Yeryüzü sıcaktan kavruluyordu. Koltuk altlarından akan ter gömleğinde beyaz lekeler bırakmış, bazı yerleri güneşte kurumuş karpuz kabuğu gibi sertleştirmişti. Öyle yavaş ve ağır yürüyordu ki iğnelere bastığını sanırdın. O kısa boyu ve şişman bedeniyle, kirli üst başıyla, dağınık saçıyla sendika kapısına adım adım yaklaşıyordu.
Kapıya yaklaşıp durdu. Sanki birileri onu arkadan tutup geriye doğru çekiyordu. İsteksizce bir iki kez kapıya vurdu, sonra açıp içeri girdi. Tertemiz odanın klimasından gelen serin esinti sıcaktan kavrulmuş bedenini sardı. İçeri girer girmez bedeni eğildi, elleri önünde üst üste gitti. Utangaçlık, terbiye, korku, endişe ve yalakalığı içinde barındıran bir tebessümle, “Essellamünaleyküm temsilcim!” dedi.
Temsilci, “Aleykümesselam değerli kardeşim. Buyur buyur öyle ayakta kalma,” dedi.
“Sağ olun oturmasam daha iyi. Sana biraz işim düştü de…”
“Olmaz olmaz olur mu hiç… Otur hele biraz serinle, bir nefes al. Hah şöyle... Şimdi merhaba, boş ver iş bitmez zaten.”
“Merhaba temsilcim.”
“Ne içersin?”
“Zahmet etmeyin, gerek yok temsilcim.”
“O nasıl söz öyle. Ne zahmeti… Bugünlerde de sıcaklar iyice arttı… Gökten ateş yağıyor sanırsın… Değil mi?”
Temsilci çay istedi, telefon ahizesini yerine koydu. İçerde oturanlara dönerek Zeynel’in gelişiyle yarıda kesilen konuşmasını sürdürmeye devam etti.
Zeynel, “Bu duaya amin denmez ama avradın dırdırından daha iyi” der gibi oturduğu yerde parmaklarını kırpıyor, içerde oturanlara ve temsilciye gülümseyerek bakıyordu. İçilen çay ve yapılan sohbetten sonra temsilci oturduğu yerde ezilip büzülen Zeynel’e döndü:
“Sen nasılsın bakalım. Bizimki malum, gördüğün gibi işten başımızı kaşıyacak fırsatımız bile yok. Hanımın nasıl oldu?”
“Sağ olun ben iyiyim ama bildiğiniz gibi benim hanım hasta. Ben de bu yüzden perişan durumdayım!”
“Ameliyat ettirdiniz değil mi?”
“Hayır.”
“Neden, bugün ameliyat olmayacak mıydı?”
“Evet, olacaktı ama doktor etmiyor, ancak yarın ameliyata alabilirim diyor.”
“Neden yarın diyor?”
“Bilmiyorum!”
“Yolunda gitmeyen bir şey var herhalde! Yoksa neden etmesin?”
“Bilmiyorum vallahi.”
“Önemli değil. Hayırlısı olsun, ha bugün ha yarın bir şey olmaz. Görünen o ki yolunda gitmeyen bir şey var.”
“Yyyok…”
“Evet, hani sana biraz işim düştü demiştin? Buyur seni dinliyorum.”
“Buydu işte. Sen gelmezsen bizi yarına bırakırlar diye düşündüm… Önce Allaha sonra sana sığındım!”
“Arkadaşım benim elimden ne gelir ki? Doktordan daha iyi bilecek değilim ya?”
“Ocağına düştüm! Gel ve beni bu beladan kurtar!”
“Kardeşim anlamıyorum, gelip ne yapabilirim ki?”
“Bir gelsen…”
“İyi de bana ne yapabileceğimi söyle ki yapmam gerekenleri bileyim ve seninle geleyim!”
Kısa bir sessizlik oldu. Zeynel koltukta bir avuç kadar görünüyordu. İşleri yolunda gitmediği zamanlarda olduğu gibi, gözaltı torbaları kıpırdıyor, titreyen dudaklarının kenarlarından tükürüğü kendine yol açıp aşağıya akıyordu.
Temsilci alnını ovuyor ve sigaraya yükleniyordu. Onu dumanaltı eden birkaç derin nefesten sonra:
“Bak geçen sefer de seninle geldim. ‘Hanımım hasta, kimseyi tanımıyorum, yabancı insan aynı zamanda kördür,’ dedin, kalkıp geldim. Ben kapıda bekledim siz içeri girdiniz. Doktor hanımını muayene etti ve çıkıp gittik. O zaman da gelip gelmemem bir şeyi değiştirmeyecekti ama seni kırmayıp geldim ve siz doktorun odasından çıkıncaya kadar kapıda bekledim. Ama şimdi gelmeyeceğim, kusura bakma!”
Zeynel’in avuç içleri birbirinden yiyordu. Dudakları titriyor, hoşnutsuzluk dalgaları bütün vücuduna yayılıyordu. Temsilci orada oturanlara dönerek:
“Arkadaşlar, haksız olabilirim, siz söyleyin lütfen. Ben içinden çıkamıyorum artık. Gelip bana, ‘Falanca yere gel,’ diyorlar. Her ne söylersem söyleyeyim, boğazımı yırtıyorum yine fayda etmiyor. Yine de, ‘İlla geleceksin,’ diyorlar. İşlerinin yüzde doksanını onlar görüyor, bense kapılarda kalıyorum. Bakın hiçbir şey yapmıyorum, sadece kapıda duruyorum. Yaptığım tek şey budur. Çıktıklarında sanki çok büyük bir iş yapmışım gibi elimi öpmeye davranıp dua üstüne dua ediyorlar. Nedir bu? Anlayamıyorum!”
Kısa bir sessizlikten sonra temsilci yine konuştu:
“Neden sesinizi çıkarmıyorsunuz? Kendi işlerini rahatlıkla yapabilirler ama buna yanaşmıyorlar. Ya birileri onlarla gidip kapılarda bekleyecek ya da işlerini başkalarına yaptıracaklar. Böyle olur mu? Bunun için kimse bana gücenmesin ve böyle gelip ısrar da etmesin!”
“Temsilcim… Bu sefer de gelsen bizimle...”
“Yükten başka bir şey değil ha… Biraz da kendi ayaklarınızın üstünde durmayı öğrenin de kendi işinizi kendiniz görün, birilerine dayanma ihtiyacı duymayın. İnan ki artık gelmeyeceğim, darılır mısın darılmaz mısın o artık senin bileceğin iş!”
“Ama bak çok fazla bir şey yememiş. Doğru, gece saat on ikiden sonra hiçbir şey yememesi gerekiyordu ama bu sabah yola çıkarken dolmuşta midesi bulanmasın diye birkaç lokma yedi ve bir bardak da su içti.”
“Peki, o halde niçin sabahtan beri doktorun niye ameliyat etmek istemediğini bilmediğini söylüyorsun? Doktor bu yüzden yarına kalsın demiş işte!”
“Evet…”
“Buyurun, gel de çık işin içinden!”
“İşte bu yüzden, hani gelsen belki doktoru ikna edersin diyorum.”
“Allah Allah! Gelmiyorum kardeşim. Ne için geleyim?”
“Anladım gelmek istemiyorsun ve bunun için bir sürü bahane buluyorsun. Ama bunu sakın unutma! Allah büyük! Bizim de günümüz gelecek elbet. Seçimlere az kaldı!”
“Hepiniz nankörsünüz zaten, lazım değil babam. Ne bize oy verin ne de böyle başımıza kakın!”
Kalktı. Eli boş dönecekti. Kuyuya sarkıttığı bakracı susuz geri çekmişti! Dışarı çıktı. Dışarıda can alıcı sıcak bedenini sardı. Dolmuş geldi. Bindi. Şarap içme özlemini dürten sesli bir müzik dolmuşun teybinden yükseliyordu. Az sonra onun başı da müziğin ritmiyle sallanmaya başladı.
Dolmuş yokuşlardaki dönemeçlerde, yılan gibi kıvrılıp dağların arasından geçerek onu hastanenin önündeki durağa ulaştırdı. Dolmuştan indi. Yumurtalara basarcasına yavaş ve hafif adımlarla hastaneye doğru yürüyordu.
Hanımı onun tek başına geri döndüğünü görünce, koruk üzüm yemişçesine yüzünü ekşitip soğukluğunu buzdan almış bir rüzgârı andıran sesiyle esip gürledi:
“Hani temsilci nerde? Seninle gelmedi değil mi?”
“Gelmedi!”
“Seni adam yerine koymadı değil mi? Biliyordum, vallahi de billahi de biliyordum! Peki, şimdi ne halt edeceğiz?”
“Bilmiyorum. Neyse, ölüm değil ki bu çaresi olmasın. Olmazsa evimize gider yarın geliriz.”
“Aaaa adamın umurunda bile değil tabii! Yarın olur mu beyefendi! Bugün bundan kurtulmalıyız. İşimiz gücümüz yok da her gün yollara mı düşeceğiz. Bir an önce bundan kurtulmalıyım! Yürü, yürü yine doktorun yanına gidelim.”
Kadın önde, Zeynel çaresiz arkada doktorun odasına girdi. Doktor onları görür görmez,
“Hayırdır anacığım! Ne istiyorsunuz? Çıkın yallah çıkın, çıkın! Yarın gelin yarın!” dedi.
Gerisin geriye dışarı çıktılar. Odadan çıkar çıkmaz kadın açtı ağzını yumdu gözünü:
“Şarap olacaktı ki nasıl da dikecektin kafana! Hadi bakalım başka bir işe daha yara da görelim!”
“Yeter be kadın! Geberesice! Sus!”
“Yazık değil mi benim gibi bir kadına! Yazıklar olsun. Şu burnunun altındaki bıyığından utan! Topraklar başına, bu şehrin bütün toprağı başına olsun!”
“Sus kadın sus! Koskoca kadınsın. Rezil ettin bizi âleme… Herkes bize bakıyor!”
“Ooo tabii ya… Adam düştüğü durumdan utanıyor! Sersem!”
“Yeter dedim kadın. Bak sabahtan beri seni teselli etmeye çalışıyorum. Nerdeyse dilimde tüy bitecek ama sen hâlâ dediğim dedik diyorsun. Nedir bana verdiğin bu ceza ya rabbim! Allahım, Allahım beni bu hallere düşürdün ya başka bir Müslüman kulunu düşürme!”
Kadınsa bulunduğu yere demir atmıştı sanki. Yerinden kımıldamıyor ve ağzı susmuyordu. Zeynel baktı başka çıkar yolu yok:
“Bak, adım gibi biliyorum ki şu anda seni saçlarından tutup arkamdan sürükleyerek götürmemi istiyorsun. Ama seni rahatlatmamak için bunu yapmayacağım. Kes sesini, yine gidip doktordan rica edeceğim. Belki ameliyathaneden sağ çıkmazsın da senden kurtulurum. Şimdi sus artık. Daha ne istiyorsun?”
Sıra beklemeyen hastalar azalmıştı. Zeynel de içeri geçmek için kimsenin kalmamasını bekliyordu. Son hasta da çıktıktan sonra hızla içeri daldı. Doktor:
“Hayırdır, ne var yine?”
“Beyim beni bir dinle, biliyorum…”
“Seni dinlemek istemiyorum, dışarı çık!”
“Lütfen, lütfen rica ediyorum. Senden ameliyat filan istemiyorum.”
“Peki, beni dinden imandan mı çıkarmak istiyorsun?”
“Hâşâ, hâşâ beyim! Düşündüm ki doğru söylüyorsun. ‘Bugün olmaz yarın gelin’ demekle iyiliğimizi istiyorsun. Ama bizimki Nuh deyip peygamber demiyor! Lütfen bugün onu yatırın, yarın ameliyat edersiniz. Ben de ona, ‘Seni ameliyat edecekler işte,’ derim. Böylece dilinden kurtulmuş olurum. Ne dersin ha… Bana bu iyiliği yaparsan hacca gitmiş kadar sevaba girmiş olursun doktor bey!”
Doktor kafasını salladı. Ellindeki kalemle bir süre oynadı. Gülümseyerek Zeynel’in yüzüne baktı. Masasındaki kâğıtlardan bir tanesini aldı. Üstüne bir şeyler yazarak Zeynel’in eline verdi,
“Hadi bakalım. Aşağı in evrakları hazırla. Sonra yukarıya çık hemşirelere göster, onlar sana yer gösterir,” dedi.
Zeynel kâğıdı alıp çıktı. Sevinçle karısının yanı gitti,
“Başını ye... Adam kabul etti. Var mı başka bir isteğin? Bu sefer de sesin çıkarsa dilini kökünden koparırım haberin olsun!” dedi.
Keyfine diyecek yoktu artık! Kendi yarasını kendi sarmıştı! Hepsi bu muydu der gibi kundurasından çıkardığı takırtılar eşliğinde aşağıya iniyordu.
Kürtçeden çeviren: Çetin Duran