Üzerime çok büyük bir yük konmuş gibi hissediyorum. Havasız ortamdayım, dar bir ortamdayım, ağlama yankıları, gök gürültü sesleri, bunlar üzerime çok yük oluyordu. Dua ediyorlardı, sanırım birisi ölmüş. Durun bir saniye, annem, babam, kardeşim ve tanıdığım herkes hepsi buradaydı. Hepsi de üzgün. Ne oluyor ya? Şu havasız ve dar ortamdan çıkmak istiyordum. Kendimi o kadar zorluyordum ki, herhalde dağları taşları delip geçerdim. Son kez zorlanacaktım. Beynimden kan fışkıracak gibi oluyorum. Oh, sonunda çıktım ama bir gariplik hissediyordum. Havada asılıydım, evet yanlış duymadınız. Herkesi net bir şekilde görüyor ve duyuyordum. Kardeşime bir sorayım da nasıl olsa söyler bana diye düşünmüştüm.
“Ali, ölen kimmiş?” dedim. Ama cevap yoktu.
Yine sordum ve yine cevap yoktu. Neden beni duymuyorlar. Kardeşimin önüne geçtim ve tepki vermiyordu. Neden beni görmüyorlar. Artık ürkmeye başlamıştım. Mezar taşına yaklaştım, ölen şahısın ismini okumaya çalıştım ve ölen şahıs şaşırtıcı bir şekilde benmişim. Nasıl olur? Ben şimdi öldüm mü? Bu soruyu soranı ilk kez duymuştum o da kendimden. Ölen biri kendisinin ölüp ölmediğini fark eder mi? Ya da bir insan ne zaman öldüğünü fark eder? Mesela ben ne zaman öldüğümü hatırlamıyorum. Bu normal miydi? Neyse benim bu durumdan kurtulmam gerek. Anneme ve babama dokunmaya çalıştım, hissetmiyorlar. Artık dayanamıyordum, sessiz görünmekten, bir hiç gibi görünmekten sıkıldım. Biri beni duysun!
“Neden beni kimse duymuyor! Buradayım!” bağırarak denedim ama nafile.
Ağacın bir köşesine oturdum ve ağlıyordum. Kimse beni ne duyuyor ne görüyor. İnsan bir hiç olmakla mı var oldu? İnsan ne için yaşar? Ya da önemli soru şu: İnsan sadece ölmeye mi mahkûmdur? Aklımdan fazlasıyla soru geliyor ama neyse boş verin. Ne yapacaktım peki, böyle bütün gün, bütün ay veya bütün yıl durmayacaktım ya. Hayır, ne bütün yılı, kıyamete kadar buradayım.
“Beni duyan birisi var mı?” diyerek avaz avaz bağırıyordum.
Her nasıl olsa kimse beni duymuyordu. Mezarımın başına gittim. Düşünsenize bir insan kendi mezarına gitmesi ne kadar tuhaf değil mi? Ailemin ağladığını görüyordum. Gözlerim yine doluyordu. Artık bu dünyanın hikâyesinde bana yer yoktu. Burada bir başımaydım, diğerleri gibi bir ailesi olmayan bir kimseydim ben. Bu tür düşüncelerle uğraşırken uğultu sesleri geliyordu. Rüzgâr hızını katlıyordu, ağaçlar yerinden çıkacakmış gibi oluyordu. Aklıma gelmişken şunu belirtmeyi unuttum sanırım burada gördüklerim her nesne siyah-beyaz görünüyor, altmış yetmişler filmi izler gibi. Karşıma bir grup insan çıktı tanımadığım insanlar herhalde benim gibi onlar da ölüydü.
“Ruhlar âlemine hoş geldin, demek sen yenisin,” dedi sırıtarak. Şişman kel yaşlı bir adamdı konuşan.
“Ölünün eskisi, yenisi mi olur ihtiyar!” dedim sert çıkarak.
Sonuçta hepimiz ölmüştük. Buradaki ölen tüm canlıların eskisi veya yenisi ile hitap edersek onların buradaki ne kadar kıymetli olup olmadığı da ortaya çıkar, haksız mıyım?
“Ruhlar âlemi de ne?” diye sordum.
Yoksa bu benim ruhum muydu? Önce ürkmüşüm ama gerçekten karamsarlığa da kapılmıştım sonuçta bedenime bir daha kavuşmayacağım çürüyüp gidecek. İhtiyar, gözünü benden ayırmıyordu.
“Ruhlar âlemi, diğerleri gibi olan bir hiç topluluğu evlat. Bizim mekâna gel hadi,” dedi.
Şurada oturup bütün gün mezarıma bakmaktansa şu ihtiyarı izlemekten başka çarem yoktu. İhtiyarı ve arkasındakileri izliyordum, nereye gidiyorduk böyle sanki yolu ezbere bilmişçesine yürüyorlardı. Bir anda herkes olduğu yerde durdu, zihinlerini zorluyormuş gibi görünüyorlardı. Sonra biri kayboldu, ardından diğeri ve ihtiyarla ben kalana kadar herkes kayboldu. İhtiyar bana baktı.
“Evlat, erişmeye çalış. Hisset. Bizleri hisset. Sadece bunu yap,” dedi.
Dediğinden hiçbir şey anlamadım ama denemek istedim. Denedim olmadı, yine denedim olmadı. İhtiyar gitmişti zaten erişmeye çalış derken neyden kastediyordu bu herif. Sonra gözlerimi kapattım ve düşündüm. Dışarıdaki hayatı düşündüm, sıcak-soğuk, ölüm, yeni bir yaşamı besliyor ve huzur. Bunlar beni her yerimi sarıyordu. Sonra bir anda her yer renkli farklı bir yer, anlaşılmaz bir yerdeydim. Tüm ruhlar farklı farklı masalarda laflıyordu. Bizim ihtiyarı gördüm ve yanına gittim.
“Oo gelmişsin. Başardın demek. Gel bakalım anlat hikayeni bize,” dedi gülümseyerek.
Anlatacak ne vardı ki, daha nasıl öldüğümü neden bunların olduğumu, nasıl bir farklı boyuta geçmek, ruhlar iletişim kurmak ve aynı zamanda insan kendine öldüm demesi çok tuhaf. Hikâyemi anlatmak yerine şu soruları sormak daha akılcı bir çözüm olur gibiydi.
“Doğrusunu söylemek gerekirse sizlere birkaç soru sormak istiyorum. Ben neden nasıl öldüğümü hatırlayamıyorum,” dedim. Gerçekten aklım ufacık bir iz bile yoktu neden öldüğümden.
“Hiç kimse hatırlamıyor evlat, buraya geldiğimizde hepimiz bunların nasıl olduğunu hiçbirimiz hatırlamaz yalnızca ölmeden önceki halimizi hatırlarız. Doğrusunu söylemek gerekirse ilk önce nasıl öldüğümüzü merak ederiz fakat zamanla bu merak geçer. En azından ben böyle düşünüyorum. Değil mi beyler?”
Herkes başını sallamıştı. Bu ihtiyar bilge bir ihtiyardı, belliydi. Konuşmaları ilgi çekiciydi, sanırım önceden buraları bilirmiş. Aradığım cevapları bu ihtiyardan öğrenebilir miydim?
“Nasıl bu boyuta geldik, neden ben sizlerle bu şekilde iletişim kurabiliyorum bilgin var mı ihtiyar?” dedim. Biraz kabaca oldu sanki.
Ortam sessizleşmişti. Kimse konuşmuyordu, anlaşılan pek bir bilgileri yoktu.
“Bu konuyu sonra konuşuruz evlat. Başka sorun var mı?” dedi.
Herkes birbirleriyle bakıştılar. Bir şey mi gizliyorlardı benden? Anlaşılan daha çok işimiz olacak ruhlar âlemi.
“Evet, birkaç sorum olacak sizlere. Mesela şu çok tuhaf gelmiyor mu sizlere? İnsanın kendisine ‘Ben öldüm’ demesi sizce de tuhaf değil mi?”
“Haklısın aslında ama yaşayan insanlar dediğimiz insanların bizden farkı yok evlat. Onların kalbi atıyor bizlerin ise atmıyor. Fark bu.”
Söylediğinden hiçbir şey anlamamış olmam normaldir herhalde. Nasıl fark yok ya, onlar hayatı yaşıyorken biz burada kıyameti mi bekleyeceğiz?
“İhtiyar bak, onlar hayatı yaşıyorken biz burada süs bebeği gibi kıyameti beklemeyeceğiz değil mi?” dedim. Gerçekten haklıydım çünkü bu ortam gerçekten sıkmaya başlamıştı.
“İnsanların hayatı yaşadığı doğru ama her gerçeği bildiği doğru değil evlat. Biz bunu tüm ruhlar âlemi olarak yaşadık zaten,” dedi.
Gerçek mi? Hangi gerçekten bahsediyor bu ihtiyar?
“Gerçek derken hangi gerçekten bahsediyorsun?” dedim.
“Önce bize hikayeni anlat hadi,” dedi.
Neden bu kadar merak ediyorlar anlayamadım. Madem bu kadar merak ediyorlar. Anlatayım diye düşünmüştüm. Gerçi neyi anlatacağım ki normal mutlu mesut aileyi mi anlatayım? Kısa kesmek mantıklı olur bence.
“Mutlu mesut aile idik işte. Şu son olaydan sonra tüm yakınlarım üzülmüştür. Taziye için sanırım eve gelmişlerdir. Yakınlarımın gözünde önemli biriydim ben,” dedim. Kendimi beğenmişçesine konuştuğumu hissettim. Utandığımı fark etmiştim.
Ardından ihtiyar bir kahkaha kopardı. Var ya arkasından bütün âlem gülmeye başlamıştı. Anlayamadım, komik olan neydi? Sonra ihtiyar bana sertçe baktı.
“Sözünü geri al!”
“Anlamadım.”
“Sözünü geri al!” dedi.
“Almıyorum, söylediklerim doğruydu ihtiyar,” dedim. Bunu demiş olması beni kızdırdı ama hak etmişti.
“Tüm yakınların senin için üzüldüğünü, yıprandığını, onların kalbinden bir parça koparılmışçasına hissettiğini mi düşünüyorsun?” dedi.
“Evet.”
“Seni saf aptal çocuk. Senin kaybın onları hiç etkilemedi evlat. Sen onlar için bir hiçtin. Çünkü onlar hâlâ yaşıyor ama sen değil.”
Sözleri beni derinden yaralamıştı. Sözleri beni bir buldozerle geçip sonra şerefime tükürülmüş gibi hissediyordum. Ama inkâr edecektim. Çünkü bunun doğru olmadığına kesinlikle emindim.
“Yalan söylüyorsun. Öyle gururumu çiğneyip laflamana izin vermem anladın mı yaşlı psikopat,” dedim.
“Öyle mi?”
“Öyle,” dedim.
“Peki, gidip görmek ister misin?” dedi.
“Mümkün olsa giderdim. Burada bir saniye bile kalmazdım,” dedim.
“O zaman anlaştık. Sen oraya gidip onları gözetleyip gerçekle yüzleşeceksin. Sonra buraya gelip kimin haklı olduğunu öğreneceksin. Ama seni uyarayım şansın neredeyse hiç yok,” dedi.
“Nasıl gideceğim?” dedim. Sanki yanımda bir araç var da gidecekmiş gibi konuştum.
“Bunu bildiğini zannediyordum,” dedi.
Yine erişmeye çalışacaktım. Sadece evimi ve geçmişimi düşünmeye başlamıştım. Bütün geçmişim film şeridi gibi akıyordu. Sonunda bembeyaz bir ışık ortaya saçılmıştı. Yaklaştıkça bir kapıya da yaklaşıyordum. Kapıya vardığımda ihtiyarın dediklerinin olmamasını diledim. Gerçekten ailem beni unuttular mı? Tanıdığım ben yoksa bir hiç miydi? Sonunda evimi görmüştüm. Ne kadar da özlemişim. Şu salıncak, babam beni hep sallardı. Evin içerisi tam doluydu. Tüm yakınlarım oradaydı. Demiştim işte beni umursuyorlardı. Her birinden gözünden yaş damlıyordu. Sonra herkes ayaklanmıştı son taziyelerini dile getiriyorlardı. Tüm arkadaşlarım, dostlarım oradaydı. Herkes kapıdan çıktı ve yola koyulmuştu. Ben tam o ihtiyara haddin bildirmeye giderken aralarında konuştuklarını duydum. Yakınlaştıkça sesleri duyulabiliyordu. Tüm arkadaşlarım benim çekilmez, inatçı ve aptal olduğumu söylüyorlardı. Diğerleri de nasıl göz yaşı dökme numaraları yaptıklarıyla övünüyordu. Hepsinin dışa vurduğu sözler sahteymiş. Peki ya ailem? Camdan onları görebiliyordum. Herkes en sevdiğim filmi izliyodu, herkesin keyfi yerindeydi. Hiç bunlar olmamış gibiydi. Kardeşim birinin eksik olduğunu dile getirmişti. O sırada umutlarım tekrar yeşermişti ancak o da nafile. Patlamış mısırmış. Demek patlamış mısırdan bile değersizmişim. Hayır, ben bir hiçtim ve öyle olmaya da devam edeceğim. İhtiyar haklıydı. Ne kadar bahtsızdım ya, artık yaşadıklarımdan nefret ediyordum. İyi ki ölmüşümde bu gerçekleri öğrenmişim.
“Hayııır!” diye bağırıyordum. Burada daha fazla durmaya tahammülüm yoktu.
İhtiyarın oldu bölgeye gelmiştim. İhtiyar bana bakıyordu.
“Sen haklıydın, ben bir hiçim,” dedim kafamı bükerek.
“Artık değil,” dedi.
Yüzüme bakarak gülüyordu. Ruhlar âlemi bana gerçeği olduğu gibi göstermesi gururumu okşuyordu. Artık kendimi ruhlar âleminin bir üyesi gibi hissediyordum.
“Ne içersin?” dedi.
“İçebiliyor muyuz ki?” dedim.
“Burası ruhlar âlemi evlat unutma!” dedi.






