O lanet günden sonra uzun süre hastanede yattım. Kâh yüzüstü kimi zamanda sırtüstü. Ağzıma burnuma türlü türlü hortumlar. Etrafımda uzaylılar gibi giyinmiş doktor ve hemşireler. Onlardan başka tek bir Allah’ın kulunu görmeden haftalar süren yalnızlık. Ama en çok da yüzüstü yatmak koydu. Neydi o öyle basur muayenesi gibi kıç havada. Bir tek lastik eldivenli doktor eksik. Le havle…
Hastaneden çıktıktan sonra çok düşündüm, düşünmez olur muyum? Düşündüm, kuruldum, durmadan lanet okudum. Yine dönüp dolaşıp Dörtgöz’e hak verdim. O mu? Anlatırım bir ara, acelesi yok.
Peki, ben bu hale nasıl geldim? Anlatayım efenim anlatayım.
Malumunuz şu lanet pandemi ortaya çıkana kadar biz yurdum insanı en fazla, günlük geçim derdinden, havaların ısınmasından, soğumasından, doların, yuronun durmadan yukarı doğru tırmanmasından ya da hangi takımın şampiyon olacağından filan konuşuyorduk.
Önceleri pek önemsemedik. Kış kışlayınca geçer gider zannettik. Yanıldık. Biz daha olayın ciddiyetine vakıf olamadan televizyonlara antin kuntin ‘bilim’ insanlarını çıkardlar. Onlar da kelle dediler, paça dediler. Hatta bir ara burnuna tereyağı sokuşturanlar bile oldu. Ayrıca, bizim genimiz şöyle gelişik, ırkımız böyle dayanıklı, bize bir şey olmaz deyip aklımızla dalga geçtiler. Vaka sayıları artınca da çat. Bizi evlere hapsettiler.
Hiçbir şeyi doğru dürüst beceremeyen, üç beş maskeyi bile dağıtamayan devlet bütün sorumluluğu biz ‘bilmezlere’ devretti. Sonra da bilindik kanallarda, sosyal medya da filan en etkili tedbir ‘maske, mesafe, hijyen’ deyip, ihaleyi bize yıktı.
Neydi öyle o ilk günler, marketlere koşuşturmalar, fırınların önünde uzun kuyruklar oluşturmalar filan. Bizim buralarda üç beş kişiyi ekmek kuyruğunda, öne geçtin, kaynak yaptın hesabına santim işi şişlediler. Ben şahidim.
Velhasılıkelam yüce devletimiz ülkenin önemli bir kesimini evlere kapattı. Bizim dükkân kapandı, ben zaten astım hastasıyım, hop eve. Anam da yaş itibariyle cezalı tabi. O da evde. Başlarda bol bol kitap okurum, film izlerim diye kendimi avuttum. O avuntu üç beş gün sürdü. Sonrası cümle maskaralık. Yok, hamur işleri, yok kartondan evler filan, çiçek yetiştiriciliği, böcük koleksiyonculuğu derken kendimizi iyice rezilledik. Anama göre bir şey yok, o zaten hep evdeydi. Düzeni bozulmadı. Sabah şekerleriyle açılış, öğleyin bol danslı, ağır çekimli Hint dizileri, akşam tırışkadan, hayli makyajlı Türk dizileri, gece of-pof, söylenmeler ve kapanış.
Hoş, ben anamla kendimi eve hapsettim. Zorunlu olmadıkça da dışarılara uğramadım ama bizim mahallede yasak ha var ha yoktu. Kahvehaneye arka kapı açtıranlardan tutunda, birahane karartmalarına kadar ellerinden geleni artlarına koymadılar. Virüse inanmamalarından başka, gizli gizli söz, nişan, doğum günü partileri bile yaptılar. Ellerinden gelse düğünleri bile aradan çıkartacaklardı da bir ona cesaret edemediler.
Zaten cenaze merasimlerini anlatmama gerek yok herhalde. Yahu düşünün Necmiye teyze virüsten öldü de oğullarından en alığı doktordan normal ölüm raporunu allem kullem edip aldı. Sonra da elceğizleriyle yıkayıp, çoluk çocuk, torun tombalak sıraya girip rahmetlinin elini öptüler. Dahasını anlatmaya gerek yok. Bulaşı sayısı kırk elli arttı.
Hele Ramazan ayını hiç sormayın. Komşulara ne anlattıysak dinletemedik. Adamlar sokağa çıkma yasağı gününde iftar verdiler. Allah sizi inandırsın göt kadar eve altmış kişi sığıştılar. Akabinde ve detayında baba mevta, oğul entübe oldu. Ama yine akıllanmadılar. Biz aşiretiz yakışık almaz diyerek cenazeyi bin kişiyle kaldırdılar. Haliyle bulaşı sayısı beş yüz altı yüz arttı.
O aralar devlet mi neredeydi? Onlar o ülkeden bu ülkeye maske dezenfektan yollamakla, garip gurebaya uyduruk kaydırık ceza kesmekle meşguldüler.
Neyse işte, ekonomi daraldı, insanlar bunaldı, homurdanmalar arşa ulaştı ee turizm sezonu da yaklaştı. Kırk elli binler de olan vaka sayıları birden kafa üstü düşmeye başladı. Ve perde açıldı.
Devletin kutsal görevlerinden biri de aile kurumunun korunması ve yaşatılması ya, haliyle düğün sezonu da açıldı. Zaten millet eve tıkılmaktan karnında kurt biriktirmiş. Ertelenen ne kadar kına, düğün, nişan varsa hepsi ardı ardına yığıldı. Ben Dörtgöz’e sordum, “Abi ne olacak, gidecek miyiz düğünlere filan,” diye. O, “oğlum manyak mısınız ne işiniz var düğünde nişanda, bak anan yaşlı sen marazlısın. Gitmeyin,” diye tembihledi.
Millet düğün telaşesine koşturup dururken ben de işimin başına geçtim. Evde oturmaktan bunalmışım ya, işe, yeni evli gelinin kocasına sarılışı gibi sarılıyorum. Geldisi gittisi, girdisi çıktısı derken bütün bir haftayı soluksuz çalışarak geçirdim. Ee haliyle hışım çıktı. Yazın sıcağında ağzımda maskeyle dolmuşlarda süründüğümde cabası. Kafamda tek bir şey var. Eve gidip uzun uzun dinlenmek. İşten çıkar çıkmaz koşa koşa eve seğirttim. Girdim eve, anam mutfakta yok. Hâlbuki mutfak onun yaşam alanı. Şaşırdım. Seslenmemle çamaşır odasından çıkması bir oldu.
“Hah geldin mi?” “Geldim geldim. Ne yemek var?” “Ne yemeği, boş ver şimdi gelince yersin.”
“Yahu ana nereye gidiyoruz? Ben bitikoğlu bitiğim. Çalışmaktan dizim de derman gözümde fer kalmamış.” Dinlemiyor. “Kalk diyor kalk düğüne gidiyoruz.” Yahu kurbanın olayım ne düğünü, bırak beni ölüyorum yorgunluktan. Benim bu akraba düğünlerinden sıdkım sıyrıldı. Hem yine kim evleniyor? Bildiğim tüm akrabalar evlendi. “Gülizar,” diyor annem. En küçük teyzenin kızı. Sesinde açık açık bir kırgınlık var. “O daha küçük değil mi ya?” diyorum. “Düne kadar sümüğüyle oynuyordu.” Ters ters bakıyor bana. İçimden, eyvah , diyorum. Zaten kimsenin virüsü salladığı yok. Şimdi işin yok ki bütün akrabalarla öpüşesin. Az da değiller ki, kıyamet kadarlar kefereler.
Aklıma Dörtgöz’ün dedikleri geliyor. Söylüyorum anama, “ne bilir o bok yiyenin oğlu” deyip konuyu kapatıyor.
Vazgeçmiyorum. Onca dil döküyorum, türlü bahane buluyorum da ikna edemiyorum anamı. Gidilecek diyor da başka bir şey demiyor. Arada başını iki yana sallayıp, “Belki de sana birini…” filan diye bir şeyler geveliyor.
Alttan girdim, üstten çıktım olmadı. “Ben ütüledim pantolonunu, gömleğini, giyin de gidelim.” Son bir çare, bak anne diyorum. “Ben hastayım, sen yaşlısın. Allah muhafaza…” “Bir şey olmaz oğlum, maskemi takarım ben. Hem aşıda vurulduk ya biz. Herkesten uzakta otururuz.” Ne ettiysem de yok. Anam Nuh diyor peygamber demiyor.
Mecbur kalkıp gidiyoruz.
Bir ümit, “Allah vere de düğün açık alanda kır da filan olsa,” diye düşünüyorum. Kapalı alan olmasın da sokak düğününe bile razıyım.
Ama nerde? Düğün salonu büyük bir evden bozma daracık bir yer.
Merdivenlere adımımızı attık atmadık Neriman teyzem çıktı karşımıza. Bir yandan sigarasını çekiştirip diğer yandan öksürüyor. “Teyze elindeki ne? Yahu sen koah hastasısın, ayrıca virüs var,” diyorum, aman dercesine ellini sallıyor. Anam hemen sarılıyor bacısına. Öpmek için de maskesini indiriyor. Sanki maskeyle öpüşseler sayılmıyormuş gibi. Annemi dürtüklüyorum. Dönüp ters ters bakıyor. Bacımı da mı öpmeyeyim dercesine.
Giriyoruz o evden bozma düğün salonuna, henüz gelin damat gelmemiş. Salon yarı yarıya boş. Zaten o yarısını da bizim akrabalar oluşturuyor. Tembihliyorum anamı o maske çıkmayacak diye. “Tamam, oğlum merak etme,” diyor ya, daha beş dakika geçmeden maskenin yerinde yeller esiyor. Hoş anama diyorum ya bizden başka maske takan yok. Teyzeler, dayılar, onların çocukları, çocuklarının çocukları sarıyor etrafımızı. Anamlar sekiz kız dört erkek kardeş. Varın gerisini siz düşünün.
Öpüşme, sarışma ve virüsü birbirine bulaştırma ritüeli bittikten sonra oturabiliyoruz masaya. Pistte dolanan, birbirinin saçını çekiştiren, yerlerde sürünen çocukların hemen hepsi bizim akrabalara ait. Bütün kuzenler sanki birbiriyle yarışıyor gibi çocuk üretmişler. Kiminin kucağında, kiminin eteğinde, mızırdananlar, zırlayanlar, istediği olsun diye kendini yerden yere çalanlar. Off, bana bir daralma geliyor. Annem kardeşlerinin torunlarına bakıp bakıp iç çekiyor. Arada da bana duygusal şiddet uyguluyor. Torun sevmek benim de hakkım değil mi gibisine. Allahtan gelin ve damat salona giriş yapıyorlar da akrabaların kuşatmasından da anamın sitemlerinden de kısa süreliğine de olsa kurtuluyorum.
İlk danstan sonra bizim kabile piste koşturuyor. Kıvrak havalar hepsinin karnında birikmiş kurtları harekete geçiriyor. Gerdan kıranlar, kıç savuranlar, omuz titretenler. Bendini aşmış çığ gibiler. Haliyle kıvrak uzuvlarıyla birlikte çeneleri de çalışıyor. O gürültüde birbirlerini duyamadıkları için birbirlerinin ağzına yüzüne tükürerek konuşuyorlar. Ben aslında o görüntüden sonra sonumuzun pek iyi olmayacağını anladım ya, bende de var eşeklik. Kalk gitsene bre kardeşlik.
Yok, kalkıp gitmemekle beraber ilerleyen zamanlarda uzatılan kadehlere de bir yere kadar yok diyebildim. Ee “atın ölümü arpadan olsun” diyerekten boyun eğmekle birlikte ipin ucunu da kaçırdım. Zaten akrabaların topu içici. Ben eksik kalsam olmaz. Bizim buralarda öyle meyve suyuna votka karıştırmak filan yok. Herkes birasını, boğmasını açıktan içiyor.
Bu arada annemin gözleri dört dönüyor. Ara ara böğrümü dirsekleyip, “Şu diyorum şu, nasıl güzel değil mi?” diyor. “Hı,” diyip geçiyorum. Ama kadın bir türlü ikna olmuyor. İlla bana birini bulacak.
Sonra, anamın ahretliği Vakfiye teyze durup durup bizim masaya geliyor. Aralarında ne konuşuyorlarsa artık. Allah bilir?
Bardakların biri dolup diğeri boşalıyor, küçük kuzenlerden biri büfeden durmadan bira taşıyor. Ben hafiften kelle kıvamına geliyorum. Anam durmadan birilerini gösteriyor. Gösterdiklerinden biri roman havasına kendini kaptırıp göbeğinin üstünde iki yumruğunu ha babam vurup duruyor. Ama o nasıl yumruk! Gözüm korkuyor. Hele bir kıç vurması var. Evlerden ırak.
Sonra hem içkinin verdiği rehavet hem de anamın ısrarlarına dayanamayıp eli yüzü düzgün, oynayışı ağır bir kızcağız için, “Tamam,” diyorum. Âında iletişim şebekesi çalışmaya başlıyor. Anam ahretliğine kaş göz ediyor. O da bir diğerine filan. Beş dakika sonra cevap geliyor. “Haftaya gelsinler.”
Düğünün ortalarına doğru orkestra Kürt misafirler için Delilo, Araplar içinse Meryem Meryemti’yi çalıyor. Allahtan bu iki halk da uzun zamandır birlikte yaşıyor da kavga filan çıkmıyor. Bu arada sesinin güzel olduğunu sanan birkaç dümbelek de çıkıyor sahneye. Mikrofonu alan bırakmıyor. Benim gözlerim kararıyor, başım dönüyor.
Düğünün sonuna doğru kulakları mercan küpeli, elbisesi robalı yaşlı bir Arap teyzenin eline gelinle damadın saadeti ve çekemeyenlerin çatlamasına yönelik maniler düzmesi için mikrofonu veriyorlar. O da bir yarım saat sürüyor. Ardından takı merasimi başlıyor. Küçük teyzemle dünürü olan kadın bir yandan kim ne taktı diyerekten gözleri feldir feldir oynaşırken bir yandan da ağlaşıyorlar. Gelinle damadı bir öpen dönüp beş kere daha öpüyor. Yekûnu sekiz yüzü buluyor. Anamla ben de en az yüz kişiyle öpüşüp çıkışa doğru güç bela ilerliyoruz.
Aradan dört beş gün geçmeden anam sızıldanmaya başladı. Nefes alıp vermekte zorluk, baş, sırt ağrısı derken ben “eyvah, olanlar oldu” diye dizlerimi dövüyorum. Ama bir yandan da içim rahat e biz aşı olduyduk ya. Neyse, ambulans, hastane, testti, şuydu buydu, lafı uzatmayayım anama virüs bulaştığı ortaya çıkıyor. Direkt yatış veriyorlar. Temaslıdır diye bana da test yapıyorlar. Benim de testim pozitif tabii. İlk günler anamla karşılıklı yataklarda yattık. Önce onu sonra beni bağladılar makinaya. Artık düğün günü ne kadar çok yalapşap öpüşmüşsek milletle, aşı bile derman olamamış bize.
Bilinçsizce iki ay öyle yatıvermişim hastanede. Dahasını taburcu olduğum gün hastane kapısında Dörtgöz anlattı. O düğüne giden, gelin damat da dâhil seksen kişiye virüs bulaşmış. Anamla ahretliği Vakfiye teyze ölmüşler. Koah hastası olan Neriman teyzem cartayı zor bela atlatmış. Düğünde “tamam” dediğim kızı da başkasına vermişler. En sonunda da, “Seni aşı kurtardı,” diye ekliyor. “Anam,” diyorum, “anam da aşı vurulduydu.” “Yok,” diyor, “anan Vakfiye teyzeye uyup aşı vurdurmamış. Meğer Vakfiye teyzeye de çok bilmiş kızı tembihlemiş, aman size çip mip takacaklar da, kıldığınız namazlar boşa yazılacak da…” Anamın bana yalan söylemesine mi yanayım, Vakfiye teyzenin kendini akıllı zanneden kızını mı boğazlayayım bilemedim. Sonra da, “Ah vah etmenin bir anlamı yok, olan olmuş,” diye düşünüp Dörtgöz’ün arabaya binip eve yollandım.
Ezcümle; ölen öldüğüyle, kalan kaldığıyla kaldı. Turizm sezonu bitti. Evlenen evlendi, barklanan barklandı. Tur şirketleri, sahil kentlerindeki dev oteller, mobilya mağazaları, kuyumcular, düğün salonları, gelinlik, abiye satıcıları parayı çuvalla kaldırdı. E tabi okullar açıldı. Özeller ücretleri peşin, kırtasiyeciler yekûnu kredi kartına on iki taksite böldüler. Şimdi de yeniden kapanışı bekliyoruz.






