Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

19 Kasım 2020

Öykü

Ruhi Bey*

Didem Keremoğlu

Paylaş

1

1


Ruhi’nin babası Adana’daki köyünden İstanbul’a –kanlısından– kaçtığında henüz on yedi yaşında. Ayakçı olarak işe başladığı Tarlabaşı’nın çıkmaz sokak pavyonlarında, kapıdaki külhana dönüşmesi çok da uzun sürmüyor. Konsomasyonun bir kenarda kalmış bedbaht emekçisi, yolun yarısını çoktan geçmiş Âdile ablasının koynuna girmesi de öyle.

Bizim esas oğlanın kazandığı ancak kubarına yetiyor. Eh haliyle de Âdilesi bakıyor bıçkına. Yalnız oğlan, başkalarının Âdile’nin tadına bakmasını yediremiyor kendine; kafası iyi olduğu bir gece çekip vuruyor kadını. Âdile’nin sıskacık kabasını sıyırıp geçen kurşun, buzlu badem tabağıyla masaların arasında dolaşan emektar garsonun alnına gömülüyor! İki bira parlattıktan sonra Beyoğlu’nun bekâr pansiyonlarından birindeki sefil odasına dönecek olan acar muhabir, olayı fotoğraflayıp bol cinayetli az haberli gazetesinin meyhane baskısına yetiştirince de olanlar oluyor! Ruhi’nin babasının polislerin arasındaki elleri kelepçeli tam boy resmi, adının yalnızca baş harfleri ve gözlerinin üstüne yerleştirilen banta rağmen kanlıları tarafından teşhis ediliyor.

“Tutukluluk halinin devamına” kararının verildiği ilk celsede, iki jandarmanın arasında oturduğu sanık sandalyesinde mıhlıyor adamı on beşindeki kanlısı.

Bütün bu süreç yaşanırken, kurşunun kabasından sıyırdığı Âdile’nin hamile olduğundan haberi bile yok! Bir kadın düşünün ki bir çocuk değil, sanki bir hayalet doğuracak.

Başına gelen ona öyle uzak… Âdile bir o kadar da yoksul!

Konsomasyon dünyasının beceriksiz kızı, yapayalnız doğurduğu bebeğini ilerdeki efsanevi düşüşünü de öngörerek Kurum’a veriyor.

Öyle ya, Âdile’nin tüm dünyası; pavyonun ardiyası…

Bir kırık çek-yat ve bir sepet orlon yumak.

Arada da olsa yanına yolluyor oğlunu Kurum; ayda yılda kısacık birkaç saat…

Âdile’nin ketum tutumu etkili oluyor. Hikâyemizdeki bahtsız, emektar garsonunun adı verilen Ruhi, baba sülalesinin izini süremiyor.

 

                                                                         * * *

    Bir çocuğun karşısına çıkabilecek o en büyük mucizeyle tanıştığında henüz on bir yaşında Ruhi. Tanrı, yolunu idealist bir öğretmenle çatıyor. Orlonu tarazlanmış hırkasının koluna sildiği sümüğü daha kurumamışken; şu yeni öğretmen cebinden çıkardığı kenarları çift şeritli mavi mendili sıranın üstüne bırakıyor.

Anlamıyor Ruhi, arkasından gidiyor:

   “Örtmenim, mendil senin!”

   “Şimdilik kullan, sonra bir ara verirsin bana” diyor genç adam. bir de göz kırpıyor iyi mi!

Pantolonu jilet gibi ütülü, gömleği bembeyaz, bıyıklar Sadri Alışık…

Öyle bir aydınlık bakıyor ki Ruhi öğretmenine;

    “Adın ne bakalım senin?”

    “Ruhi Aydınlık.” bak sen şu haylaza, bir de göz kırpıyor iyi mi!

Yüzünde çaktırmadığı bir gülümseme beliriyor öğretmenin.

Zamanla görüyor ki öğretmen; iki numara traşlı kafasına, yenmiş tırnaklarının kirli içlerine rağmen çocuk çok akıllı… Çocuktaki usu, beraber alacakları yolu az çok kestiriyor. Kurum’dan kopardığı özel izinle fazladan öğretiyor Ruhi’ye…

Liseye vardığında Dünya Klasikleri’nin çoğunu devirip, Çağdaş Klasikler’e geçiyor Ruhi. Yazıyor bir yandan da. En kabasından başladığı acemi karalamalar kurmacalara evriliyor. Sabahlara kadar kalem oynatıyor. Uykusuzluğun dile vurmuşluğuyla girdiği sözlüler ve edebiyat okumaktan çalışamadığı sınavlar sebebine dersleri düşüşe geçince; çeki düzen veriyor kendine!

iki saat ders, bir nefes, uykun gelene kadar oku-yaz!

Başarıyor da.

Öğretmen olacak Ruhi!

 

Annesine ne mi oldu?

Yeşilçam filmlerinin düşmüş konsomatris tiplemesi vardır hani; sonu pavyon tuvaletçisi olan! Senaryolar da diğer tüm kurmacalar gibi gerçeğin ta kendisidir aslında!

Tuvaletin girişindeki çöp kovasının ardında sakladığı ibikli maşrapayla alaturka helanın kefeke tutmuş duvarlarına inceden su dolaştırıyor Âdile; paspas yapıyor, kusmuk yıkıyor…

Tığ işi yapıyor bir de. Renk renk tığ işi; karanfilden, kelebekten tutacaklar, battaniye, sehpa örtüsü… Geride kalan birkaç eski müdavimi de bahşişini bol, yüzünü güleç kılıyor… Zaten öyle çok kafasını yoruyor da değil Âdile bu düşüşe.

Görünmez bir kadın olarak yaşamayı sürdürüyor tuvalet önündeki vinleks kaplı sandalyesinde… Daracık omuzlu, kopça gözlü; kakitliği belli ki iyi beslenmediğinden…

Adını koyamadığı ruh sıkıntısı yüzünden bacakları, kolları pul pul dökülüyor Âdile’nin. Oturduğu sandalyenin ardındaki sırı benekli aynada enseden yukarı yer yer açılmış sedefli kafa derisi parlıyor.

Aklına bile getirmiyor oğlunu.

Nasıl sevilir bilmiyor ki Adile?

Ruhi’yse yaşından büyük hayallerde.

Kucağında bir sepet orlon yumakla düşlüyor annesini. Cam içlerinde sardunya saksıları dizili bir evde. Bir yaz akşamı oğlunun yolunu gözlerken pencerede…                                                    

    

RUHİ AYDINLIK

    Dünyasında sana yer olmayan bir annen var. Senin dünyanın merkezindeyse çocukları Kurum’un. Hareketlerine gözlerini dikmiş; ılık günlerden, ovalara yayılan kuş seslerinden söz eden sahte anlatılı şarkılar söyleyen köksüz çocuklar.

Kırılgan çocuklar. Öfkeli çocuklar. Çirkin çocuklar, sümüklü…

Çoğunun babası savaşılamayacak kadar kalpsiz ya da hastadır. Bazen ikisi birden…

Bazen de annedir adı bu köksüzlüğün!

   

    Nasıl da sevmezdin o köhnemiş yapıyı; çimentodan dökülmüş kurnalarını, buharı hiç dağılmayan kaynamış mercimek kokulu yemekhanesini…

Çürümüşlüğünü!

Geceleri yatakhanenin ıssız uykusuzluğunda titreyen vücutlar ve kırık yaylı somyaların gıcırtılarında sıvılanan o pis halleriniz…

Halis Öğretmen’inin dışındaki her şeyden nefret ederdin.

   “Ruhi, niye yüzün asık bakayım! Bayramın ilk günü seni evci yazdırdım. Sabahtan alırız, bizimkilere el öpmeye falan beraber salınırız. Akşam üstüne bırakırız geri…”

   “Ruhi, yeme oğlum şu tırnaklarını, çek ellerini ağzından. Burnunu da koluna silme; renk renk mendiller gönderdi ya sana Bahar ablan.”

   “Ruhi, ne var oğlum utanacak… Hepimiz çocuktan büyüdük. Ama traş lazım arada. Kokarsın yoksa. Al bakalım bu jilet bıçağını, bu gece temizlen…”

    “Ruhi, bak Bahar ablan sana poğaça yolladı. ‘Pazar pazar aç koyma çocuğu, aklı almaz sonra dersini’ diyor.” Bahar kokulu poğaçalar yiyor, bir yandan da üniversite sınavlarına hazırlanıyorsun.

   “Ruhi, hele şu sınavları atlat; bursun hazır. Sakın ‘Kurum’dan yollanınca ne olucam?’ diye düşürme aklına oğlum. Hallettik yurt işini.”

   “Ruhi, bu aralar bi göbek bağladım ki sorma. Bu ceket, pantolon olmuyor üstüme. Bahar ablan temizlemeye de verdi, pırıl pırıl…”

   “Ruhi oğlum, tüm kurum seninle gurur duyduk. Müjdemi de isterim! Stajını okulunda yapıyorsun.”

Her adım attığında içinde hâlâ acelesini duyumsadığın yemekhanenin paslı demir yuvalara oturtulmuş adi mermer masaları, uykuya dalmadan önce gözlerini diktiğin kurt yeniği tahta döşemeler, budanmaya-sevilmeye alazı solmuş, kokusu uçmuş kırmızı sardunya çalılığının içinde kaybolan çocukluğun:

Okulun!

   

    Halis Öğretmen ve Bahar ablası dışında en fazla bir iki güzel anın vardır. Hiçbirinde annen olmayan…

     Kendin emsal bir kızla tanıştığında üniversitedeydin artık. Karadeniz’in ücrâ bir köyünden parasız yatılıyla çıkıp, yoluna devam eden Seher’in deli bakan buz mavisi gözleri var...

Bir iki kesti seni:

   “Çay içelim mi kantinde, dersten çıkış? deyiverdi bir gün. Arka bahçedeki tüp yığınıyla, meşrubat kasalarına bakan bir masaya oturdunuz. Kızın kıvırcık başını dayadığı cam soluğundan buğulanmış… Üst üste bıyıklarını sıvazladın. bir cevap vermek gerekir!

    “Vaktim yok benim görüşmeye kimseyle Seher. Biliyorsun, sabahları ekmekçide tezgahtayım. Sonra okula koşuyorum. Şartlar… Malum!”

    “Benim de param yok. Özel güne çiçek, hediye falan zaten olmadı benim hayatımda. Bir karanfil saksım var, arada oradan koparıp takarım yakama… Sana da getiririm istersen? Şair’in dediği gibi hani;

‘…karanfil elden ele…’** Yürütürüz bir şekilde”

Tanrı’ya inanmak için ikinci bir nedenin daha vardır artık; Bahar ablandan sonra! saçları kalçalarını da geçerdi belki, kıvırcığı açılsaydı!

Yürütemedin.

                                                                     * * *   

    “Balık Pazarı’ndan sana mandalina ile muz aldım bugün. Rakı da. Ne yaptın bakalım oğluna?” Kokuşmuş kenef yolunun yosun bağlamış taşına, öz evladına gösterdiğinden fazla muhabbet gösteren annesinin ifadesiz bakışları yüzünde dolanıyor…

   “Çay koyam mı Ruhi?”

   “Yok, rakı koy sen bana.”

   “Erken başladın içmeye bugün Ruhi! Dublelerin domuz sıkısı.”

Senelerin kezzap yorgunu elleri var Âdile’nin. Kütleşmiş kara tırnakları ve sol işaret parmağına doladığı orlon ip. Örmekte olduğu pas rengi battaniyeye batıp çıkan tığ…

   “Kaldıramıyon Ruhi sen içkiyi. Sapıtıyon. İçme…” Dişsiz ağzının konuşurken çıkardığı şapırtılı ses…

Buz gibi suyun, gazyağıyla ovalanmış kafalarınıza döküldüğü kırık kurnalı hamamlar düşüyor aklına birden. Acısı içinize çöke çöke üşüdüğünüz!

Hademe’nin çürük kokan nefesi, güdük parmakları, çatlak avuç içleri…

   “Özlüyor musun Âdile pavyonu?” Annenin gözleri senden uzak…

   “Bacaklarını açmayı?” Bu kez dikkatini çektin!

   “Anası orospu olan da gavat, biliyon değil mi Ruhi?” Orlon ipin etrafında dolandığı parmağın yavaştan soğuduğunu hayal ediyorsun.

Nabız gibi atıyor nefretin şakaklarında.

"Deden tımarhanede öldü. Boyu devrilesice!” devrilmiş zaten, ölmüş ya!

    “O’na çektin zahar sen de!” faslaklı karı!

    “Niye Âdile, içiyorum diye mi?”

    “Delisin sen! Tımarhaneye düşcen ya, tez vakitte!”

Âdile’nin dili acı. Bakışları çalık. Ruhi’nin serçelere ekmek ufalayan kalbiyle, deli deli aklı bilmem kaçıncı hesaplaşmada!

    “Tayinimi istedim İstanbul’dan, yakında kendi başınasın Âdile. Taşınıyorum, boşaltıyorum evi.”

    “Sırf seni yalnız komayayım diye ayrıldım ben işten ki… Ben mi dedim sana 'yanına al beni’ diye? İstediğim zaman dönerim pavyona.”

bir kırk yaş daha genç olsaydın belki dar kalça meraklısı maço pisliklerin hoşuna bile giderdin!

    “Talihine küs Âdile, günün modasını kırk yılla ıskaladın!”

    “Sarhoş… Çocuklara dokunuyon mu arada?”

    “Senin çocuğuna dokunulurken neredeydin sen?” Yerinden kalktığın gibi boğazına yapıştın.

    “Gavurun dölüü…” Boynunda iz olmamalıydı! Kucağından yere saçılan orlon yumakların bir kaçıyla yüzüne bastırdın.

    “Gavurun döl…” uyurken yapsam daha kolay olacakmış!

Ölürken bile sövüyordu.

Gözleri, gözlerindir aslında; giderek soldu. Epey uzağında kalan ellerinin pençe atma hareketi dışında direnemedi.

ölürken bile sövdü!

 

    Gün henüz ikindiyken Asmalımescit’e vardın. Oradan Markiz’e; “Dört Mevsim’in hayalinin düştüğü camdan kendine baktın. Sakin, temiz giyimli…

Galatasaray’a yürüdün. Hava henüz akşamın alacasına bürünmemişken; önün sıra yürüyen ve -ardın sıra- bir kadının mavi gözleri ve sıska hayali gezindi kalabalığın içinden. Ayakların, balık tablalarından taş aralarına sızan kokulu sulara battı. Kenarlarından taze soğan demetleri sarkan, ıslağı sarıldığı gazete kağıdını aşıp alttaki meyvelerin üstüne çıkan fileli kalabalığın arasından Balık Pazarı’na attın kendini. 

Girdiğin “tekçi” meyhanesinde içmeye devam ettin…

                                                        

     İçkiden kalmışlığın nefesini bölen geğirtisine uyandı Ruhi.

Evdeydi. Gövdesi Âdile’nin katılaşmış vücudunun yanında, bacakları yerde. Orlon battaniye annesinin soğumuş bedeniyle kendi üstünde.

Adile’nin mavisi buzlanmış gözleri odanın sararmış boşluğunda…

 

Günlerden kahverengi bir cumartesiydi.

*Bu öykü için Edip Cansever’in “Ruhi Bey Nasılım” isimli şiirinden ve şiirdeki kimi dizelerden yola çıkıldı.

** Edip Cansever’in “Yerçekimli Karanfil” isimli şiirinden.

YORUMLAR

Bulent Leventler

Güzel bir hikaye olmuş, zevkle okudum, kutlarım

19 Kasım 2020

Öne Çıkanlar

Bir ‘Tasavvuf’ Yolculuğu...Uğur Vardan
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

1 Mart 2026

Başkentten Akdeniz’in Mavisine: Ankara..

Ankara, gri bir palto gibi insanı sarmalayıp korusa da her zaman biraz mesafeli bir şehir olmuştur. Memuriyetin ciddiyeti, Kızılay’ın kalabalığı ve bozkırın o bitmek bilmeyen vakur duruşu şehrin çehresini büyük oranda açıklıyor. A..

Devamı..

Bodrum'da Tatil Yaparken Bilmen Gereke..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024