ödemesini yapacak olan ailesini ve diğer davetli çocukları mutlu etmek için bir saat daha hoplayıp zıplayıp, danslar edip, boyamalar yaptıktan sonra çocuklarla vedalaştı. Gitmemesi için bacaklarına yapışmalarına rağmen büyük bir ustalıkla kurtuldu ve önce üstünü değiştirip, makyajını silmeye, sonra da parasını almaya gitti. Artık gitmeye hazırdı.
Dönüşte Taksim’e gidecekti. Metroya doğru yürümeye başladı. Bitmek bilmez yürüyen merdivenlerden indi, indi, indi, indi… Gün ortası olduğu için oturacak yer bulmakta zorluk çekmedi. Çantasını kucağına aldı ve fermuarını açtı. Vazgeçilmez addettiği taşınabilir olan her şeyi oradaydı. Kitabı, hangi kitabı okursa okusun kullandığı ayracı, ucuzluk pazarından yıllar önce aldığı aynalı tarağı, elleriyle boyadığı anahtarlığı, kahverenginin tek sevdiği tonu olan tatlı kahve cüzdanı, hiç bakmasa da varlığının her zaman orada olduğundan ve olacağından emin olduğu, öğrenci kimliğinin arkasına (eğer kimliği çıkarması gerekirse kimse görmesin diye) ters koyduğu o vesikalık fotoğraf, yine yıllardır sakladığı kağıda sarılmış bir tutam anne saçı, bir şey olmasın diye saç bandına birkaç tur sardığı Galata Kulesi baskılı buzdolabı magneti, işaret parmağı ile hemen hemen aynı boyda olan minik ve incecik rengi ağarmış uçlu kalem, o malum defter, gözlük, vitamin kutusunda sakladığı yüzük, birkaç toka, kapağının ve tutma ipinin renginin kırmızıdan mora döndüğünü yeni fark ettiği asırlık su şişesi…
Şişhane’de inip yürümeye karar verdi. Daha altı durak vardı. Kitabını çıkarıp okumaya başladı. Her fırsatta okumak için çıldırıyordu bu kitabı. Bir durak bile olsaydı mutlaka okurdu. Kitaptaki bir kısım aklına geldi yine. Okuduğu günden beri aklından çıkmıyordu. Sarsılmıştı. Kitabın alelade bir yerinde, ana karakterlerden tamamen bağımsız, tek bir paragrafa sığmış ve gördüğüne göre onun dışında hiçbir arkadaşının dikkatini çekmemiş bir bölüm vardı. Bir adam vardı bu kısacık paragrafta. Bütün ömrünü denizlerde geçirmiş. Denize çıkmadığı gün öleceğini iddia eden, denizi hayatındaki her şeyin üstünde tutan bir adamdı bu. Bir gün hastalığı sebebiyle doktor artık denize çıkmasını yasaklamıştı. Adam ertesi sabah, ayaklarına taş bağlayarak kendini denize bırakmıştı. Hayatı boyunca hiçbir olguya, hiçbir insana, hiçbir düşünceye, fikre, ideolojiye, dine, objeye bu kadar bağlı olamadığı bir daha aklına geldi. Hayatı boyunca bir şeyleri istemiş fakat istemeye devam edememişti. Hiçbir şeye tutkuyla bağlı değildi. Birçok şey istiyor, düşünüyor, hayal ediyor; fakat hiçbir şeyi gerçekten de istemiyordu. Bu adı dahi geçmeyen ve tek paragrafa sığdırılan adama hayran olmuştu. Ona imrenmişti. Hayır kıskanmıştı. Hayır imrenmişti. Hayır sadece merak etmişti. Bir şeye bu kadar gönülden bağlı olmanın nasıl bir his olduğunu merak ediyordu. Yıllardır çantasında gezdirdiği en yenisi beş yıllık her şeyi vazgeçilmez addediyordu belki, ama yarın onları yitirse gerçekten mahvolur muydu bilemiyordu. Onlara anlam yüklemek istediği için mi yüklemişti? Eğer öyleyse hangisinde hakikat arayabilirdi? Hepsinin bir şahsiyeti olduğunu düşünüyordu. Yanılıyor muydu? Kendinde olmayan bir şeyi, onda var etmeye çalışmak, haksızlık değil miydi? Müdahale edilmiş bir şeyden, şahsiyet beklenir miydi? Neden hiçbir şeyi olduğu gibi kabullenemiyor, her şeyde anlam aramaya çalışıyordu? Yoksa da yüklemeye? Birden düşüncelerinden sıyrılıp kafasını kaldırdı. Gelmişti, birazdan metro duracaktı. Kitabı çantasına geri koydu. Kalktı. Çantasını açıp cüzdanını ve telefonunu eline aldı. Metrodan çıktı, yürüyen merdivenlerle metronun içinde birkaç kez dönerek sonunda yeryüzüne ulaştı. Metro merdivenlerinin bitiminde hemen sağdaki çöp kutusuna baktı, ağzına kadar doluydu. Karşıya geçti, yokuştan Taksim’e doğru tırmanıyordu. Yeşil çöp kutusunu kestirdi gözüne. Yanına yaklaştı. Eğer tereddüt ederse yapamayacağını düşündü. Bir an, tek bir saniye içerisinde çantasını çöp kutusuna attı ve yürümeye başladı. Ardından koşmaya. Kaçıyordu, kendinden, alışkanlıklarından, vazgeçilmez sandığı her şeyden, iradesinden… Gittikçe hızlanmaya başladı. Nefessiz kalana kadar koştu. Çünkü durursa, dönerdi. Dönerse, bir daha kendine nasıl dönerdi?
Ama döndü.
Döndü...






