Roman Okuma ve Kitap Seçiminde Varoluş Koşulu
23 Eylül 2018 Kültür Sanat

Roman Okuma ve Kitap Seçiminde Varoluş Koşulu


Twitter'da Paylaş
0

Romanların çocukların yazdığı ve onları yetişkinlerin okuduğu gerçeğini ben de biliyorum.

Sanırım herkes, roman okuyan herkes şunu bir kez de duymuştur hayatında: “Artık roman okumuyorum, o yaşı aştım."1 Bunu bir kez de olsa duymamış olmak beni üzerdi gerçekten. Bunu kendine söylüyormuş gibi yapan, aslında karşısında duran ve roman okuyan kişiye, “Daha roman mı okuyorsun çocuk musun ne?” hakaretini daha kapalı bir şekilde dile getiriyordur. Gerçi yine de bu sözleri böylesi bir saldırıdan ayırmak gerek: “Ben roman moman okumam!”

Şimdi roman sanatı için böylesine önemli olan bir kitaptan sadece bu alıntı mı alınmalıydı? Elbette hayır, bunca iyi olan bu kitabı da her okur gibi sadece kendime saklamak istiyordum ama görüldüğü gibi dayanmadım. Biliyoruz her kitabın binlerce kopyası –hem ilk baskılarından hem yeni, kâğıt ve mürekkep kokusu olan baskıları– vardır ama sanki bir tek bizim kitap rafımızda ya da küçük çantamızdadır sadece bu kitap. Bu kitabı sadece yazarı ve biz biliyoruzdur. Belki de sadece bize yazılmıştır. Yok, elbette böyle olmadığını biliriz ama yine bu düşüncede olmak ve bu düşünceye devam etmek istiyoruz. Bu da o kitapla aramızda farklı bir bağ oluşturuyor. Bu bağ neye benzetilebilir? Her bir ağaç kökünün toprakla arasındaki farklı yaşamsal bağa sanırım. Böyle düşündüğümüzde kitaptan çok içindekilere sahip olduğumuzu hissederiz. Bu tür düşüncede olmayan birinin okur olamayacağı gibi bir denklem kurulmaz elbette. Zaten biz de bu tür bir bağa sahipmiş gibi yaparız ve böyle bir okurun etrafımızda olduğunu düşünürüz, ve bu etrafımızdaki okurun da kendi etrafındaki kişilerin kendilerinin olduklarını düşülmesiyle sürer gider. Kediyle ilgili bir kitapta, insan bu benim kedimdir diye düşünürken, kedinin de bu benim insanımdır düşüncesinde olduğunun yazıldığını hatırlıyorum. Okurlar arasında da böyle bir bağın oluşması beklenir. Başka diyalog çevreleri de var elbette. Bu çevrelerde bir kişi önce inanç konusunu açıyorsa ve en çok o kişi inanç hakkında konuşuyorsa kendisini orada bulunanlardan daha inançlı olduğunu düşünmesinin yanında, oradakilerin de böyle düşünmesi gerektiğini dayatır. Bir okur çevresinde kitaplarla ilgili bir bağın varlığını kimin önce düşündüğünün ya da söylediğinin bir anlamı yoktur. Bu, okuma eylemine yabancı olan bir şeydir çünkü.

“Şu kitabı okuyabilirsin,” diye bir öneride bulunulunca o kitap okunmaz da, “Bu kitabı okumasan iyi olur,” dendiğinde o kitap çoğu zaman hemen okunur. Sanki kendini ele veren hiçbir şey güdüsel olarak bize cazip gelmez. Sebep sadece bu olamayabilir. İçimizdeki o ses –ne zaman bu sesi dinleyip ne zaman dinlemeyeceğimizi yaşamımızın her ânında kolay kolay kestiremeyeceğimiz o ses– “Kim oluyor da bana bu kitabı okuma diyor!” diyebilir. Ancak bana kalırsa, “Şu kitabı okuyabilirsin,” demeyi daha çok hakaret olarak alıyoruz. “Aklın bu kadardır ve bu kitabı anca anlarsın!” der gibi. Bu iki öneriyi, öğüt ve emir olarak algılıyoruz ya da aklımızı pek ciddiye almayan biri tarafında söylediği düşünüyoruz. İroni mi bu, böyle mi algılıyoruz? İşte o en korktuğumuz şeydir! ”Kaçamak gene. Benim onun sanatının neşterinden korktuğum denli korkuyor o da benimkinden. Soğuk çeliği kalemin.”2 Bu şekilde korkanlar da var ironiden! Ancak korkulması gereken bir ölüm değildir bu ya da daha mı çok korkmalı?

Sadece iyi tanıdığımız birine kitap önerisinde bulunabiliriz ve bizi iyi tanıyan biri bize kitap önerebilir. Hayatımız boyunca kitap önerecek kadar bizi tanıyan kaç kişi olacaktır yanımızda? (Montaigne’in için biri vardı: Boétie) Hem zaten kitap önermek başlı başına korkutucu bir şeydir gerçekten. Karanlıkta korkularımızın bize gösterdiği korkunç varlıklara benziyor bu. Önerdiğiniz kitapların yazarı oluverirsiniz o kişilerin gözünde, kitabın sizden birkaç yüz yıl önce yazılmış olmasına bakılmaz bile. Aslında kitap önermek benim açımdan biraz da “kitap seçiminde başlıca varoluş koşulunu –özgürlüğü– tanımamak” gibidir.

Asıl üstünde tünemeye çalıştığımız ve yağmalamayı umduğumuz düşünce roman okuma yaşıyla ilgiliydi. Romanların çocukların yazdığı ve onları yetişkinlerin okuduğu gerçeğini ben de biliyorum. Musil bir çocuktu, okuru koca koca insanlardı. Gecenin Sonuna Yolculuk romanı, Celine adlı dünya görmemiş bir velet yazmışmış.. Herzog adlı roman, kimseye bir öfke duymayan, köklü bir hukuka sahip Birleşik Devletler vatandaşları için yazılmış ve onlar tarafından okunması umulmuş bir romanmış!

Biri kitap mı önerdi ne?

1 Alain Robbe Grillet, Yeni Roman, Yazko Yayınları, Çeviren, Asım Bezirci, 1981, 59. Sayfa

2 James Joyce, Ulysses, Çeviren, Nevzat Erkmen, Yapı Kredi Yayınları, 1997, 35. Sayfa

 

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR