Bu arada bizim arşiv binalarımız ne durumda? Tarihi Osmanlı Arşiv binası otele dönüşürken, oradan çıkan arşivlerin rutubet içindeki yeni binalarına taşındığını okuyoruz. Kim bu işi bilmiyor acaba? Turizmden ve estetikten anlamayan Fransızlar mı? Yoksa…
Pathé adı sinemaseverler için özel bir anlam taşıyor. Sinemanın doğduğu günlerde faaliyetlerine başlayan (1896) ve kesintisiz bir şekilde bunu devam ettiren yegâne kuruluş olmakla haklı şekilde övünen Pathé, dünyanın her köşesinde yüzyılı aşan bir süredir belgeseller çekiyor ve bir anlamda bütün bu tarihin görsel belleğini oluşturuyor. Geçtiğimiz günlerde arşivini online olarak dünyanın kullanımına süren kuruluşla bağlantılı bir başka oluşum da 2006’da faaliyete geçen Jérome-Seydoux-Pathé Vakfı. Vakıf, Pathé’nin mirasını korumak, araştırmacıların ve kamunun kullanımına sunmak için oluşturulmuştu.
Pathé Vakfı için bir süre önce inşasına başlanan yeni bina 10 Eylül’de kullanıma açıldı. Dünyaca ünlü Mimar Renzo Piano tarafından tasarlanan bina bir arşiv merkezi olarak araştırmacıların, öğrencilerin, öğretmenlerin ve ilgilenen herkesin çalışabileceği bir alan olarak hazırlandı.

Buraya kadar her şey normal görünüyor. Ama arşiv binasının kendisine bakınca, şehircilikten tarihi mirasın korunmasına ve modernleşmeye kadar birçok konu üzerinde konuşabilmek mümkün. Hele de Türkiye ile karşılaştırınca.
Piano’nun binası, tarihi dokusunu korumak için büyük özen gösteren Paris’te son derece sıra dışı yapısıyla ilgi çekiyor. Hoş, bu Piano’nun Paris’in merkezine kondurduğu ilk ilginç bina değil. Richard Rogers ile beraber tasarladığı ve 1977’de açılan George Pompidou Merkezi de tarihi dokunun ortasındaki farklılığıyla çok tartışma yaratmıştı ama bugün bu binayı “ayrıksı” bulan yok gibi. Tam tersine Parislilerin övündüğü yapılardan birisi olarak tarihteki yerini almış durumda.
Pathé binasını farklı yapan ne peki? Paris’in 13. mahallesinde, ev olarak kullanılan binaların arasına sıkışmış bir boşlukta tamamen sıfırdan inşa edilen bina, artık ayakta olmayan eski Gobelins Tiyatrosu’nun yerinde duruyor. Tiyatro’dan geriye kalan tek şey, Auguste Rodin tarafından yapılan ve tarihi eser olarak sınıflanan ön yüz. Bunun gerisindeki yeni beş katlı bina beyaz-gri bir yumurta gibi eğri formlar taşıyan, camdan bir kabukla örtülü, neye benzediği anlaşılamayan bir şekilden ibaret. Dışarıdan çok az görünen bu farklı şekli anlayabilmek için havadan bakmak gerekiyor. Ama kendisini az da olsa gösteren kabuk ilgi çekmenin ötesinde bir amaca hizmet ediyor.

Çevreyle ilişkiyi hem kesen hem de kesmeyen yarı saydam örtünün altında, binanın üst katlarında ofisler ve araştırma merkezi yer alıyor. Daha alt katlar arşive ayrılırken bodrumda da bir sinema salonu faaliyet gösteriyor.
Piano bina için, “Bu bir şiir,” derken, “baktığınızda bir balık, bir balina ya da bir balon görebilirsiniz” diye de ekliyor.
Bu arada bizim arşiv binalarımız ne durumda? Tarihi Osmanlı Arşiv binası otele dönüşürken, oradan çıkan arşivlerin rutubet içindeki yeni binalarına taşındığını okuyoruz. Kim bu işi bilmiyor acaba? Turizmden ve estetikten anlamayan Fransızlar mı? Yoksa…

